la peur.

1.6K 128 58
                                    

Sabah uyandığımda, Jake çoktan gitmişti. Hatta sadece Jake değil, Dylan'ın ben de olan tüm eşyaları gitmişti.
Bir an, Jake'in kıskandığı için onları attığını düşünüp öfkelenmiş, ardından da aslında sahibinin gelip her şeyi götürdüğünü öğrenmiştim.

Dylan artık yoktu. Beni, şöminenin üzerine bıraktığı, defterimden koparılmış bir kağıt parçasıyla terketmişti.
"Çok çabaladım. Ancak içindeki Jake aşkını bir türlü öldüremedim. Hoşçakal, Maisie Harlow."

Şimdi ise bahçemin November Town sahiline bakan kısmına oturmuş, her şeyin neden bu kadar hızlı ve boktan geliştiğini düşünüyordum. Elbette sebepleri vardı. Kendi içimdeki ateşi söndürememişken, başkalarınıda o ateşe sürüklemiş ve başarısız olmuştum. Dylan artık zamanla içimden savrulup gidecek bir kül yığınıydı.

"Hey," sıcak esen rüzgar bacaklarımı yalarken, memnuniyetle kapattığım gözlerimi arkamdan gelen ses üzerine açtım. Glen, bahçemin sınırları içerisinde bana bakarken gülümsüyordu. "Ayrılık acısını böyle mi hafifletiyorsun?"

Bıkkınlıkla omuzumu kaldırdım. "Sen ne yapıyordun?"

"Görüyorsun." Bana birkaç adım daha yaklaştı. Doğru söylüyordu. O, ayrılık acısının onu ele geçirmesine dahi izin vermeden Jake'in peşinden buraya gelmişti.

Ben ise hiçbir şey yapma taraftarı değildim. Burada böyle oturacak, geldiğimden beri November Town'un hayatımı ne kadar yerle bir ettiğini düşünecektim. Sonrasında ise yeni berbatlıklar gelecek ve eski acılarımın üzerini kara bulutla kapatacaktı.

Doğrusu, kafama aldığım darbeyle gözlerimi kapatmadan önce böyle olacağını düşünmüştüm.

*****

Başıma yüzlerce çivi çakılmışcasına bir ağrıyla uyandığımda, iğrenç kokunun yayıldığı deponun kapısından giren ışık hüzmesi beni karşıladı. Ellerimi gözlerime siper etmek isteğim ise başarısızlıkla sonuçlanmıştı çünkü ellerim, oturduğum sandelyeye bağlanmış şekildeydi.
"Lanet olsun," dedim bağırarak. Gücüm tükenmeden önce ellerimi son kez çekmeyi denedim fakat nafileydi. Hızla dönen başım daha fazla hareket etmeme izin vermiyordu.
"Beni neden bağladın, Glen?"

"Bir düşüneyim," yere sürttüğü topuklarıyla yanıma ulaştı. İğrenç gülümsemesi tüm yüzüne yayılmış, dolu gözlerle benim gözlerime bakarken aramızda bir nefret köprüsü oluşturuyordu. "Jake. Burada olman için güzel bir neden değil mi?

Hiç çekilmeden yüzüne yaklaştım. "Beni bulacaklar, Glen. O zaman senin için hiç iyi şeyler olmayacak," sözümü bitirmeme izin vermeden, yanağıma oldukça sert bir tokat indirdi. Zaten dönmekte olan başım sandalyeye çarptı, bir kez daha acıyla inledim ve ona yeniden bakmadan önce birkaç saniye nefesimi toparladım. Dudağımdan çeneme doğru akan, ağzımın içini dolduran kan neredeyse midemi bulandırıyordu.

"Oğlumuzu dört yaşında kaybettik," kolumu sıkıca tuttu, "Jake her zaman oğlumuzun kaybını benden bildi. Çünkü onu aldatmıştım ve," cümlesini tamamlamadan önce benden uzaklaştı. Dengesizce yürüdüğünü fark ettim ancak bunun sebebi topuklu ayakkabıları değildi. Glen bariz bir şekilde hastaydı. "Her neyse... Peki Jake ne yaptı, Maisie? Ah özür dilerim, Paris demeliydim."

"Glen izin ver de gideyim. Bu olanların benimle hiçbir alakası yok. Bunu sende iyi biliyorsun."

"Bilmiyorum!" Tekrar bana doğru döndü. Arkasından gelen ışık nedeniyle ona bakamıyor olsamda, gözlerinden akan yaşları açıkca görebiliyordum ve bu garip bir şekilde benim içimi acıtıyordu. Belkide gerçekten böyle olmasının sebebi bizdik. "Jake, beni orada, o hastanede sanki deliymişim gibi bırakıp, sana koştu! Neden sen, Maisie?"

Boğazımı temizledim. "Gerçekten bilmiyorum, Glen. İkimiz garip bir bağ kurmuştuk ama srtık eskis kadar-"

"Aslında bunlar başına sadece Jake yüzünden gelmiyor." Ellerini sandalyeye yasladı. Artık tamamiyle yüzyüze bakıyorduk. "Oğlum ölmeden önce, Jake'i bir başkasıyla aldatıyordum. Çünkü çok genç yaşta evlenmiştik ve aslında birbirimize çok da aşık değildik... O gün, onları birkaç günlüğüne yalnız bıraktım ve Dyl-"

"Ellerini yukarı kaldır Glen!" Gözlerim, deponun kapısından içeri giren birkaç insanı zorlukla seçebildiğinde, zafer kazanmışcasına gülmek istedim fakat yaralı dudağım buna engel oldu. Yine de, beni kurtarmaya gelmişlerdi.

Agusto silahını yere bırakıp ellerini başının üstüne kaldırdı, "Ona zarar verme, tamam mı? Sakince konuşup bu durumu çözmeye çalışalım."

Glen, Agusto'nun bu yaklaşımını histerik bir kahkahayla karşılamıştı. "Beni yeniden oraya götüreceğinizi biliyorum. Jake günlerdir bunun için uğraşmıyor mu?" sözü biter bitmez, burada olduğumuz süre boyunca farkına bile varmadığım silahını çıkardı ve namlunun ucunu direkt olarak alnıma dayadı. Bağırmam veya tepki vermem gerektiğini biliyordum ama bir silah başınıza dayalıyken bunu yapmak imkansızdı.

"Sakın bunu yapma, Glen!" Jake, Agusto'nun hemen arkasında belirdi. Elleri, heyecandan mı yoksa korkudan mı olduğunu bilmediğim bir şekilde zangır zangır titriyor, bacaklarıda buna eşlik ettiği için ayakta duramayacak kadar sarsılıyordu.

"Ben bir şey yapmayacağım. Arkadaşının yere attığı silahı al," dedi, namlusu hala alnıma dayalıyken.
Jake hiç düşünmeden, Agusto'nun ayaklarının dibinde duran silahı eline aldı. "Şimdi... Sevgilini kurtarmak istiyorsan ya beni ya da kendini vurursun."

"Hayır," dedim. Aynı anda Jake ile göz göze gelmiş, bakışlarındaki kararlığı fark etmiştim. Namluyu hiç düşünmeden alnına dayadığında dakikalardır tuttuğum çığlığı sonunda attım. Gözlerimden akan yaşlar kanımla birleşip neredeyse boynumu ıslatırken, son bir umut kollarımı çekiştirdim. "Jake, bunu yapmak zorunda değilsin, lütfen. Lütfen yapma bunu!"

"Bunu sana böyle bir durumda söylemek istemezdim ama seni seviyorum, Paris."

Ve saniyeler sonra, deponun içi silahın dehşet verici sesiyle yankılandı.

+30 yeni bölüm.

staytonight. ||gyllenhaal. Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin