Je te dèteste.

2.1K 145 106
                                    

"Bugün bir şeyler yedikten sonra derse gireriz. Akşam da sana özel tarifimi yaparım. Ne dersin?" Dylan arabasının kapısını açarkan kulağıma fısıldadı. Dün gece film izledikten sonra geç olduğu için eve gidememiş ve onun yatağında uyumuştum.
Gecenin eğlenceli geçtiğini söyleyebilirdim ancak bedenim ister istemez, tutkuya olan açlığını bana yeniden hatırlatmıştı.

Emniyet kemerini takarak arkama iyice yaslandım. Saçlarım darmadağındı, Dylan'ın bol kazaklarından birini giyiyordum. "Çok iyi olur. Hem bu gece çocuklar şehire gideceklermiş. Evde tek kalmak canımı sıkabilirdi."

"Senin şu," arabayı çalıştırdı ama gitmeden önce bir şey ilgisini çekmiş olacak ki, bir süre öylece bekledi. "Adama ne oldu diye soracaktım ama karma sanırım bana cevap verdi." Ne dediğini anlamak için kafamı hızla baktığı tarafa doğru çevirdim.

Jake Gyllenhaal, bizi görür görmez, ceplerinde duran ellerini dışarı çıkarmış ve yürümeyi bırakarak bizim olduğumuz tarafa bakmaya başlamıştı.
Sanki o an, dünya onunla etrafımızda yeniden durmuş gibiydi. Jake'in gözleri vücudumun kaskatı kesilmesine sebep oluyordu. Sağ elinin titrediğini açıkca görebiliyordum ama ondan daha korkutucu bir şey varsa, o da çoktan seğirmeye başlayan dudağıydı.

"Dylan, gidelim." dedim, dakikalar sonra ise çoktan Lyton yoluna bağlanmıştık. Dylan bu konuda konuşmaması gerektiğini bildiği için susmayı tercih etmiş, hatta gerginliğimi alabileceğini düşünerek sevdiğim şarkılardan birini açmıştı.
Fakat Jake'in attığı mesajlar bir türlü rahatlamama imkan vermiyordu.

Jake:

Beni aldattın, öyle mi?

Neden, neden Paris?

Dylan iyi biri değil hayır

Neden?

Neden?

Ben:

Bitti, Jake. Sanırım yaşadıklarımız benim geçiçi ve basit bir hevesimden ibaretti.

Artık bir şeylerin farkına vardım.

Sen, benim aşık olduğumu düşündüğüm adam değilsin.

*****

Kapatılmasına rağmen arsızca güneşi sızdıran perdelere baktım. Saçlarım bugün taranmadığı için fazlasıyla dağınıktı, o yüzden bir çizgi halinde sızan güneş ışıklarının altında onların ne kadar kırıldıklarını daha rahat görebiliyordum.
Ayrıca kalbim birkaç saat önce heyecanla atmayı kesmiş, yerini ise arada ince ince gelen sızlamalara bırakmıştı. Sanki her derin nefes alışımda bir şeyler göğüs kafesimi delip geçiyor gibi hissediyordum ve bugün ne yaparsam yapayım, bu acıyı dindiremeyeceğimden emindim. Hatta belki de, o bu kasabayı terk edene kadar kalp sızlamalarıyla yaşamayı öğrenmeliydim.

"Bay Porter yine gelmeyecek mi?" Düşüncelerimden arınmak adına, hemen yanımda duran Hunt Hughes'a sordum. Gözlerinin altı geçen seferkine göre daha mordu.

"Aslında gelecekmiş fakat bir arkadaşı onun yerine gönüllü olmuş... Baksana," çantasını hızla masaya indirdi. Benimle konuşmaktan zevk almadığını çok iyi biliyordum. Daha doğrusu, Hunt Hughes gibi tipler kimseyle konuşmaktan zevk almazlardı fakat bir avuç dolusu aptalla okuyorsanız, en iyi seçenek olabiliyorlardı. "Böyle iyi arkadaşlar kolay bulunmuyor."

Sakızını çıkarıp sıranın altına yapıştırınca gözlerimi devirdim. "Evet evet. Belki seninle ben roket takımı olabilirdik, Hunt."

"İkimizinde uyuşturucudan uçtuğu bir zamanda mı?"

Omuz silktim. Az önce kapı çalmış ve muhtemelen gönüllü olan öğretmenimiz içeri girmişti. "Senin uyuşturucu içip uçtuğun ve benim seni polise ihbar ettiğim bir zamanda." Sözüm biter bitmez kafamı kürsüye doğru çevirdim.

İşte, yine oradaydı. Çantasını masanın üzerine bıraktıktan sonra saçlarını düzeltmişti. Kemik gözlüklerinin yüzüyle uyumu, dün gece parmaklarımın gezdiği boynuna kadar iliklediği gömleği ile gerçekten bir fransız edebiyatı öğretmeniydi.

"Merhaba, önceden tanışma fırsatımız olmuştu. Ancak beni tanımayanlar için adım Jake Gyllenhaal. Yeni fransız edebiyatı öğretmeni."

"S*keyim." Fısıldadım.

Hunt Hughes dizime vurarak domuz gibi kahkaha attı. "Bir kız olsam ben de böyle birini s*kmek isterdim."

Ona laf yetiştiremeyecektim. Heyecandan titremeye başlayan bacaklarım masama çarptıkça sınıfa kadar yayılacak bir ses çıkarıyordu ve ilgiyi üzerime çekmeden hemen önce bu saçma heyecana son vermeliydim. Hayır, o benim için gelmemişti. Hayır, böyle bir şey yapmazdı çünkü benim çocuk bakıcım değildi falan.

Ne saçmalıyordum ki?

"Bugün ki konumuz, Milan Kundera," elinde tuttuğu tebeşiri tahtaya sürterek büyük harflerle yazarın adını yazdı.

"Çek-Fransız asıllı bir yazar. Kendisi on beş kitap yazmış ve sayısız ödül almıştır."

Onun sesini, sevdiğim notaları dinlemeyi sevdiğim kadar severdim. Önce sesi sanki bir ninniymiş gibi kulağıma ulaşır, ardından en sevdiğim, en şehvetli şarkılara dönüşürdü. Uzakta dahi olsa kulağımın dibini okşardı. Ona göz ucuyla bakarken dahi, benden kaçırdığı bakışlarını anlamak zor değildi. Gerilen kollarında, tahtaya yazı yazarken titreyen elinde kendini ele veriyordu. Fakat benim aksime o dimdik karşımdaydı işte.
Benim düşürdüğüm omuzlarımın aksine o elimin tersiyle ittiğim aşkı tutmaya dahi çalışmadan hayatına devam ediyordu.

"Sen bana, aşkta aslolanın sadece ten olduğunu söyledin. Küçüğüm, eğer bir erkek sana senin sadece tenini istediğini itiraf edecek olsa, koşa koşa kaçardın. Ve yalnızlık denen o korkunç duyguyu anlardın..." tahtada yazılı duran yazıyı defalarca okudum. Milan Kundera - Bilmemek, sayfa elli.
Biliyordum çünkü ona bu kitabı ben vermiştim. Bay Khan'a ait olduğunu söylediğim notların arasına gizlice yerleştirmiş, hatta bir ara onu okumadığını düşünerek kendi kendime üzülmüştüm.

"Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini," Hunt Hughes geveleyerek söyledi. "Uykuyu paylaşma arzusunda duyurur."

"Sana ne düşündürüyor?"

"Bilmem. Maisie sürekli masaya veya kitaplarının yanlarına yazıp duruyor." Bana baktı. Kalbim neredeyse ağzımda atıyordu. Az önce Hunt Hughes, benim ne kadar çaresiz bir aşık olduğumu yeniden gözler önüne sermişti. "Bence aşk çiftleşme arzusundan ibarettir, Bay Gyllenhaal."

"Sana katılıyorum, Hughes."

staytonight. ||gyllenhaal. Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin