EBA

Gözlerimi önümdeki beyaz kâğıdın üzerine çıkardığım taslaktan ayırmadan, ahşap kalemlik içinde, diğer sekiz resim kaleminin 4.sırasında duran 4B’yi yerinden çektim. Sıra, saçları koyulaştırmaya gelmişti. Kalemi hafifçe yana yatırarak yüzünün biraz gerisinden başlayan saç tutamının üzerinde gezdirdim. Çok fazla koyu olmamasına dikkat etmeliydim çünkü yüzüne yakın olan tutamlar arkadakilerden daha açık olurdu.
Kalemi çok bastırmamaya dikkat ederek göğsünün üzerine kadar inen saçı üzerinde kaydırdım. Kalemi titretmemeliydim. Yoksa her şeye yeniden başlamak zorunda kalırdım ve artık çizim yapmaya vakit bulmak zor oluyordu. Her sabah kalkıp işe gitmek zorunda olmam ve Jace’le gereğinden fazla vakit geçirmeye alışmış olmam merdivenlerin dibinde kafamı dinleyebileceğim bir odam olduğunu unutturmuştu bana. Kalemi yavaşça yukarıya doğru götürdüm, üst kısma küçük bir kabarıklık kattıktan sonra, tekrar aşağıya çektim. Bu yüzden evde tek başıma kalabildiğim zamanları iyi değerlendirmeliydim. Jace’in okulda, Bella’nın alışverişte, benimse izin günümde olmam çizimlerime tekrar kavuşabilmem demekti. Hatta, biraz acele etsem iyi ederdim. Bella geldiğinde onu yalnız bırakmak istemiyordum. Parmaklarım arasındaki kaleme biraz hız verdim.
Birkaç dakika sonra 8B’yi kullanmaya başlamış, arka kısımdaki saçları canlıymış gibi göstermeyi başarabilmiştim. Şimdi kâğıdın üzerindeki yüzü, daha canlı görünüyordu. Gözlerimi uzun uzun çizgilerinin üzerinde gezmekten alı koyamadım. Duvara astığım diğer resimlerde olduğu gibi bu seferkinde de güzel görünüyordu. Sanırım çirkin göründüğü bir resmini asla çizemeyecektim. Ne de olsa çok uzun zaman önce çirkin yanlarını göremeyecek kadar çok sevmeye başlamıştım onu. Tüm resimlerde böyle alımlı görünmesi normaldi. Resme yiyecekmiş gibi bakmayı kesip, eksik yerlerini tamamlamaya başladım. Bu resmi bugün bitirmiş olmalıydım.

Yaklaşık bir saat sonra resmi renklendirmeyi de bitirmiş, kuruması için onu yatağımın üzerine bırakmıştım. Resmi berbat etmemek için fazla çaba sarf ettiğimden olsa gerek terlemiştim de. Yukarı çıkıp bir duş alsam iyi olurdu. Terli terli hayatıma devam etmekten nefret ederdim.
Odamdan çıkıp merdivenlere yönelmiştim ki salondan gelen sesini duydum.
“Selam.” Başımı arkaya çevirip ona doğru baktım. Yüzündeki gülümsemeyle birlikte beni izliyordu. Geldiğini duymamıştım.
“Ne zaman geldin? Sesini duymadım.” dedim gülüşüne karşılık verdikten sonra. O buraya doğru geliyor olmasa, yanına doğru gidecektim ama hızlı adımlarıyla yanımda bitmişti bile. Yanıma geldiğinde giydiği şeyi daha yakından görebilmiştim. Beyaz, kısa kollu, geniş göğüs yakalı, kısa bir elbise. Kaşlarımı çattım. Giderken bunu giymediğini biliyordum. Uzanıp elbisenin alt kısmındaki kumaşı kavradım. Yumuşaktı. Fazla yumuşak.
“Yeni mi aldın?” diye sordum. Gözlerimi tekrar onunkilere çevirmiştim. “Bununla gelirken üşümedin mi?” Omuz silkti.
“Bence bana yakışıyor.” Peşimden geleceğini bildiğimden arkamı dönüp merdivenleri tırmandım ve yatak odasının kapısını açıp içeriye girdim. Onunla konuşurken üzerimdeki siyah kazağı çıkarıyordum.
“Kesinlikle hasta olacaksın. Hem buna boşuna para vermişsin. Havalar hala soğuk.” Böyle söyleyerek, ona bunu her yerde giymesini istemediğimi vurgulamış oluyordum. Üzerimden çıkardığım kazağı katlayıp dolaptaki yerine yerleştirdim.
“Beni onunla karıştırıyor olabilir misin?” diye sordu tatlı bir ses tonuyla. “Çünkü, yeni elbise falan almadım. Saatlerdir salondaki kanepede uzanıyordum.” Garip tavırlarına karşılık olarak gülümsedim. Ama yüzümdeki gerginlik belli oluyordu.
“Ne?”
“Yeniden gelmeyi başardım diyorum. Ben Bella. Hani şu daha çekici ve tartışmasız daha güzel olan? Hatırladın mı?”
“Siktir.”
Acı gerçek, beynimde bir ‘klik’ etkisi yarattı. Şimdi neden durup dururken terlediğimi, neden normalde olandan daha kısa bir süre içinde resmi bitirebildiğimi anlayabilmiştim. Beni tekrar bulmuştu. Oysa rahat geçen koskoca bir aydan sonra bundan gerçekten de kurtulduğumu düşünmüştüm. Bella yanımda olduğu sürece rahat olabilecek, beynimi delip geçen baş ağrılarına ya da alevlenen bedenime katlanmak zorunda kalmayacaktım. Ama işler düşündüğüm gibi gitmemişti. O, tekrar buradaydı. Tekrar ateşlenecek, tekrar yorgun düşecek, tekrar gitmesi için ona yalvaracaktım. Tekrar delirecektim. Ellerimle başımı iki yandan kavrayıp inledim.
“Siktir!”
“Çok kabasın.” dedi akasya çiçeği rengindeki dudaklarını büzerek. Bir bayana böyle mi davranılır hiç?” Dolaba yaslanıp gözlerimi sımsıkı kapattım. İçimden onunla konuşmamam gerektiğini tekrar edip duruyor, bunu unutmamaya çalışıyordum. Onunla konuşmamalıydım. Daha derine girmesine izin vermemeliydim. Onunla konuşmazsam, eğer hayal olduğunu hatırlamaya devam edersem, bana zarar vermesine izin vermezdim. İçimde ona karşı duyduğum sevgiyi bastırırsam, bana yaklaşmasına izin vermezdim. Şu lanet olasıca şeyi kafama sokmam gerekiyordu! Bella’ya benziyor olabilirdi, ama asla o değildi.
“Biliyor musun..” diye başladı. Gittikçe bana doğru yaklaştığını topuklu ayakkabılarının parkeler üzerinde çıkardığı seslerden anlayabilmiş, sesini daha yakından duymaya başlamıştım. “Bu şekilde davranman beni sinirlendiriyor. Oysa,” Ellerini çıplak göğsüm üzerinde hissedince irkilerek titredim. Parmaklarını, tıpkı Bella’nın yaptığı gibi yavaşça tenimde gezdirdi. “Oysa bana iyi davranırsan birlikte çok daha güzel şeyler yapabiliriz.” Burnumdan derin bir nefes aldığımda ellerim iki yanımda yumruk haline gelmişlerdi. Kaşımdaki onun bir diğer versiyonu olmasa direnebilir, savaşabilirdim ama aptal kalbim onun bir hayal olduğunu bildiği halde etkilenmeye devam ediyordu. Beynimi onun hayal olduğuna dair ikna edebilir, konuşmayı kesmesini emredebilirdim. Ama ya kalbime? Ona söz geçiremeyeceğimi biliyordum.
“Hem, karın evde yok.” diye devam etti. “Küçük bir kaçamak yaptığımızdan asla haberi olmaz.” Kendini iyice bana yaslamış, müptelası olduğum kokusunun burnuma dolmasını sağlamıştı. Dudakları hafifçe kulağıma sürtünüyordu. İşte şimdi ne kadar direnirsem direneyim göğsüm kokusuyla dolup taştığından, ondan uzakta kalmak istemeyecektim. Dayanamayıp, gözlerimi araladım. Karşımda beni izleyen soğuk, zehir gibi gözlerle karşılaşmıştım. Buna rağmen ona sarılma isteğim hala yerli yerindeydi.
“Gerçek değilsin.” dedim. Neredeyse fısıldamıştım. Onun karşısında yüksek sesle konuşamayacak kadar aciz biri oluyordum. Beni aciz yapıyordu. Bunu yapabiliyordu, çünkü beynim iki parmağı arasındaydı. İstediği zaman beni un ufak edebilirdi.
“Bu doğru. Ama buna rağmen iyi hissettiriyorum öyle değil mi?” Başını göğsüme yasladı. Onu onaylamamak için kendimle büyük bir savaş veriyordum. “Gerçeğinden pek farkım yok. Hatta, onun gibi şımarık değilim.” Elleri dokunduğu yeri sıcacık yapmıştı. “Ben, istediğin kadınım.”
“O da öyle.” Gözlerimi gözlerine diktim. “Ayrıca, gerçek olan o. Sen sadece onu aklımdan asla çıkarmak istemediğim için yarattığım bir hayalsin.” Sözlerimle yüzüne vurmuşum gibi, afallamış yüz ifadesiyle birlikte geri çekildi. Yüzündeki kararlı ifade kaybolmuştu.
“Beni incitiyorsun.” Gözleri o zehirli renginden arınıp, tıpkı onunkiler gibi oldu. Dolu dolu. Anlamlı. “Bunu neden yapıyorsun ki?” diye konuştu incinmiş bir şekilde. “Seni sevdiğimi biliyorsun.” Kalbim, yerinde sıkıştı.
“Tanrı aşkına, sadece bir hayalsin sen!”
“Yine de beni sevebilirsin.”
“Üzgünüm, ama olmayan birini sevemem.” Bunu hazmetmeye çalışırcasına yavaş bir şekilde başını salladı bir süre. Gözlerini yere indirmiş, ayakkabılarına bakıyordu. Bense onu izliyor, gidip onu kollarımın arasına almak isteyen kalbime söz geçirmeye çalışıyordum. Karşımdakinin Bella olmadığına inanmaya çalışıyordum. Sonunda, gözlerini gözlerime dikti. Yeşillerindeki masumluk kaybolmuştu.
“O halde seni yok etmek zorunda kalacağım.”  dedi. Sesi de yüz hatları kadar katıydı. Bu kısma geleceğimizi tahmin etmem zor olmamıştı. Her zaman böyle olurdu. Önce yumuşak tavırlarıyla beni kendine çeker, ardından zehrini üzerime atardı. Direnmesem, ona teslim olsam böyle söylemeyeceğini biliyordum. Ama yapamazdım. Teslim olamazdım. Karşımdaki bir hayal de olsa, tıpkı ona benziyor da olsa, ihanet edemezdim. Benim doğamda bu yoktu.
“Sadece gitsen olmaz mı?” Birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatıp terden bir kısmı ıslanmış olan saçlarımı geriye doğru taradım. “Beni rahat bırak.”
“Gidemem.”  diye mırıldandı gülümseyerek. “Gitmemi istemiyorsun.”
“Yanlış.” Cayır cayır yanan göğsümü serinletmek istercesine boğazımda biriken tükürüğü yuttum. “Gitmeni istiyorum. Seni bir daha görmek istemiyorum. Sadece git. Git!”
“Ne var biliyor musun?”  Bana adım adım yaklaşırken eliyle sıkı sıkıya kavramış olduğu sivri uçlu kalemi gördüm. Bunun nereden geldiğini anlamaya çalışmama fırsat bile kalmadan kalemi kalbimin yattığı yere, sol göğsüme batırdı. Hissettiğim acıyla neredeyse kükredim. İki büklüm olmuştum. “Buradan ayrılmayacağım!” diye bağırdı. “Onun yanında olmadığı her an, ben burada olacağım ve kalemi kalbine batırmaya devam edeceğim. Acıdan gözlerinden yaş gelene kadar çevirecek,” Hala tutmaya devam ettiği kalemi sanki her saniyesini hissetmemi istiyormuş gibi ağır ağır çevirdi. Etimin parçalanışını tüm hücrelerimle hissetmiştim. Yaşlar, gözlerimden aşağıya aktılar. Kalem, durdu.“..daha sonra duracağım. Tekrar nefes alacaksın.” Havayı içime çektim. “Acı yavaş yavaş kaybolmaya başladığında ise..” Bana doğru eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gülüşü bana cehennemi hatırlatıyordu. “..aynı şeyi yüzlerce kez tekrar edeceğim, Edward. Ta ki, sen beni sevinceye kadar.”
Dediği gibi, acı yavaş yavaş bendeki etkisini yitirmeye başladığında, kalemi tekrar çevirmek için hazırlandı. Bense cehenneme düşüşümü kutlamak için hazırlanıyordum. Acıya hazırlanıyordum.
Ama o sırada, bir şey oldu. Kulaklarımın aşina olduğu o güzel sesi duydum alt kattan.
“Edward? Ben geldim. Hava öyle soğuk ki anlatamam! Kıçım bile buz tuttu.”
Aniden her şey hedefini bulmaya başlamıştı. Göğsümü delip içeri giren kalem yere düştüğünde plastik bir kalem haline geldi. Karşımda duran nefret dolu yüz giderek benden uzaklaştı. Odanın diğer ucunda, gittikçe silikleşmeye, kaybolmaya başladı. Az önce göğsümü bezemiş kanlar, kaybolmuştu. Her şey yoluna giriyordu.
Sonunda yatak odasının kapısı açıldı ve o, elinde kırmızı bir poşetle içeriye girdi. Girer girmez bana bakıp gülümsemişti. Bakışlarındaki hevesi, hareketlerindeki alışılmışlığı, ayaklarına geçirdiği köpek figürlü yün çoraplarını, başına geçirdiği bereyi, yüzündeki gülüşü.. Hepsi beni iyi hissettiriyor ve tek bir şeyi kanıtlıyordu. Onun gerçekten de benim Bella’m olduğunu.
“İndirimden harika bir elbise buldum!” diye başladı hevesle. Poşeti ters çevirip içindekini yatağın üzerine düşürmüştü. “Aslında almayacaktım çünkü.. nasıl desem, biraz günlük olmayan bir elbise ama özel bir yere giderken giyecek bir şeyim kalmamıştı bu yüzden de..” Elbiseyi omuz kısımlarından tutup havaya kaldırdı ve gözlerimin önüne serdi. “Nasıl?” Beyaz, kısa kollu, geniş göğüs yakalı, kısa elbiseyi tekrar görünce bakışlarımın sertleşmesine engel olamadım. Az önce yaşadıklarımın etkisinden çıktığım söylenemezdi. Elbiseyi bu sefer gerçek ve tamamen canlı bir şekilde karşımda görüyor olmak, öfkeyle solumama neden oluyordu. Gözlerimi kapatıp burnumdan derin bir nefes aldım. Artık tesadüflerden de nefret edecektim.
“Beğenmedin mi?” Gözlerimi açıp ona doğru ilerledim ve elinde tuttuğu elbiseyi sertçe çekip dolabın köşesine fırlattım.
“Bunu giymeyeceksin.” Ani tepkim onu şaşkınlığa uğratmıştı. Gözleri elbisenin düştüğü yere bakıp tekrar bana döndü. Bakışları ürkekti.
“Neden?”
“Sana giymeyeceksin dedim Bella, lafımı ikiletmekten vazgeç! O elbiseyi asla üzerinde görmeyeceğim.” Korktuğunu, irkildiğini bana fark ettirmemeye çalışarak yutkundu. Gözlerini üzerimde gezdirirken, berbat bir halde olduğumu yeni fark etmişti.
“Sen iyi misin?” diye sordu çekinerek. Muhtemelen onu tekrar pencereden aşağıya atmaya çalışma ihtimalimden korkuyordu ve onun ürkek bakışlarını görmek hiç de iyi değildi. Bana kendimi asla affetmeyeceğimi hatırlatıyordu.
“Hayır.” Üzerimdeki yorgunlukla birlikte inleyerek dolabın önüne geri döndüm ve ellerimi soğuk kapılarına dayayarak alnımı sertçe oraya yasladım. Kafamı binlerce kez buraya vurmak istiyordum. Belki delirmekten vazgeçer, normal biri olabilirdim. Ama çok geçmeden, sırtımda bedeninin sıcaklığını hissettim. Başını sırtıma yaslayıp kollarını göğsümün üzerine yerleştirmişti. Neler olduğunu anladığını biliyordum.
“İyisin..” diye mırıldandı. Dolaptan destek almayı bırakıp ona doğru döndüm ve o bana tekrar sarıldı. Ellerim beresinin üzerinden başını kavrayıp onu kendime bastırmıştı.
“Değilim.” Gözlerini kaldırıp bana baktı. İyi olmaktan fazla uzakta olduğumu biliyordu. Buna daha fazla dayanamayacağımı da. “O ilaçlara ihtiyacım var.” dedim. Bir şeyin bunu engellemesine ihtiyacım vardı. “Henry’le konuşmalısın.” Hızla başını salladı.
“Birazdan ararım.” Geriye yaslanıp onu kollarım arasında tutmaya devam ettim. Saçlarının kokusunu benden uzaktan beresini çekip çıkartırken gülümsemeye çalışmıştım.
“Bere güzelmiş.” O da tıpkı benim gibi kırık bir şekilde gülümsedi.
“Sen almıştın.”

Detayla RandevuBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!