Fous-moi la paix.

1.8K 140 85
                                    

3 Hafta Sonra/

Onsuz hayatın nasıl ilerlediği konusunda pek fikir sahibi değildim. Dylan ile sürekli geziyor, iki üniversiteli çiftin yapacağı şeyler yapıyorduk.
Ayrıca, aksattığım derslerimle yeniden ilgilenmeye başlamıştım ve bu, uzun süredir beni gözetleyen Bay Khan'ın gözünden kaçmamıştı. Beni kendi işleriyle ilgilenecek özel asistanı olarak seçtiğinden beri hiçbir günüm boş geçmiyordu. Bazen onun yerine seminerlere dahi katılıyordum ki bu sanırım yaptığım işler arasında en berbatıydı.

Bugün kapısını çalarken, bana diğer günlerin aksine daha iyi bir iş vermesi için içimden defalarca kez dua ettim. Hatta bir ara gözlerimi tavana bile dikmiştim ancak Bay Khan beni olası bir delirme durumundan kurtararak, içeri davet etti.

"Bugün nasılsın?" Bakışları kısa süreliğine eteğimin altından gözüken bacaklarımı buldu.

Rahatsızca kıpırdandım. Gözünü mor görmek istemiyorsa benden uzak durmalıydı. "Daha iyi, Bay Khan... Bugün ne yapmamı istiyordunuz?"

Pür dikkat baktığı bilgisayarından uzaklaşıp, çalışma masasının çekmecesini açtı ve burnunun ucuna düşen gözlüğüyle bir süre çekmeceyi karıştırdı.
Sonunda kafasını kaldırdığında, elinde bir sayfa yığını tutuyordu.
"Bunların Bay Gyllenhaal'a ulaşması gerekiyor. Kendisi hasta olduğu için bir haftadır okulda yok ve öğrencilerinin acilen sınav notlarının açıklanması gerekli." Kağıt yığınını masanın üzerinden bana doğru itti. Eş zamanlı olarak bacaklarımda öne atılmıştı fakat titredikleri bariz bir şekilde ortadaydı. "Bunu benim için yaparsan çok memnun kalırım, Maise. Kendisine ayrıca geçmiş olsun dileklerimi de ilet."

****

Koltuğumun altına yerleştirdiğim kağıt yığınına biraz daha sıkı sarıldım.
Onun kapısının önünde durmuş, buraya ilk geldiğim zamanı düşünüyordum. Neredeyse sırılsıklam olmuştum ve o hiç düşünmeden kapısını açarak beni içeri almıştı. Sonrasında ise bu kapıyı sürekli çalacağımı, hatta ve hatta bu kapıyı çalarken mutlu olacağımı hiç düşünmemiştim.

Jake bana yeni bir hayat vermişti. Ancak gelirken valizinde taşıdığı eski hayatı hiçbir zaman peşimizi bırakmayacaktı, biliyorduk.

"Yapabilirsin, Maisie." Kendimi birkaç dakika sakinleştirdikten sonra titremeye devam eden parmağımla zile bastım.
Birkaç dakikanın ardından kapı yavaşca aralanmış, Jake Gyllenhaal taşıyamadığı bedenini kirişe yaslamıştı.
"Merhaba, ben-"

Beni dinlemeden bedenini geri çekerek içeri yöneldi. Kapıyı, ilk gün beni içeri davet ettiğinde olduğu gibi sonuna kadar açmıştı. Korkak adımlarla içeri ilerlerken, hemen önümde ayaklarını sürükleyerek yürüyen Jake'e baktım. Üstü çıplaktı. Her bir seferinde üzerinde parmaklarını gezdirdiğim benleri şimdi fazlasıyla yabancı duruyorlardı ve bu aklımın bir ucunda saklanan ona ait anıları yeniden yeniden kıvılcımlandırıyordu.

"Bay Khan hasta olduğunuzu söyledi," elimde duran kağıtları hızla küçük masaya bıraktım. Her yer neredeyse dağılmıştı. Hatta, Jake'in en sevdiğim siyah saten çarşafı L koltuğunun üzerinde darmadağın bir şekilde duruyordu. "Öğrencilerinizin sınav notlarının okunması gerekiyormuş."

"Neden okumamış?" Sonunda konuştuğunda, dakikalardır tuttuğum o derin nefesi verdim. İyiydi. Onun iyi olduğunu bilmek bana anlamlandıramadığım bir mutluluk vermişti.

"Bu aralar çok yoğun. Seminerlere katılması gerekiyor ve önümüzdeki hafta New York'a gidecek."

Önce kağıt yığınına baktı, sonrasında da bana. Gözleri o an ağaçtan düşüp, rüzgarda nereye gittiğini bilmeden savrulan bir yaprak misali içime uçmuş ve sonunda kalbimin ortasına süzülerek inmişti. Jake Gyllenhaal bana her defasında farklı şeyler hissettiriyordu. Bunun kaçınılmaz olduğunu fark ettiğim an ise ona çoktan aşık olmuştum. O zamandan beri içinden çıkamadığım bu karmaşa artık beni yiyip bitiriyordu.
Onun olmak istemiyordum. Ancak onun olmalıydım. Ona sarılmalıydım. Onu koklamalı, hatta kokusu üstüme sinsin diye onun kolları altında saatlerce yatmalıydım.

"Ne düşünüyorsun?" Kırılmış sesiyle sordu. Yavaş bir şekilde ellerini saçlarının arasına atmış, onları yine yavaş bir şekilde dağıtmıştı. "Ne düşünüyorsun, Paris? Ne?" Bu sefer sesi daha kısık çıkmıştı. Soruyu benden çok kendine soruyor gibiydi.

Yutkundum. Bir yere oturma ihtiyacı hissederek kendimi tekli koltuğa bırakmıştım. "Maisie. Paris değil, Maisie." Dedim. Söylemem gerekenin bu olmadığını biliyordum ancak bu sefer fazlası yoktu. Jake ne kadar sınırlarımın dışında kalırsa, o kadar mutlu oluyordum.

Elini birkaç kere sertçe alnına vurdu. Kalkıp elini tutmak istesemde kendime hakim olarak başımı öne eğdim.
"Düşünmekten beynimin acıdığını hissediyordum ama yine de, senin ne düşündüğünü çözemiyorum." Başını kaldırdı. Gözlerinin neredeyse kan çanağına döndüğünü o an fark ettim. Jake gerçekten iyi değildi.
"Bana verdiğin kitapları okuyorum. Altını çizdiğin cümleleri... Anlam veremiyorum. Bana aşık olduğunu düşünmüştüm."

"Sana aşıktım."

"Ya sonra? Sonra ne değişti, Paris?" Ayağa kalktı, sendeleyerek yanıma ulaştığında dizlerinin üstüne çöktü ve dizlerimi birkaç defa öptü.

Paramparça oluyordum.

"Jake,"

"Söyle, neden vazgeçtiğini-"

"Jake, oğlun olduğunu biliyorum." Kelimeler sonunda ağzımdan döküldü. Şimdi ben de tavana bakıyor, Jake'in aşık olduğum ellerinin sıcaklığı kaybolurken hüngür hüngür ağlıyordum.

Çoktan ayaklanmıştı. "Ne?" Başını yeniden ellerinin arasına aldı. Gerçekten şaşırmışa benziyordu. "Bunu sana kim söyledi? Noah mı?"

"Ha-hayır."

Masadaki birkaç şeyin yere düştüğünü duydum. Hızla kafamı kaldırdım, Jake'i kolaçan ettim ama oldukça iyiydi. Masanın üzerinde sigarasını ararken kaseyi ve kitapları yereye düşürmüştü.
Sigarasını hızla yaktıktan sonra camın önüne ilerledi. Ve belki de bana kuracağı son cümleyi o dakika kurdu. "Git, Maisie. Seni çevremde görmek istemiyorum artık. Sevgilinin koynuna git. Çocukluğunu yaşa."

staytonight. ||gyllenhaal. Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin