BBA

"Neden o aptal logolarla oynuyorsun ki? Bebek misin sen?" Jackson omuz silkti.

"Ben logoları seviyorum!" dedi onları savunurcasına. "Çok eğlenceliler."

"Hayır değiller. Sıkıcı ve gereksizler." Jace'in bu çıkışına gözlerimi devirdim. Duruma el atma zamanım gelmişti aksi halde Jackson ağlamaya başlayacaktı. Mutfaktan salona doğru seslendim.

"Jace, kardeşini rahat bırak." Salondan buraya doğru gelen ayak seslerini duydum. Sarı kafa, kapının hemen önünde görünmüştü.

"Hala logolarla oynuyor." diye yakındı. Yüzünde tıpkı Edward'ınkilere benzeyen sert bir ifade vardı. Ekmekleri kesmeye devam ettim.

"Katlanmaya çalış. O daha beş yaşında."

"Ben beş yaşındayken logolarla oynamıyordum." dedi bilmiş bilmiş. "Ayrıca hikaye kitaplarımı kucağıma almadan da uyuyabiliyordum." İç çektim. Jace'in her zaman olgun bir çocuk olduğu gerçeğini göz ardı edemezdim. Ama Jackson'la Jace birbirinden çok farklıydılar. Tıpkı ben ve Edward gibi. 

"Çok konuşma da bana yardım et." dedim konuyu kapatması için. Jackson'ın abisi tarafından sevilmediğini düşünmesini istemiyordum.

Jace sözümü ikiletmeden yanıma gelip ona doğru uzattığım ekmek sepetini masaya doğru götürdü. "Biraz da senden bahsedelim." diye başladım kahvaltı için domates ve salatalık doğramaya geçtiğimde. "Genç bir adam oldun fakat yatağını hala ben topluyorum beyefendi. Savunmanız nedir?"

"Yatağımı toplamamam bunu yapamadığım anlamına gelmiyor." dedi basitçe. Jace'le konuşurken kendimi Edward'la konuşuyormuş gibi hissediyordum. Benzerlikler korkutucuydu. "Sadece toplamıyorum çünkü bu çok gereksiz." Domates, salatalık ve mısır taneleriyle süslediğim tabağı ona verdim.

"Neden gereksiz olduğunu düşünüyorsun?"

"Çünkü akşam olduğunda yeniden bozuluyor. Kalıcı değil. Kalıcı olmayan şeyler de benim için gereksizdir." Kaşlarımı çattım.

"Baban gibi konuşma."

"Ne varmış babamda?" Ona verecek bir cevap arıyorken mutfak kapısının girişinden gelen ses konuşmamızı böldü.

"Evet, ne varmış babasında?"

Gözlerim Edward'ın üzerinde gezindi. Aşınmış gibi duran tozlu gri, düşük belli kot, asker yeşili kısa kollu bol tişört, kirli sakal ve yatak tarafından becerilmiş saçlar. Hmm.

"Günaydın, Bay ben-havalı-bir-gencim. Ne o? Gençliğine mi özendin?" Jace'in saçlarını karıştırdıktan sonra geçip yerine oturdu.

"Ne alakası var?" dedi ardından. Krepleri tavadan alıp tabağa boşalttım ve masada bulduğum boş bir yere koydum.

"Serseri gibisin." dedim kıkırdayarak. Daha sonra Jace'e Jackson'ı kahvaltıya çağırması için bir bakış attım. Jace salona doğru giderken, ben de Edward'ın tarafına geçtim. Önündeki tabağı alıp krep doldurmaya başlamıştım. Bunu yaparken yorum yapmayı eksik etmedim.

"Otuz beş yaşındasın, on sekiz değil. Bir baba gibi gözükmüyorsun."

"Sen de hala taş gibisin, kıçın da sağlam. Bu yüzden sevişmeye devam ediyoruz."

"Şşt!" Tabağını tekrar önüne bıraktım. Bardağına süt doldururken kınayıcı bakışlarım gözlerindeydi. "Çocuklar duyacak."

Detayla RandevuBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!