Clair de lune.

3K 174 123
                                    

"Paris

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.

"Paris."

"Ah, Jake," ağzımdan kaçan küçük bir inleme nedeniyle, hızlı hareketleriyle önüme geçti. Elleriyle sanki toprağın altında bir şey arıyormuşcasına yüzümdeki saçları yanağımdan uzaklaştırdıktan sonra, sıcak dudaklarını şehvetle benim dudaklarımın üzerine bıraktı. Diğer yandan da, beni kucağına almak adına ellerini bacaklarıma getirmişti ancak kısa süreliğine hedefini şaşırmış gibi kalçalarımda oyalanmış, hırlamalarının arasında daha fazla dayanamayarak beni kucağına alıp tezgahın üzerine bırakmıştı.

O muhteşem elleri bedenime öyle yakışıyordu ki...

"Adımı söyle, Paris," kalçalarım soğuk mutfak tezgahındayken söyledi. Bacaklarımı onun bedenine sarıp kendime çektiğim an, yeniden bana yaslanmak zorunda kalmıştı ve bedeninde gezinen şehvet dolu titremeyi hissedebiliyordum. Daha önce hiç böyle hissedip hissetmediğimi düşündüm ancak cevap zor değildi. Jake, bana ay ışığında yüzüyormuşum gibi hissettiriyordu.

"Jake," dudaklarının arasına ismini bıraktım.

"Ah," beklemediğim bir anda geri çekildi. Elbisemin askıları omuzlarımdan aşağı süzülmüş, kumaş tenime adeta yapışmıştı. Jake ise yüzünü mutfaktaki çeşmede yıkamakla meşguldü. "Bunun burada devam etmesini istemeyiz." dedi, son suyu da yüzüne çarparken. Ardından yüzündeki o yarım gülümsemeyle topuklarının üzerinde döndü ve geldiği yönden aceleci adımlarla geri çıktı.

Fakat birkaç saniye sonra unuttuğu bir şeyi söylemek için geri dönmüştü. "Unutmadan, o benim sevgilim değil, Maisie. Kız kardeşim."
Ve rüzgarın getirdiği karanlıkla beraber yeniden gözden kayboldu. Evet, Dylan ile yakın olduğum için beni böyle bırakıp gittiğini biliyordum. İsteyerek de olsa ona teslim olmuştum ama bu savaşın bittiği anlamına gelmiyordu.

Elbisemi düzelttikten hemen sonra nefesimi toparlayarak, bahçeye, çocukların yanına geri döndüm.

•••••

İlk dersim dokuzda başladığı için ne kadar şansız olduğumu sayıklarken kendimi çoktan eski sıraları üst üste konuşlandırılmış sınıfta bulmuştum. Normalde dersleri daha geç başlayan son sınıflar öndeki sıralarda yerlerini almış, fransızcanın f'sini dahi bilmeyen Anita Webster dahi en öne oturmuştu.

"Neler oluyor ?" Arka sıraların boş olmasının verdiği memnuniyetle yerime otururken, hemen yan sıramda uyumaya hazırlanan Hunt Hughes'a sordum. Gece ot ve bilimum benzeri maddeleri kullandığı için uyuyamamış olmalıydı. Fakat bazılarımızın bunları kullanmıyor olmasına rağmen geceleri uyuyamayıp, uyuşturucu komasına girmiş gibi debelendiğini bilmeliydi.

Gerindi. "Bugün önemli bir kişi mi ne gelecekmiş. Klasik Bay Porter saçmalıkları."

"Güzel, ben de uyurum."

Omuz silkip başını yeniden sıraya koydu. Onunla aynı şeyi yapmak adına başımı sert sıraya koyduğumda, sınıfın eski gıcırtılı kapısı çoktan aralanmış ve içeri iki uzun boylu adam gülüşerek girmişlerdi.

Bay Porter ve Bay Gyllenhaal.

Onun burada ne aradığını bilmiyordum. Beynim onun giydiği siyah gömlek içinde ne kadar mükemmel gözüktüğünü söyleyip duruyordu ve benim bunun gerçek olup olmadığını anlamam için birkaç kere gözlerimi kırpmam gerekmişti. Niye gelmişti ki ?
Tamam, dün gece Dylan ile o gittikten sonra fazla samimi olmuş, hatta bir ara saçlarımla oynayarak bahçemdeki armut koltuklardan birinde uyumasına izin vermiştim. Fakat bu yine de, okuluma kadar gelerek intikam almasını gerektirmiyordu.

"Bayan Harlow, hala dünyada mısınız ?"

Bay Porter'ın kulaklarıma ulaşan sesiyle gözlerimi kırpıştırmaya son verdim. Canlı kanlı karşımda duruyor, tek elini masaya yaslamış gülümserken, en önde neden oturduğunu anladığım Anita ile sohbet ediyordu.
"Buradayım."

"İyi olduğuna emin misin ? İstersen Bay Khan'ın odasında biraz dinlenebilirsin."

Bay Khan'ın odası mı ? Cidden mi ? Öleceğimi bilsem yine de o sapık adamın odasına gitmezdim.
"İyiyim, efendim."

Bay Porter benim iyi olduğuma emin olduktan hemen sonra, beraber ders anlatmaya başladılar. Jake okuduğu kitaplarda yer alan pasajlardan bahsederken, yazılanın duyguya dökülmesiyle alakalı birkaç saçma şey söylüyordu ve açıkcası konuşması şu an umrumda değildi. Gitmesini istiyordum. Savunmasız olduğum yerlerden uzak durmasını, beni gafil avlamaktan vazgeçmesini istiyordum. Çünkü ben onun savaş açabileceği güçte değildim ve ona açtığım savaşta tek beklentim, kazanmaktı. Onun sevgisini kazanmak.
Ancak Jake Gyllenhaal büyük bir zevkle edebiyatın nasıl duygularla ilgili olduğunu anlatırken, onun sevgisini kazanamayacağımı anlamıştım.

Ben onun ilgisini çekiyordum, o kadar

Bu düşünceyle birlikte küçük bir sızlama hissettiğim kalbim daha yavaş atmaya başladı. Az önce Jake Gyllenhaal ile göz göze gelmiştim. O ise yaptığı etkili konuşma bitince insanlara son kez kusursuz selamını vererek sınıfı terk etmişti.

•••••

"Evet, evet, seni ararım." Ida'nın yüzüne telefonu telaşla kapatmadan önce son söylediklerim bunlar olmuştu. Çünkü arkabahçemin kapısı sonuna kadar açıktı ve mutfaktan gele tıkırtıları rahatlıkla duyabiliyordum.

O yüzden, ayakkabılarımı yavaşça yere bırakarak mutfağa doğru ilerledim. Eğer mutfağımda dolaşıp duran bir fare değil de hırsızsa, muhtemelen elinde duran silahı ya da benim mutfağımdan bulacağı silah vari bir şeyi beni öldürmek için kullanacaktı.

Ancak evet, mutfağımda, elinde cezveyle bekleyen ne fareydi ne de bir hırsız.
Jake Gyllenhaal, siyah gömleğinin birkaç düğmesini açmış, mutfakta ciddi bir şekilde süt kaynatıyordu.

"Bu ne için ?" Dedim, sonunda. Konuşmadan önce boğazımı düzeltmek adına yutkunmam gerekmişti. Ayrıca yeni batmaya başlayan güneşin evin içini dolduran o turuncu rengi mutfağa kadar ulaşmış, Jake'in yüzünün yarısını sarmıştı.

Belli belirsiz gülümsemesiyle," Elbette senin için. Bugün çok yorgun gözüküyordun." dedi.

"Jake," tekrarladım.

"Maisie."

Bakışlarımız birbirini buldu. Mavilerinde sakladığı bütün kötü anıları şimdi daha iyi görüyordum ve bu beni korkutmuyordu.
"Bir gün beni sevecek misin ?"

staytonight. ||gyllenhaal. Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin