(40) Tüm Umutlar Tükendiğinde...

210K 16.7K 23.6K
                                    

Son birkaç gündür gözüme bir gram uyku girmiyordu. Uyuyamıyorum, yemek yiyemiyorum ve düşünemiyorum. Karun'un bir suçlu olduğunu düşünürken ona yaptıklarım pek canımı yakmıyordu ama gerçekleri öğrenince işin boyutu değişmişti. Bana annemi vermeye çalışan birine yaşattıklarımı hatırladıkça aklımı kaçıracak gibi oluyordum. Mezarlıktaki o yüzleşmeden sonra bir türlü kendime gelemiyorum. Nasıl yaptım? Nasıl bu kadar ileri gidebildim? Gerçeği bilmiyordum yani bende masum sayılırım ama bu kadar ileri gitmeme gerek var mıydı?

Kendimi ölü göstermek neyse de bunu 383 gün sürdürmeme gerek var mıydı? Ya da on iki gün boyunca her yerde karşısına çıkıp ona aklında şüphe ettirmeye gerek var mıydı? On üçüncü günde de her şeyi iyice batırmıştım. Mezarımın başında ondan özür dilemek yerine sözlerimle canını yakmıştım. Carlos annemi ölü göstererek canımı en ağır şekilde yakmıştı, bende kendimi ölü göstererek Karun'a aynı şeyleri yaptım. Şimdi Carlos'tan ne farkım kaldı ki?

Karun suçlu değildi ama olsaydı bile bu kadarını hakketmiyordu. Ne kadar çok ileri gittiğimi daha yeni yeni anlıyordum. Tek başıma çatı katının terasında içerken dağılmış bir haldeydim. "İçince de bir şey değişmiyor ki." Sarhoş bir halde elimdeki kadehe bakıyordum. "Bir halta yaradığın yok."

Karun'da kendi odasının terasındaydı. Karşı karşıya duran iki malikanede kaldığımız için terasta gölgesini görebiliyorum. Ne de olsa iki evi birbirinden ayıran sadece aradaki yoldu. Bu yüzden kendi çatı katımda onun çatı katını görebiliyorum. Benim aksime terasın ışığını yakmadığı için gölgesi dışında onu göremiyorum. Onun beni gördüğüne eminim çünkü benim ışığım yanıyordu. Gecenin bir yarısı birkaç şişe içkiyle terasa çıktığımda o zaten oradaydı. İçmeye benden önce başlamıştı ama ondan daha hızlı içtiğime eminim.

Sigaranın dumanını içine çekince harlanan sigaranın cılız ateşi yüzünü aydınlattı. Bir kibrit çöpünden daha kısa süren ateş, onun yüzünü bana bir saniye gösterip daha sonra yine onu karanlıkta bıraktı. Keşke ışığı yaksa o zaman onun beni gördüğü gibi bende onu görebilirim. O beni izleyerek içiyordu ama bana izleyecek hiçbir şey vermiyordu. O kadar sarhoşum ki bastıramadığım ıstırabım yüzünden telefona uzandım.

Onun numarasını arayıp telefonu kulağıma yasladım. Bir yıldır numarasını hiç değiştirmemişti. Benim numaram aynı olmadığı için bu sabaha kadar beni ölü sandığı için yeni numaram onda yoktu. Ancak onu aradığımı biliyordu çünkü telefonu çalıyordu ve kulağıma yasladığım telefonu görüyordu. Telefonu açmayacağına çok emindim lakin açılan telefonla sertçe yutkundum. Neden açtı ki? Ben olsaydım açmazdım.

Şimdi ne diyeceğim?

O kadar panikledim ki bir an telefonu kapatmayı bile düşündüm. İçkinin verdiği sersemlikle onu ararken aklımda ne geçiyordu, bilmiyorum. Telefonda ondan özür dileyecek değilim ya. Daha iyisini hakkediyordu. Hızlanana nefes seslerimi duyduğuna bile eminim. "Şey... Odandaki eşyalarım duruyor mu?" Ne saçmaladığım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Telefonu açmasını beklemediğim için bu konuşmaya hazırlıklı değildim.

Cevap vermeyeceğine hatta telefonu yüzüme kapatacağına çok emindim ama derin bir nefesten sonra, "Duruyor," dedi kısa ve soğuk bir sesle. "Hepsi bıraktığın yerde." Öldüğümü sandığında bile eşyalarıma dokunmamıştı.

"Annemin mücevherlerini çocuklardan biriyle bana gönderebilir misin?" Saçma bir konu başlattığım için mecburen sürdürüyordum. Telefonda pişmanlığımı ifade etmem çok yanlış olurdu. Bunu yüz yüzeyken yapmalıydım. "Annemden bana kalan tek şey o mücevherler ve mendili." İç çekerek kadehe uzandım. "Yarın Furkan ile gönderebilir misin?"

SAKA VE SANRIHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin