Detayla Randevu - Bölüm 81

2.2K 103 18
                                        

EBA

"Hayır!" diye bağırdım gözlerimi sımsıkı kapatıp gerçekliğe ulaşmak için çırpınarak. "Hayır, şimdi olmaz." Hızlı nefesler alıp verirken odaklanmaya çalıştım. Kendimi toparlayacak, çöktüğüm yerden kalkıp yatağımın üzerindeki ceketimi giyecek, ardından bu lanet olası odadan çıkıp ona gidecektim. Eğer yanımda olursa kendimi daha iyi hissedeceğimi biliyordum.
Bir başka derin nefes daha aldım. Sıcaklık hala üzerimdeydi. Kendimi bir buhar odasındaymış gibi hissediyordum. O nemli, yoğun sıcaklık yine vücudumu bulmuştu. Saç diplerimin ıslandığını fark ettim. Ama aldırmamalıydım. Düşünmemeliydim. Ben iyiydim. Birazdan ona gidecektim ve her şey düzelecekti. Bana o sıcacık gülen gözleriyle bakacaktı ve gücümü tekrar kazanacaktım. Sadece ayağa kalkmalıydım. Sadece ayağa kalkmam gerekiyordu. Sonra buradan defolup giderdim.
"O elindeki de ne öyle?"
Ama gözlerimi açtığımda tepemde bana alayla bakan zehir gibi yeşil gözlerle karşılaşmıştım. Omuzlarından aşağıya dökülen kızıl-kahve saçları bile zehir gibi görünüyordu. Bakışı, duruşu, dudaklarından hiç silinmeyen o kıpkırmızı ruj.. Hepsi beynimi bir mengene gibi sıkıştırıyordu. Beni yine bulmuştu.
Tekrar gözlerimi kapatıp sağ elimdeki yüzük kutusunu sıktım. Bunun olmasına izin veremezdim. Beni tekrar delirtmesine izin veremezdim.
"Birine evlenme teklifi mi edeceksin?" diye sordu neşeli sesiyle. "Hadi ama, bana fikrimi sorabilirsin. Bir bakayım." Ardından hiç zorlanmadan sımsıkı tuttuğum yüzük kutusunu elimden çekip aldı. Yatağımın kenarında bacak bacak üstüne atıp kutuyu açarken burnumdan soluyordum. Saçlarını elime dolayıp başını binlerce kez masanın sivri ucuna vurmak istiyordum. Bunun nasıl bir his olduğunu anlatamazdım bile. Karşımdaki Bella'ydı, ona zarar gelmesini istemiyor oluşumu ülkenin diğer ucundakiler bile bilirdi ama bunu, bu zehirli yılanı ortadan ikiye ayırmak istiyordum. Çünkü beni delirtiyordu.
"Beyaz altından yapılmış değersiz bir yüzük," dedi burnunu kıvırarak. Yüzüğü parmakları arasında öylesine tutuyordu. Ardından bana döndü. "Çok mu aradın bunu? Eminim çarşıya çıksam yirmi dolara tıpatıp aynısını bulabilirim. Neyse," Başını çevirip elindeki yüzüğe baktı. "..güle güle yüzük. Huzur içinde yat." Ve yüzüğü odanın diğer köşesine, pencerenin önüne doğru fırlattı. Yüzük, döne döne en sonunda yatağımın altına girip durmuştu. Bunu göremesem de duyabiliyordum. Metalin parkelerde çıkardığı kulak tırmalayıcı sesini ve her döndüğünde etrafında oluşturduğu hava akımını.. İnleyerek başımı dizime yasladım. Lanet olasıca şey beni yine güçsüz bırakıyordu.

"Biliyor musun? Sen bir salaksın." İşte yine başlıyorduk. İşte yine beni kışkırtmaya çalışacak, ardından bütün gece yerlerde sürünmemi sağlayacaktı. Lanet olası kadın bunu her seferinde başarıyordu. Ama ona izin veremezdim. Bu gece olmazdı. Göz ucuyla kolumdaki saate baktım. 11:20. Hala zamanım vardı. Nereden geldiğini bilmediğim bir hızla ayağa fırladım ve ter damlalarının sırtımdan aşağıya doğru kaymasını umursamadan yatağın üzerine bıraktığı yüzük kutusunu kaptım. Öbür tarafa geçip fırlattığı yüzüğü ararken diğer her şeyi gibi olan zehirli sesi beynimi didik didik ediyordu.
"Bebeğim, ben ciddiyim. Sen tam bir salaksın. Çırpınıp battığın yerden çıkmaya çalışıyorsun, bunu anlıyorum. Ama şunu bilmiyorsun." Yatağın altındaki yüzüğü bulduğumda derin bir nefes aldım. Güçlü olmalıydım. Onun sesini bastırmalıydım. Onu duymamalıydım. "Sen çoktan boğuldun."
Ona cevap vermemek, onunla konuşmamak için dirensem de sinirle konuştum. "Nefes aldığım sürece varım." Bir yandan da yüzüğü kutusuna yerleştirmeye çalışıyordum. Ortamdaki hava darlığı ve yoğunluk başımın zonklamasına sebep oluyordu. Bir an önce çıkıp gitmek istediğimden acele ediyor, ellerimin titremesine engel olamıyor ve yüzüğü bir türlü yerine sokamıyordum.
"Nefes aldığını sanıyorsun." dedi inatla. Gözlerim istemsizce ona kaymıştı. Zehir yeşili gözleri gözlerimin tam içindeydi. Söyledikleri harfi harfine beynime kazınıyordu. "Yaşamıyorsun bile. Normal değilsin. Günden güne tükeniyorsun. Zamanın azalıyor. Bazen nefes almak istiyorsun ama tek yaptığın kendini kandırmak." Tatlı tatlı gülümsedi. "Ve beni tekrar oyununa alet etmek istiyorsun. Beni tekrar kırmak istiyorsun." "Hayır," dedim kalp çarpıntılarım arasında. Söylediği tüm o şeyler kafamın içinde dönüp duruyordu. Yaşamıyorsun. Normal değilsin. Zamanın azalıyor. Yaşamıyorsun. "Ben sadece yanlışları düzeltmeye çalışıyorum."
"Buna izin vermeyeceğim." dedi üzerine basa basa. Gözleri koyu bir yeşile dönmüştü. "Beni tekrar parçalamana izin vermeyeceğim."
"Sen gerçek değilsin." Gözlerinin içine bakıp kendi kendime tekrar ettim. "Bir hayalden ibaretsin. Asıl yaşamayan sensin. Seni dinleyeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun, sürtük." Nefes alış verişlerim sıklaştı. Bakışları git gide daha da korkunç bir hal alıyordu ve ondan korkuyordum. Bana yapabileceklerinden korkuyordum. Eğer geçen seferki gibi başımı dakikalarca suyun içinde tutmaya kalkarsa bu sefer buna dayanabileceğimi sanmıyordum çünkü bu seferki çok güçlüydü. Etrafımın sarıldığını hissedebiliyordum. Bedenim yanıyordu. Boğazım kupkuruydu. Aklımdan bir sürü şey geçiyordu. Resmen düşünceler havuzunda sürükleniyordum ve beynimin benden izinsiz istediği gibi hareket etmesi beni yoruyordu. Sanki metrelerce koşmuşum, ama daha önümde kilometrelerce yol varmış gibi hissediyordum. Yutkundum ve yatağın üzerindeki ceketime uzandım. Hala kontrol elimdeyken, hala ayakta durabiliyorken kaçmalıydım. Yoksa asla bir şansım olmayacaktı.
Hızla kapıya doğru atıldım ve kapının kulpunu hızla kendime doğru çevirdim. Açılmamıştı. Bir kez daha denedim. Sonra bir kez daha. Her seferinde daha fazla baskı yapıyordum ama kapı onu hırsla tekmelediğimde bile açılmadı. Sanki kapının arkasına tuğlalardan bir engel örülmüştü. Buraya kıstırılmıştım.
"Bana bak seni ucube," Kolumdan tutup beni sertçe kapıya doğru itti ve yüzünü bana yaklaştırdı. Gözlerim sadece tek bir eliyle tuttuğu koluma kaydığında nefesimi tuttum. Parmaklarının altındaki tenim mosmor olmuştu. Morluğun git gide yukarılara doğru çıktığını görünce dehşete düşmüştüm. Onu iterek kurtulmaya çalıştım ama bir yararı yoktu. "O minicik aklınla bir şeylerin peşindesin ama beni asla geri alamayacağını sen de biliyorsun. Seni asla eskisi gibi sevmeyeceğim, sana asla eskisi gibi bakmayacağım, sana asla güvenmeyeceğim. Her gün acaba beni ne zaman terk edeceksin diye bekleyeceğim ama seni bir daha asla öyle sevmeyeceğim anladın mı?" Nefret dolu gözlerine bakmak istemesem de görüyordum. Beni huzurlu hissettiren yeşil gözlerinde hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir nefret vardı. O nefretin beni iliklerime kadar titrettiğini, ardından hızla başımı döndürdüğünü hissettim. Düşmemek için kapının kulpuna tutunmak zorunda kalmıştım. Aklımda, hala bir yerlerde karşımdaki Bella'nın gerçek olmadığını, bana bunları söylemediğini bilsem de, yine de delirmiştim. Aklımın ele geçirilmiş olan büyük bir bölümü buna inanıyordu. Bu yüzden gözlerimin yaşlarla dolmasına engel olamadım. Bunlar o an kaldıramayacağım kadar gerçek geliyordu.
"Ne o? Yalnız kalmaya devam edeceğin için çok mu üzüldün?" Kolumu sertçe serbest bıraktı. Onun da gözlerinin dolu dolu olduğunu görebiliyordum. "Aslında bu güzel. Hissedebildiğini bilmiyordum." Ah, hem de öyle bir hissediyordum ki. "Boşuna çabalama, Edward. Beni de kendinle birlikte boğamayacaksın. O aptal yüzüğünü de geri istemiyorum. Ne düşünüyordun ki? Seni hala eskisi gibi sevdiğimi ve körü körüne bağlı olduğumu falan mı? Aptal." Burnumu çekmeye çalışırken gözlerimde biriken damlalardan biri aşağıya kaydı. "Umurumda bile değilsin."

Detayla RandevuWhere stories live. Discover now