Je serai là pour toi.

1.8K 128 40
                                    

Dylan,elbisemin altından görünen iç çamaşırıma hem biraz keyifle hem de biraz şevkle dokundu. Parmakları sıcak tenimde gezerken, aynadaki arsız gülümsemesine karşılık kaşımı kaldırdım. "Bu gece rahat duramaz mısın?"

"Hadi ama! Bu gece sevgilimi bar tuvaletinde öpemeyeceksem, neden geliyorum ki?"

"Ne?" Şakacı bir tavırla onu ittim. Ayakta birkaç kere sallandıktan sonra yatağa düştü ve kollarını geriye yaslayarak bana baktı.

"Çok güzelsin, Maisie Paris Harlow."

Bunu gerçekten söylüyordu. Gözlerinde dönen hayranlığı, bacaklarının kasılışını görebiliyordum. Dylan bana yavaş yavaş aşık oluyordu fakat acelesi yoktu. Birbirimizin yanında iyi hissettiğimiz sürece birbirimizin olabilir, hatta isim koymamıza gerek dahi olmadan bu ilişkiyi yaşayabilirdik. En azından ben öyle düşünüyordum.

"Gitmeden bir şeyler yapmaya ne dersin?"

*****
Dylan elimi sıkıca tuttu. Sam arkamızdan gelip, popolarımızın ne kadar güzel olduğuna dair bir şeyler söylüyor, bunun bir çeşit taciz olduğunu söylediğimizde ise kendisinin polis olduğunu hatırlatarak popolarımızı övmeye devam ediyordu. Agusto ile Dylan durumdan memnun gibiydiler.

"Eh, her gün Callum sayesinde-"

"Agusto!"

Gülümsedikten sonra kendimi Parachute Bistro'da çalan o şarkıya bıraktım. Her şeyin başladığı o yerdeydim. Gençliğimin getirdiği heyecanı ve merakı kaybetmiş, üzerime babamın ölmeden önceki yaşlılığını giymiştim. Sanki üzerimde babamın ruhunu taşıyordum.

Büyüdükçe daha fazla anlıyorum
Ebeveynlerim kahraman değiller, onlar bebim gibiler*

Annem her zaman onun en büyük destekçisi olmuştu. Evlenirken verdikleri sözden ötürü olduğunu düşünmüyordum çünkü babam ona, eğer isterse gidebileceğini, kendisine ve bana daha güzel bir hayat kurabileceğini söylemişti. Ancak annem son ana dek oradaydı. Son ana dek babamın elini tutup, yaşlı ruhunu sırtlamıştı. Ve işte şimdi, sırtlama sırası bendeydi.
Her ne kadar üzerimden atmak istesemde, Jake'in yaşlı ruhunu sırtımda taşıyordum.

Ve sevmek zor, her zaman işe yaramaz
Yalnızca yaralanmak için elinden geleni yaparsın*

Jake ilk karşılaştığımızda olduğu gibi camın kenarına oturmuştu. Sol eli yine masanın üzerinde heyecanla ritim tutuyordu. İlk günün aksine bu sefer karşısında Noah Quinn yerine, eşi Glen Gyllenhaal oturuyordu.

Eskiden kızgındım ama şimdi biliyorum
Bazen birinin gitmesine izin vermek daha iyi*

Kalp kırıklıklarımı hapsettiğim kavanozu, kırılmasın diye hiç dürtmedim. Onun eşi olmayı, Maisie Paris Gyllenhaal olmayı hiç düşlemedim. Sadece onun olmak istedim. Sadece benim olmasını. Birbirimize kalp kırıklıklarıyla sahip olup, gece olduğunda beraber kalmayı... Ancak o orada, kavanozunu dürtüp duruyordu. Bizi yemeklerine davet ediyor, hemen yan evimizde kahkahalar atıyordu. Neden yaptığını sormak istesemde, artık kendimi küçük düşürmemek için söz verdiğimi biliyordum. Güçlü olmalıydım.

Bazen birinin gitmesine izin vermek daha iyi
Sadece henüz farkına varmamıştım
Büyüdükçe anlıyorum*

"Merhaba!" Bill güler yüzüyle masadakilere selam vardı. Antheia hemen arkasında, burnunu onun omzuna yaslamış, ürkek bir şekilde duruyordu. Bazen yanında gerçekten bir destekçinin olmasının nasıl bir his olduğunu merak ediyordum.

"Hey, bir an hiç gelmeyeceksiniz zannettik," Glen ayağa kalktı. Herkesle teker teker tokalaştıktan sonra eli bana ulaştığında, Dylan önce davranarak sandalyemi çekti. Evet, kaba bir hareket olmuştu ama kimin umrundaydı ki? Eski sevgilimin eşiyle tokalaşmayacaktım.

Agusto öksürerek kravatını çekiştirdi. Yol boyunca neden bunu takması gerektiğini sorup durduğunu hatırlayınca gülümsedim. "Dylan ve Maisie yüzünden geç kaldık." İmalı bakışları bizi bulunca dudaklarımı daha koca bir gülümseme kaplamadan önce birbirine bastırdım. "Artık bu kadar uzun ne yaptılarsa." son cümlesi adeta bir fısıltı halinde çıktığı için mutluydum. Kimsenin -en azından bu masadaki kimsenin- özel hayatımı bilmesine gerek yoktu.

"Aslında sizinle önemli bir konu hakkında konuş- Ne içersiniz?" Başımızda duran garsona dönüp, sözünü tamamlamadan önce siparişlerimizi verdi. "Sizinle önemli bir konu hakkında konuşmalıyım."
Gençti. Omzuna dökülen sarı saçları, dolgun dudaklarının üzerinde adeta elle özenilerek yapılmış bir burnu ve yemyeşil gözleri vardı. Benim aksime, dinç duruyordu.
"Kasabanın bir tür emniyet zaafiyeti olduğu bariz bir şekilde ortada... November Town polis departmanının güçlenmesi adına bağış yapmayı düşünüyorum. Ancak tek şartım siz," masadaki çocukları gösterdi. "gençlerin departmanda işe başlamaları... Kasabanın sizin gibi özel ve işinde iyi polislere ihtiyacı var."

Bingo! Arkadaş grubumun gönlünü fethetmeye çalışıyordu. Başarılı olamayacağını adım gibi biliyordum. Çocuklar iş teklifini kabul etseler dahi onun içinde yatan kötülüğü görebiliyorlardı.

"Ve Dylan, şirketinizin başında senin olduğunu duydum. Sana bir ortaklık teklifim var."

"Ortaklık düşünmüyorum, Bayan Gyllenhaal." Dylan emin bir şekilde söyledi. Aynı anda parmaklarını parmaklarıma geçirmişti.

"Ah, sizin konuşmanızı bölmek istemem ama benim makyajımı tazelemem gerekiyor." Elimi Dylan'ın elinden çektim. Hızlıca masadan kalktım fakat Agusto bu gece de aptallığını konuşturmakta niyetliydi.

"İyi de sen makyaj yapmamışsın ki,"

Yanaklarımın kızardığını hissettim. "O zaman makyaj yaparım Agusto?"

"Bunun için çantanı alman gerekmiyor mu?"

Masaya doğru geri adımladım, bıraktığım çantamı imalı bakışlar eşliğinde tekrar aldıktan sonra tuvalete ilerledim ve daha girer girmez musluğu açarak, yüzümü soğuk suyla buluşturdum. Geldiğim andan itibaren onun yüzüne bakmamak adına sarf ettiğim çaba beni yormuştu. Çünkü ona bakmak istiyordum. Masanın altında sallanıp duran bacağına dokunmak, ellerini yeniden en özel yerlerimde hissetmek için can atıyordum.

Ben edepsiz dişüncelerimin arasında soluklanmaya çalışırken, arkamdan kilitlemeyi unuttuğum kapı açıldı.
"Dolu."

Adımlarının sesini duyabiliyordum. "Dylan sen misin?"

Bir anda bir el, saçlarımın arasına daldı. Diğer el ise lavaboya yasladığım kolumu okşuyordu.
"Dylan... Sana beni tuvalette-"

"Paris."

Bu sesi tanıyordum. Bu sesi, kendi sesimden daha iyi tanıyordum. Gittiği günden itibaren unutmamak adına her gün sesini beynimde tekrar tekrar dinlemiş ve her tınısını ezberlemiştim. Bazen kendi içimde, onu fransızca konuşmaya zorluyordum. Bacaklarım titriyor, göbeğime kadar bir ateş yayılıyordu ve her ne kadar hayal olduğunu bilsemde, bu beni memnun ediyordu.

"Burada ne işin var?" Bacaklarım çikolata misali erimeye başlamadan önce sordum. Ancak geri adımlamak yerine bana daha fazla yaklaşmış, saçlarımın arasında gezinen elini yumruk yaparak, saçlarımı avucunun içinde toplamıştı.

"Demek Dylan'ı bekliyordun, ha?"

"Jake, Jake bu çok yanlış-"

"Beni mahvediyorsun," boştaki eli, elbisemin üzerinden bacak arama doğru ilerlediğinde, gözlerimi sıkıca yumdum. "Paris,"

"Jake,"

"Paris," ismimi daha şevk dolu söyledi.

Ellerini ittim. "Benden uzak dur, Jake."

staytonight. ||gyllenhaal. Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin