Bölüm şarkısı: "Aytekin Ataş Var Git Ölüm"
LÜTFEN KİTABIMIZI KENDİ SAYFALARINIZDA VE ARKADAŞLARINIZA TAVSİYE EDİN Kİ BÜYÜYELİM, YAZILANLAR BOŞA GİTMESİN. EMEKLER KUTSALDIR, UNUTMAYIN!!
***
Kameraların karşısına geçtiklerinde, yüzündeki heyecan ifadesine rağmen sakin kalmayı başarabiliyordu Arzu; yanındaki Ferhat'a göz ucuyla baktığında, onun gayet sakin ve rahat olduğunu gördü, kendisine de bir sükunet hasıl oldu. Önde gazeteciler oturmuş, arkaya seyirciler geçmiş ve salon neredeyse tıka basa doluydu; Eraser, Ferhat'la Arzu'nun oturduğu koltukların arkasında, yanında iki korumayla duruyor ve ortamı gözlüyordu.
"Değerli basın mensupları!" diye lafa girdi Ferhat; az önceki uğultu, yerini sessizliğe bıraktı, kimseden çıt çıkmıyordu. Bir iki fotoğrafın flaş sesleri duyuldu, ardından onlar da suskunluğa geçti.
"Kendilerine, Üstün Irk diyen ve bazı yerlerin kendilerine vaat edildiğini söyleyen Siyonist İsrail'in nasıl barbar, vahşi ve katil olduklarının belgelerini size sunacak, sizin sayenizde onları, dünya kamuoyuna duyurmaya çalışacağız."
Konuştu Ferhat; önündeki belgeleri anlattı durdu, kimi gazeteciler not aldı, kimileri kayıt aldı, kimileri sadece seyretti ama Ferhat'ın dediği her laf, bütün kulaklara iştirak etti. Mavi Marmara'dan girizgah yaptı Ferhat; yapılan gemi baskınını anlattı, şehit olan, vurulan onca masumu dile getirdi ve lafını getirip Filistin'deki vahşete değdirdi. Devam etti Ferhat; Filistin'deki katliamı anlattı, Mescid-i Aksa, Kudüs ve Gazze'deki olayları dillendirdi. Söyledi Ferhat; Suzana Manuel dosyasında geçen bütün kirli çamaşırları nakletti, flaşlar patladı, kayıtlar alındı ve notlar tutuldu.
Filistin'de yaşadıklarına geçti Ferhat; özetsiz, atlamadan geçmeden hepsini söyledi, İntifayı anlattı ve yapılan mücadelenin ne denli geçerli olduğunu kameralara söyledi.
Ferhat konuşurken bütün Türkiye'de sesi yankılandı; İstanbul'dan naklen yapılan yayın, Ankara'da gösterildi, İzmir'de canlı yayında verildi, Bursa ve diğer bütün illerde Ferhat'ın sesi duyuldu. Diyarbakır'da kanallar zaplanmadı ve herkes Ferhat'ı dinledi; Van'da, Erzurum'da, Çorum'da ve kısacası Türkiye'nin her yerinde Ferhat izleniyordu, dinleniyordu.
Siyah bir minibüs, bir tenhada durdu; öndeki şoför dahil hepsi yeşil libaslıydı. Kafalarında koyu yeşil maskeler vardı; ellerinde uzun namlulu koyu yeşil silahlar vardı, araçta bekleyip gözlerini ileriye dikmişlerdi. Minibüs tıka basa doluydu. Hepsi de taarruz için bekliyordu. Önde, şoförün yanında oturan adamın telefonu çaldı. Ekrana bakıp açtı.
"Dinliyorum!"
"Başlayın!"
Telefonu kapattı ve arkadaşlarına dönüp gelen talimatı nakletti. Herkeste bir kıpırdama belirdi, hazırlıklar başladı ve kapılar açıldı. Birer ikişer inerken çevrede kimse var mı yok mu pek de aldırmadan hızlandılar.
Sıra Arzu'ya gelmişti; Ferhat'tan sonra lafa girdi ve önce kendisini tanıttı. Babasını, görevini ve ailesinin başına gelenleri anlatırken yeşil libaslı grup da giderek binaya yaklaşıyordu. Şehrin ortasında, kimseden çekinmeden hızla ilerliyorlar, saldırmak için adeta canla başla adımlarını atıyorlardı. Grubun en arkasındaki adamın omzunda roket vardı ve bir mermi takılıydı. Grup giderek yaklaşıyordu.
Sıra gazetecilere gelmişti, soru faslı başlamış; Ferhat ve Arzu'ya birer ikişer sorular yollanıyor ve onlar da cevaplamak için sıra bekliyorlardı. Birden bir gürültü koptu. Alt kattan gelen sesler, bir kargaşanın sinyalini vermişti. Eraser, hemen yanındakilere döndü ve bir şeyler söyledi. Ferhat, tedirgin bir şekilde etrafına bakınırken birden duyulan silah sesleri, işin rengini değiştirdi. Eraser, hemen silahını sıyırıp Ferhat ve Arzu'ya yaklaştı.
Karşıdan gelen güvenlikçiye ateş eden yeşil libaslı adam, onu alnından vurup yere yığarken öndekiler hızlanmış; kimileri merdivenleri tutarken kimileri de asansörü tutarak yukarıdan inecek kişileri bekliyordu. Omzunda roketiyle bekleyen adam, parmağı tetikte bir şekilde yerinde dimdik durmuş ve gelecek emri sabırsız bir şekilde bekliyordu.
Kulağına dayadığı telefona bir şeyler söyleyen Eraser, endişeli bir şekilde etrafına bakınan Arzu'ya yan gözlerle baktı. Ferhat, ona teselli olsun diye bir şeyler söylüyor, onu yatıştırmaya çalışıyordu.
Yukarıdan kalabalık sesleri duyan aşağıdaki yeşil maskelilerden biri, arkadaki roketli arkadaşına dönerek eliyle işaret verdi. Arkadaşı hemen yaklaşıp roketi ona verdi. Roketi alan adam, namlusunu yukarıya doğrultup bekledi. Duyduğu ayak seslerine tebessüm etti ve parmağını tetiğe götürüp izledi.
Beyaz transitin kapının önünde durması, içerdekilerin pek de umurunda değildi. Elinde roket olan adam, gözlerini kapıya çevirdiğinde gülümsedi. Devrim, yanında kar maskeli kalabalık bir grupla içeri girdiğinde roketli adam, namluyu ona doğrulttu. Birkaç yeşil maskeli adam, merdivenden birkaç basamak yukarı çıkıp namluları Devrim'lere doğrulttu.
"Biz de sizi bekliyorduk!" diye seslenen Devrim, elinde silahıyla yerinde dimdik dururken elinde roket olan adam, bir adım öne çıktı.
"Sizi fazla beklettik Devrim Özer!"
"Ciğer mi yediniz, yürek mi?"
"İman... Buna iman denir. Sen anlamazsın!"
Alaylı bir şekilde gülümsedi Devrim,
"Kime iman ettiniz, Papa'ya mı Haham'a mı?" diye sorunca adam, öfkelenir bir edayla:
"Allah'a..." diye çıkıştı.
"Ama kimin Allah'ına?" diye bağıran Devrim, namluyu adama doğrultup:
"Teslim olun! Yoksa leşiniz bile buradan çıkmaz!" diye gürledi. Adam, gayet rahat bir şekilde:
"Biz buradan sağ çıkmaya değil; ölü çıkmaya ve ölü çıkartmaya geldik Devrim Özer! Bu bir intihar saldırısıdır. Buradan hiç kimse sağ çıkmayacak!" diye bağırınca sesi, ister istemez üst kata da çıkmıştı.
Arzu, Ferhat'ın tesellilerine karışan bu sesi işitince ürkek bir şekilde onun yüzüne baktı; Ferhat tebessüm etti, naif ve şefkatli bir gülümsemeyle ona cesaret verdi.
"Bak hatırla! Filistin'de o kadar çatışma gördün, kan gördün, reva gördün! Burası ne ki?"
"Kendim için korkmuyorum, senin için korkuyorum. Tekrar sana bir zarar gelecek diye korkuyorum."
"Korkma!" diye fısıldadı Ferhat, Arzu'yu kendisine doğru çekip kendisine yaslarken. Eraser, yanındaki iki adamına bakıp bir şeyler fısıldarken alt kattaki gerginlik sürüyordu.
"Öleceksiniz," diyen yeşil maskeli adam, roketin namlusunu Devrim'e doğrultup:
"Üstümüzde bombalar var. Kılımıza zarar gelirse, kılınız tuzla buz olur. Ona göre!" deyince Devrim, derin bir nefes alarak:
"Ölümden korkumuz olsaydı, silahı elimize almazdık lan! Bas lan tetiğe!" diye gürleyince adam, birden irkildi. Bunu beklemediği apaçık belliydi. Merdiven başındakiler, yavaşça basamakları tırmanırken Devrim,
"Kalın lan yerinizde!" diye bağırınca durdular, öndeki adama baktılar ve adamdan gelen, devam et işaretiyle tekrar adımlarını atacaklardı ki Devrim'den uyarı ateşiyle durdular.
"Sakin ol Devrim Özer! Bizim sadece tek bir amacımız var."
Adamın lafıyla Devrim, bir gözü arkadaki adamların üstündeyken:
"Nedir lan amacın?" diye sordu.
"Suzana Manuel dosyasını almak..."
Kıkırdadı Devrim,
"Zahmet etme, ben sana getiririm, sen sonra ara ve adres ver!" deyince adam, Devrim'in dalga geçtiğini anlayınca öfkeyle:
"Kes lan!" diye bağırdı ve ekledi.
"Dalga mı geçiyorsun lan?"
"Sana yediririm onu! Haddini bil!" diyen Devrim, bir adımını yukarıya atan arkadaki adamlardan birine hiç düşünmeden ateş etti ve adamı kafasından vurup cesedinin merdivenlerden aşağı sürüklenmesine neden oldu. İrkilen adam, elindeki roketi sallayarak:
"Delirdin mi lan? Üstünde bomba var diyorum. Kafayı mı yedin?" diye bağırınca Devrim, silahın namlusunu ona doğru tutup:
"O bombayı dibinizde patlatmaya geldim lan! İndirin lan silahlarınızı!" diye gürledi. Adam panikleyip tetiğe basmak üzereyken yukarıdan gelen bir mermi, bu mermi Eraser'in silahından çıkmıştı, roketi tutan koluna isabet edince adamın bağırtısı, dört bir yanda çınladı. Devrim'in yanındakiler aniden ateşe geçti. Devrim de kendini korumaya alıp tetiğe asıldı. Her yerden açılan mermi ateşi, gür sesli bir senfoniyi andırıyordu ve bu ürküten melodiler, yukarıdakilerin kulaklarını kapatmalarına, Ferhat hariç hepsinin korku dolu bir şekilde yere yapışmasına neden olmuştu.
Deminki roketi tutan adam, yaralı kolunu tutup bir kolonun arkasına sığınırken yukarıdan onu izleyen Eraser, onu kontrol altına almıştı. Devrim yerinden çıkıp birini indirirken yan taraftaki kar maskeli biri, göğsünden aldığı mermiyle kolona sarıldı ve kendisini korumaya aldı. Devrim ona yandan baktı, adam çelik yeleğine isabet eden mermiyi söküp attı ve tekrar cenge katıldı.
Ferhat, Arzu'yu teselli etmeye çalışırken Arzu, nemli ve korku dolu gözlerle onun yüzüne bakıyordu. Yanındaki adamlar da onları koruyup gözlüyorlardı.
Asansörün açılmasıyla yeşil libaslı üç kişi, içerden inen iki kadını kendilerine siper edince Devrim, onları vuramamanın acısıyla yüzünü buruşturdu; kadınlar bağırırken Devrim,
"Niye indiniz lan aşağı?" diye kendi kendine fısıldayıp hedef tutmaya çalıştı ama adamlar, hızla kendilerini asansöre atıp kadınları arkadan tutarak içeri aldılar. Kadınların son çığlığı, silah seslerine karışmıştı. Devrim, hemen Eraser'e:
"Asansör!" diye bağırdı. Eraser, hemen yönünü asansöre çevirdi. O sırada demin roket tutan adam, hızla merdivene doğru koştu ama Devrim'in silahından çıkan mermi, onun bacağına saplanınca tökezleyip çıktığı basamakları acıyla geri indi.
"Sen bana lazımsın lan!" diye bağıran Devrim, karşıdan açılan ateşe karşılık verip birini daha indirdi.
Silahını asansöre doğrultmuş, parmağı tetikte bir şekilde beklerken kapının açılması ve kadınların arkasına sığınıp ona ateş açan adamlarla yüzgöz olması, onun azıcık paniklemesine neden oldu. Adamlardan üst üste gelen mermilerden kurtulmak için bir kolonun arkasına sığınan Eraser, merdivenleri kolaçan ederken yeşil libaslı adamlardan biri, hemen sıyrılıp basın toplantısının yapıldığı salona doğru koştu.
Salon kapısında durup içeriye bakar bakmaz, içerdeki iki adamın açtığı ateşle neye uğradığını şaşıran adam, hemen kendini korumaya aldı. Açıkta olduğunu biliyordu. Arkadaşlarının çatışmasını birkaç saniye izledi ve içerden kesilen silah sesleriyle hemen yerinden çıktı ama çıkar çıkmaz, Ferhat'ın onun alnına dayadığı silahla irkildi. Gülümseyen Ferhat,
"Hayırdır birader, birine mi bakmıştın?" diye sordu ve adamın kafasına silahla vurup onu bayıltarak etkisiz hale getirdi. Yandaki adamlara dönerek:
"Siz burada kalın!" talimatını verdikten sonra silahın sapını sıkıca tutarak adımlarını temkinli bir şekilde attı. İlerde, asansörden ateş edildiğini görüyordu. Ama asansörde kadınların da olduğunu göremiyordu. Yaklaştıkça, kadınları da fark etti Ferhat; sakin bir şekilde sırtını duvara verip yandan yavaşça adımını attı ve bir gözü Eraser'in üzerinde, diğer gözü adamlarda yürüdü, geldi ve asansörün dibinde durdu. Kadınların arkasındaki iki adamdan, solda olanın mermisi bitince şarjörü değişmek istedi. Ferhat, bunu fırsat bilip önündeki kadının elinden tuttuğu gibi çekti ve silahını ateşledi. Adamı kafasından vurup diğer adamın ateşinden kıl payı kurtuldu ve kadını da kurtardı. Panikleyen diğeri, kendini iyice önündeki kadına yaslarken kadın, içgüdüsel olarak adamın karnına dirseğiyle vurdu ve adamın dengesini bozdu. Ferhat da hemen harekete geçip tetiğe asıldı. Adamı göğsünden vurup kadını çekerek ondan kurtardı. Adam can havliyle parmağındaki yüzüğün üstüne dokundu. Duyulan çıt sesi, Ferhat'ın:
"Bomba!" diye bağırmasını sağladı; kadınları tutup çekerek koşmaya başlayan Ferhat, kolonun dibine yatan Eraser'i göz ucuyla görebildi ve patlayan bombanın şiddetiyle, kadınlarla birlikte duvara çarparak öteye uçtu.
Üstten gelen toz ve duman eşliğinde patlama sesi, alevler ve ateş parçalarıyla alt kattakiler, büyük bir gürültüyle kendilerini yere attılar. Her yeri kaplayan toz duman, bağırış ve çağırış seslerini de sarmış; silah seslerine set çeken bu gürültü, kısa bir çınlama sesini de beraberinde getirmiş ve hakeza sessizlik de az buçuk teşrif etmişti.
Arzu sımsıkı yere yatmıştı; kulakları çınlıyor, üstü başı toz içinde kalmıştı ve Ferhat'ın ona verdiği dosya, kollarının arasındaydı. Bir ayak geldi ve önünde durdu. Zaten serseme dönmüştü, gelenin Ferhat olduğunu sandı ve başını kaldırıp baktı. Demin Ferhat'ın bayılttığı adamdı bu; namluyu Arzu'ya doğrultup tetiğe bastığında, kadının daha soluğu çıkmadan kafatasına saplanan mermiyle soluğu kesildi. Dosyayı alan adam, diğer adamların daha toparlanmalarına izin vermeden ateş etti ve o iki adamı da vurdu. Hızla arkadaki pencereye koşan adam, bu kargaşayı fırsat bilerek camı açtı ve son defa arkasına dönüp baktı. Arzu'nun cansız bedenine, adamların cesetlerine bir bakış atıp camdan kendini dışarı sarkıttı. Duvara tutunarak alt balkona atladı. Balkondayken, elini kulağına götürüp:
"Aşağıdayım!" diye bilgi geçti.
Başını kaldıran Ferhat, yanındaki kadınlardan birinin kafatasından gelen kanları görünce hemen şahdamarını kontrol etti. Ölmüş olduğunu anlayınca hayıflı bir şekilde başını salladı. Diğer kadının inleyerek yerinde doğrulduğunu görünce ayaklandı, sendelese de duvara tutunarak yerinde sabit kalmayı başardı. Eraser'in de kendine geldiğini ve toparlanmaya çalıştığını gördüğünde derin bir nefes alarak basın toplantısının geçtiği salon kapısına baktı. Bayılttığı adamın yerde olmadığını görünce ilerledi. Duvara tutunarak adımlarını yavaşça atıyordu.
Yeşil maskelilerden, demin roketi tutan adamla birlikte üç kişi kalmıştı; birden,
"Teslim oluyoruz," diye bir nida duyuldu, Devrim baktı ki iki kişi ellerini kaldırmış ve yerlerinden çıkıyordu. Zar zor toparlanan Devrim, yerde acıyla kıvranan diğerine bakarak adamlarına:
"Şu ikisini indirin! Bu yeter bize!" deyince yerdeki adam, arkadaşlarına baktı. Onlardan biri, parmağındaki yüzüğe meyletti ama Devrim, ondan evvel davranıp tetiğe bastı ve adamı kafasından vurdu. Diğeri korkuyla ellerini kaldırmış bakıyordu ama Devrim'in bir adamı, ona da acımadı ve kafasına mermisini hediye sundu. Devrim, yerde kıvranan adama yaklaşarak:
"Sakın bir yanlışlık yapma!" diye tısladı. Adam kafasını salladı,
"Benim ölümü bile alamayacaksın!" diyerek elini, yüzük olan diğer eline doğru götürdü ama yukarıdan açılan ateşle, parmağında yüzük olan elinden mermi yiyerek acıyla bağırdı. Devrim hızlı davranıp onun üstüne çullandı ve bir elini sımsıkı tuttu. Diğer elindeki parmağından yüzük alındığında adam, öfkeyle Devrim'in yüzüne tükürdü. Devrim, silahın dipçiğiyle kafasına vurdu ve onu bayılttı. Birden duyulan Ferhat'ın feryadıyla saniyeler durdu, dakikalar kurudu ve zamanların iflahı kesildi.
"Hayır, Arzu!"
Arzu'nun kanlı başını kucağına almış, ona sımsıkı sarılmış bir halde acılar içerisinde ağlarken Eraser, onun hemen arkasında durmuş ve mahzun gözlerle ona bakıyordu. Gözlerinden dökülen her damla yaş, Arzu'ya söyleyemediklerini taşıyordu; ona olan aşkını, sevgisini haykırıyordu, sevdasını döküyordu yanaklarından Ferhat ve canından olan Arzu'nun cansız bedenine gözyaşlarıyla aşkını sunuyordu. Belki duyuyordu onu Arzu; hissediyordu onun fısıltılar içerisinde söylediği aşk sözlerini, kulakları işitiyordu belki her ne kadar cansız olsa da şimdi ve belki de Arzu, ona bir yerden bakıp o da aşkını ilan ediyordu. Ağlıyordu Ferhat, her damla gözyaşı içindeki koru harlıyor, alevleri büyütüyor ve dalgalanarak yüreğini çepeçevre saran bir orman yangını misali bedenini kızıl lavlara çalıyordu. Kapıda beliren Devrim, yerdeki adamlarına ve Arzu'ya baktı. Ferhat'ın haykırmasıyla derin bir iç çekti.
"Ölme Arzu!"
Avazı çıktığı kadar ağlıyor, feryadı salonda çınlıyordu. Etrafına bakınan Devrim, dışarı çıkartılan basın mensuplarını izleyerek adımını Ferhat'a doğru attı. Gelip arkasında durdu. Elini yavaşça uzattı ve Ferhat'ın omzuna koydu. Gözyaşlarıyla süslü göz bebekleri, omzundaki elin sahibini bildiği için yaşlarla bezendi.
"Gitti, beni bırakıp gitti!" diye sayıkladı Ferhat, Arzu'nun cansız bedeni ambulansa alınırken. Yanı başında durmuştu Devrim, Eraser de hemen onun yanına oturmuş ve ona teselli olsun diye kolunu sıvazlıyordu. Gözyaşları dinmek bilmiyor, acısı katlandıkça katlanıyordu Ferhat'ın; ona badireler atlatmışlar, onca zaman geçirmişler ama firak, onları burada, bu mekânda bulmuştu. Filistin'deki günleri anımsadı; Arzu'nun cesurluğuna hayran kalmıştı, İntifadaki cesareti, Ferhat'ın gözyaşlarına takıldı, daha beter ağladı, daha beter hıçkırdı. Kolunu sıvazlayan Eraser'in,
"Merak etme kardeşim, intikamını alacağız!" diye fısıldamasını duyamıyor, işitemiyordu başka bir şey kendi hıçkırıklarından başka; ambulans, Arzu'yu ondan alıp giderken yaşlı gözleriyle arkasından bakmakla yetindi, hıçkırıklarıyla onu uğurladı, gözyaşlarıyla uğurlar olsun dedi. Ellerini açarak gözyaşları eşliğinde dilinde biten duayı mırıldandı.
"Ya Rabbi! Sen şahit ol, sen şahit ol, sen şahit ol Ya Rabbi! Ben onu çok sevdim, ben onu hâlâ da seviyorum. Dünyada muradımız olmadı, ahrette olsun Allah'ım! Yaşamakta visalimiz olmadı, ölmede visalimiz olsun Allah'ım! Sen beni ondan ayırma, onu benden ayırma Allah'ım! Bizi tez kavuştur, tez kavuştur bizi Allah'ım!"
Eraser'in nemlenen gözleri, Ferhat'ın yüzüne sürülen ve aminlenen ellerine takıldı. Sanki duasının kabul olduğu, titreyen ellerinin ayasından belli olmuştu. Zira Ferhat'ın gözyaşları, avucunda damlayıp bir halka şeklini almış ve Ferhat yumruğunu sıkınca, etine yapışarak kaybolmuştu.
Kulağındaki telefona,
"Dosya bende komutanım! Geliyorum," diyen yeşil maskeli adamın kullandığı siyah minibüs, seyrek trafikli sokakta hızla ilerlerken peşinde ilerleyen arabadan habersiz bir şekilde akıp gidiyordu. Peşindeki siyah arabanın direksiyonuna hâkim olmaya çalışan Delal, elindeki telefondan Devrim'in numarasını aramakta olan Rojda'ya yandan bir bakış attı ve arka koltukta oturan Kağan'ın bilgisayarıyla uğraşmasını da izledikten sonra gözlerini ilerdeki araca dikerek arayı fazla açmadan yola koyuldu. Yoldaki şeritlere aks olan zihnindeki görüntüler, onun müstehzi bir şekilde tebessüm etmesine neden oldu. Basın toplantısının yapıldığı binaya yaklaştıklarında, bir anda patlayan bombayla araçları da sarsılmış ve son anda durmayı başarmıştı. Kendilerini toparlayıp aracı tekrar hareket ettirdiğinde, binadan yükselen dumanları görmüş ve adeta gazı köklemişti. Binanın balkonunun çaprazında bir yerde durduğunda, balkondan atlayan yeşil maskeli adamı görmüştü. Rojda'yla Kağan'a durmalarını söylemiş, adam onların yanından geçerken elindeki dosya dikkatini çekmişti. Suzana Manuel dosyasını nerde görse tanırdı. Bu yüzden araçta kalmayı seçerek adamı takip etmeyi seçmişti, zira içinden bir ses, adamı takip ederse yerlerini öğrenebilirler diye ona bunu telkin etmişti.
"Devrim Bey'e ulaşılamıyor," diyen Rojda'nın sesiyle, daldığı düşüncelerden sıyrıldı Delal,
"Eraser'i ara!" derken dikiz aynasından Kağan'a baktı. Kağan, hemen harekete geçip telefonunu çıkardı.
Silivri'de eski bir sanayi sitesinin terk edilmiş bir hangarındaydılar; Adem'i bir duvara zincirlemiş bir şekilde ve üstündeki gömleği söküp atmış bir halde bekletiyorlardı. Ağzı yüzü kan revan içinde, saçı başı dağılmış bir halde ve kendinden geçmiş bir şekilde zor bela ayakta duruyordu. Elindeki telefonu cebine katan Azer, yanında iki adamıyla Adem'in karşısında durduğunda,
"Ayıltın şunu!" diyerek talimat verdi. Adamlardan biri, köşedeki su kovasını alıp içindeki suyu Adem'e fırlattı. Yüzüne çarpan suyla sıçrayarak kendisine gelen Adem, önce nerde olduğunu algılamaya çalıştı. Nerde olduğunu anlayınca, ağzına biriken suyu tükürdü.
"Konuşacak mısın? Yoksa beynini söküp istediğim bilgileri alayım mı? Bak istediğim bilgileri alır, yerine başka bilgiler koyarım. Yaparım bunu, uğraştırma beni!"
Nefes nefese bir şekilde,
"Elinden geleni, ardına koyma lan!" diye tıslayınca Azer, hafifçe başını sallayarak ona doğru bir iki adım attı.
"İlla sök parçala, değiştir tak diyorsun yani?"
"Öyle diyorum," diyen Adem, kendisine bir adım daha atıp iyice yakın olan Azer'i affetmedi. Bileklerini sıkan zincirleri sımsıkı tutarak serbest olan ayaklarını kullandı; hızlı bir şekilde zıplayıp her iki bacağıyla Azer'in boğazını kavradı, iyice sıkarken Azer, nasıl olduğunu anlayamadığı bir kıskacın ortasında kıvranmaya başladı. Boğazından hırıltılar yükselirken, adamlarının Adem'e çullanmasını bulanıklaşan gözlerle izledi. Adem sıktıkça sıktı, adamların darbelerini umursamadan sıktı, gelen her darbeyi göğüsleyerek sıktı ve sıktı. Azer, artık yolun sonuna geldiğini anlamıştı; kalan nefesi tükeniyor, gücü kuvveti bitiyor, görüntüsü giderek kayboluyordu. Adamlardan biri, elindeki elektrik şokunu Adem'in ensesine yapıştırınca Adem, aldığı voltajla sarsılarak titredi ve bacakları serbest kaldı. Haliyle o elektrik, Azer'i de öteye savurmuştu. Zaten ıslak olan Adem, Azer'i kavradığı gibi onu da ıslatmış ve verilen elektrik, ikisini de sıçratarak dengelerini yitirmeye sebep olmuştu. İkisi de kendilerinden geçerken gerginlik, elektriğin voltajıyla dağılıp gitmişti.
Şile...
Astsubay Remzi Çelik gelmiş, Atıf'ın karşısında dimdik durmuştu. Önce tekmilini verdi.
"Astsubay Remzi Çelik! Emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!"
"Rahat!" diyerek yerinde doğrulan Atıf, topuk selamıyla rahata geçen Astsubay'a bakarak:
"Liste sende mi?" diye sordu.
"Bende, komutanım!" diyerek ona yaklaştı. Elindeki flaş belleği Atıf'a verdikten sonra geri çekildi.
"Baktın mı?"
"Emrettiğiniz gibi... Bakmadım komutanım!"
Başını sallayan Atıf, elindeki flaş belleği evirip çevirdikten sonra:
"Tahar ne oldu?" diye sorunca Astsubay, ince bir tebessümle:
"Tarih oldu," der demez Atıf, memnun bir ifadeyle gülümsedi ve başını salladı. İçeri giren Ekrem ve Atilla, Astsubay ve Atıf'ın konuştuklarını görünce durakladılar. Zaten Atilla, bu Astsubay'dan pek haz etmiyordu. Onu görünce daha bir morali bozuldu. Ama Atıf,
"Gelin beyler!" deyince ikisi de mecburen yaklaştı.
"Oturun!" diyerek yer gösteren Atıf,
"Ben müsaademi isteyeyim komutanım!" diyen Astsubay'a bakıp:
"Pekâlâ Astsubay! Çocuklara selam söyle!" deyince Astsubay, topuk selamı vererek:
"Başüstüne komutanım!" dedikten sonra gerisin geri kapıya ilerledi, kapıya varınca da tekrar topuk selamı verip salondan ayrıldı.
"Liste..." diyerek lafa giren Atıf, elindeki flaş belleği sallayarak:
"...burada!" diye lafını bitirdi ve flaş belleği Ekrem'e uzattı. Ekrem flaş belleği alırken:
"Anlaşıldı efendim!" dedi. Atıf başını sallayıp sırtını koltuğa yaslarken Ekrem ve Atilla, birbirlerine bakarak sanki gözleriyle konuşup anlaşıyorlardı.
Silivri...
Gece epey bir ilerlemiş, saatin artık kaç olduğu muamma bir hal almıştı. Gecenin ayazı çökmüştü yeryüzüne ve tatlı bir serinlik kaplamıştı her yeri; ilkbaharın cilvelerinin bitmek tükenmez hali, bu gece de kendisini belli etmişti.
Siyah minibüs, hangarın önünde durduğunda Delal'ın kullandığı araba, bir köşede durdu ve Delal, farları kapatıp adamın onu görmemesi için beklemeye geçti. Adam, kafasındaki maskeyi çıkarmış bir şekilde elinde dosyayla hangarın kapısının önünde durdu. Verilen şifreli vuruşu tıngırdadı. Üç defa üst üste, iki defa beklemeyle ve bir defa da okşarcasına kapıyı vurunca kapı açıldı. Arkadaşı onu içeri alırken etrafı şöyle bir kolaçan etti ve görünürde kimseyi göremeyince kapıyı tekrar kapattı.
"Yola çıkmışlar mı?" diye soran Delal, Kağan'ın:
"Evet çıkmışlardı," demesiyle:
"Geç kalmasalar bari!" diye fısıldayan Rojda'ya baktı. Kağan araya girdi.
"Benim bir planım var aslında!"
"Nedir?" diye soran Delal'e planını anlatırken ablasının bakışlarına takılıyor ve arada bir gülümseyerek planını detaylandırıyordu Kağan.
Adem'i çözmüşlerdi; bir sandalyeye oturtup bu sefer de iplerle bağlamışlar, elleri ve ayaklarını sağlama almışlardı. Yanına bir tabure çekip üstüne bir alet çantası koymuşlardı. Kendinde değildi Adem, bilinci daha yerine gelmemiş, boynu öne düşmüş bir şekilde sadece nefes alıyordu.
Sağ taraftaki sandalyeye oturan Azer, adamının getirdiği dosyayı inceliyordu. Suzana Manuel dosyasındaki bilgiler, Ferhat'ın ifşa ettiği bilgilerle aynıydı; kelimesi kelimesine, harfi harfine eksiksiz dillendirmişti Ferhat. Azer derin bir nefes alırken adamı,
"Dosya zaten ifşa oldu, artık bir önemi yoktur efendim!" deyince başını kaldırıp ona baktı.
"O görüntüler, bir şekilde yalanlanır. Dosya bizde olsun da..."
Adamı bir şey demezken başka bir adamı,
"Efendim! Her şey hazır!" diyerek karşısında durunca Azer, ayağa kalkarak dosyayı, ona getiren adamına geri verdi.
"Buna sahip çık!"
"Emredersiniz efendim!" diyen adamı dosyayı alırken Azer, sandalyeye bağlanmış Adem'e doğru ilerledi.
"Uyandırın şunu!" diye tıslayarak sandalyeye oturan Azer, Adem'in kafasından aşağıya boca edilen bir kova suya gülerek bakıyordu. İrkilen sıçrayan ve kendine gelen Adem, ağzına dolan suyu yere tükürüp derin nefesler almaya çalıştı.
"Sana gusül aldırttık, değerini bil!" diyen Azer, nefesini kontrol altına almaya çalışarak:
"Eyvallah!" diye fısıldayan Adem'e bakıp başını salladı.
"Anlat bakalım! Kimsin sen? Kimin için çalışıyorsun?"
Zor bela bir şekilde lafa girdi Adem.
"Türküm ben, Türkiye için çalışıyorum."
"İstihbaratçısın yani?"
"Değilim."
"Polis, jandarma?"
"Değilim."
"Nesin sen?"
"Sadece Türküm ve Müslüman'ım!"
Gülümsedi Azer, ellerini göğsünde bağlayarak sırtını sandalyeye dayadı.
"Bak kafanı karpuz gibi yarıp beynini elime alacağım, beynini konuşturacağım senin! Uğraştırma beni! Ölür kalırsın, sana yazık olur!"
"Ne öğrenmek istiyorsun lan? Söyledim işte!"
"O mekân kimindi?"
"Hangi mekân?"
"Zaman mı kazanmaya çalışıyorsun lan sen?"
Cevap vermedi Adem. Başını sallayan Azer,
"Anlaşıldı! Beyninle pinpon topu gibi oynamadan bu iş bitmeyecek, belli!" dedikten sonra adamına dönerek:
"Başlayın!" dedi.
"Tamam dur!" diye sayıklayan Adem, derin bir nefes alarak Azer'in yüzünü inceledi.
Duran beyaz minibüsten inen adamlar, etrafı güvenliğe alırken Delal ve Kağan, Devrim'in karşısında durdular.
"Bir sorunumuz daha var," diyen Delal, Devrim'in:
"Nedir sorun?" diye sormasıyla:
"Adem ellerinde!" deyince Devrim irkildi. Eraser de şaşırarak Devrim'e bakarken Kağan,
"Ve eğer yetişemezsek, Adem'in kafatasını yarıp beynini çıkaracaklar," der demez Devrim, arkadaki araçta oturan Ferhat'ın nemli bakışları arasında:
"Başlıyoruz!" dedi. Herkes teyakkuza geçti; silahlar kuşandı, çelik yeleklerin ipleri sıklaştırıldı ve parmaklar tetikle öpüşerek cenge adımlar atıldı. Ferhat'ın yaşlı gözleri arasında harekât başlamıştı.
"Ben Bafralı Adem!" diye durgun bir sesle lafa girdi Adem, Azer'in bakışları onun üstündeyken. Devam etti.
"Samsun'un Bafra ilçesinde dünyaya geldim. Türküm, Müslüman'ım ve vatanım için savaşıyorum."
Gülümsedi Azer,
"Lan kime güveniyorsun da bizi böyle oyalıyorsun sen?" diye tıslayarak yerinde doğruldu. Bakışlarında derin bir teslimiyet beliren Adem,
"Allah'a..." deyince Azer irkildi. Gözleri büyüyerek çenesi titrerken yumruklarını sıktı.
"Açın şunun kafasını!"
Ademlerin olduğu hangarın çaprazındaki hangarda bekleyen Azer'in diğer adamları, duydukları ayak sesleriyle neye uğradıklarını şaşırdılar. İçlerinden biri, neler olduğunu görmek için hangardan çıkınca ifşa oldular. Devrim'in açtığı ateşle kafasından vurulan adam, Devrim'in silahının susturucuyla örttüğü sessizliği dağıtmak için düşerken kendi silahının tetiğine bastı.
Duyulan silah sesiyle Adem, elinde neşterle yaklaşan adamı alt etmek için var gücüyle kendisini geriye çekti ve sandalyeyle devrilirken adamın avret yerine tekmeyi geçirdi. Adamın elinden düşen neşterin hemen yanında olması, Adem için bulunmaz bir nimetti; panikleyen adamların öteye beriye savrulmasını fırsat bilerek kendini neşterin üstüne çekip neşteri aldı ve yanlamasına dönerek bir köşeye çekildi.
Adamından dosyayı aldığı gibi arka kapıya doğru koşan Azer, adamlarını geride bırakıp onların savaşmasını fırsat bilerek arka kapıdan dışarı çıkmayı tasarlıyordu. Ama Adem'in gözleri onun üstündeydi. Neşterle elindeki ipleri çözmeye çalışan Adem, yanına seken mermiyle kendine geldi. Adamlar ona ateş ediyor, onu vurmaya çalışıyordu. Kendini iyice korumaya alan Adem, elindeki iplerden kurtulmayı başarınca hemen ayaklarını çözmeye başladı. Ayaklarındaki ipler de çözülünce, olduğu koridorun sonundaki camsız pencereye doğru koştu. Adamlar her ne kadar arkasından ateş açtıysa da muvaffak olamadılar ve Adem, hiç düşünmeden kendini camsız pencereden dışarı fırlattı.
Yere düşüp taklalar atan Adem, Azer'in kullandığı arabadan son anda kurtuldu ve yana çekilip ayağa fırladı. Aracın peşinden koşsa da yetişemedi ve açık alana çıkınca ve bir de üstüne mermiler yağınca, kendini geri çekmek zorunda kaldı. Silahsızdı, etrafına bakınarak nefesini kontrol altına almaya çalıştı.
Azer'in kullandığı aracın gelip onun yanından geçmesiyle Ferhat, hemen minibüsten inip Delal'lerin arabasına koştu. Araca binip kapıyı çektiğinde, aracın üstündeki kontağa acımsı bir tebessümle baktı ve kontağı çevirdi. Gazı kökleyerek Azer'in peşine takıldı.
Köşeye iyice yapışmıştı Adem, yaklaşan adamın gölgesini görebiliyordu. Sokak lambaları yandığı için, nefesini sıkı tutup adamın iyice yaklaşmasını bekledi. Adam yaklaşınca da hızla atılıp adamın elindeki silahın namlusunu ileriye doğrulttu. Adam her ne kadar tetiğe bassa da nafileydi, kurşunlar yabana gidiyordu. Üst üste kafa darbeleri indiren Adem, adamın dengesinin iyice bozulduğunu görünce boynunu tutup çevirdi ve adam, nefessiz kalarak yere yığıldı. Silahı alan Adem, adamın cebinden şarjörlerini alıp ayaklandı. Derin bir nefes alarak öfkeyle adımlarını attı.
Köşeden beliren Adem, Devrim'leri iyice sıkıştıran gruba yöneldi. Tetiğe asıldı. Fırlayan her mermi, kendisine bir yer ediniyor; mermiye göğüs geren her adam, canından olup yere düşüyordu. Demin olduğu hangardaki adamlar da çıkmış, Adem'in mermilerinden nasiplerini alıyordu. Devrim'ler de atağa geçmiş, mermiler dört bir yanda vızıldıyor ve adamların sayısı, git gide eksiliyordu. El bombasına sarılan yeşil maskeli bir adam, bombanın pimini çekip tam fırlatacaktı ki Adem'in mermisine yem oldu ve elindeki bomba, hemen yanına düştü. Etrafındaki beş kişi, kendilerini yerlere atsa da bomba patlayınca hepsi öteye beriye savruldu. Durulan silah sesleri, tekrar duyulmaya başladı. Bu sefer seyrek bir şekilde mermiler atılıyor, adamlarının sayısının azaldığı anlaşılıyordu.
Ferhat'ın kullandığı aracın onu takipte olduğunu gören Azer, her ne kadar kimin kullandığını bilmese de kullanan kişinin Adem olduğunu varsayarak:
"Gel bakalım Adem Efendi, gel!" diye fısıldadı ve gazı kökledi.
Yan koltuğa bıraktığı silaha yandan bir bakış atan Ferhat, burnundan öfkeyle derin bir soluk alarak gaza iyice yüklendi. Aradaki mesafeyi kapatmaya başlamıştı.
Tenha ve ıssız bir alana geldiği için, ayağını gazdan çekerek hızını düşürmeye başladı Azer; maksadı arkadaki aracın yaklaşması ve onu bir yerde durdurup mat etmesiydi. Giderek hızını düşürdü ve bir noktada durdu. Arkadaki araç da geldi ve arkasında durdu. Ferhat, yandaki silahı kavrayıp kapıyı açtı. Azer de inerken Ferhat'ı görünce şaşırdı.
"Sen de kimsin?" diye soran Azer,
"Arzu'sunu öldürdüğünüz Ferhat'ım!" diyen Ferhat'a tebessüm ederek:
"Seni mi gönderdi Adem?" diye sordu.
"Arzu'nun kanını, senin ellerinden söküp atmaya geldim. Ben geldim, kimse göndermedi."
Silahını doğrultan Ferhat, Azer'in tebessüm ederek:
"Silahsız birine silah mı doğrultacaksın?" diye sormasıyla:
"Arzu da silahsızdı," diyerek hiç düşünmeden tetiğe bastı. Azer, bunu Ferhat'tan beklemediği için irkildi. Hızla silahına sarıldı ama daha belinden sıyıramadan Ferhat, tekrar tetiğe bastı, aynı yere saplanan mermiyle dengesi sarsıldı. Bu sefer tam da hedefine odaklandı Ferhat ve tetiği çekti. Mermi, Azer'in alnına saplanırken bedeni, boş bir çuval gibi yere yığıldı. Elindeki silah yana düştü. Etrafına bakındı Ferhat, Azer'in indiği arabaya doğru yürüdü. Arabayı kolaçan ederken göz ucuyla Azer öldü mü diye kontrol etti, ölmüştü. Arabanın yanında durunca, yan koltuktaki dosya çarptı gözlerine; hemen kapıyı açıp dosyayı aldı.
"Ferhat da yok!" diyen Kağan, Delal'in:
"Benim arabayla gitmiş," demesiyle Devrim, adamlarına dönerek:
"Araç bin!" diye bağırdı. Karşıdan gelmekte olan Eraser,
"Adem de yok!" deyince Devrim, derin bir nefes alarak etrafına bakındı.
Öndeki arabaya yaklaşmak istiyor ama havası sönük lastikle araba anca ilerliyordu. Direksiyona hâkim olmaya çalışan Adem, yalpalanan aracı zor bela yürütüyordu. Tam Devrim'lerin yanına gidecekti ki, hızla yanından geçen arabanın içindeki yeşil maskeli adamı görünce hemen diğer arabaya koşmuş, onun peşine takılmıştı. Aracın sarsılmasıyla ve yalpalamasıyla kendine geldi Adem; lastikteki hava bitmiş, janta oturmuştu araba ve Adem, zor bela direksiyona adapte olarak anca durabildi. Öndeki araç da git gide uzaklaşıyordu.
Ferhat, dosyadakileri inceleyip aracın kaputuna oturmuştu. Gözlerinden yaşlar akıyor, yanaklarında barınamayıp yerlere damlıyordu. İsrail'in vahşetini, zalimliğini belgeleyen ne kadar bilgi varsa da Ferhat, bir türlü Arzu'nun yokluğuna alışamadığı için gözyaşları dinmiyor, dinmek bilmiyordu. Arzu'lu hayallere gitti; onun her sözünü anımsadı, tebessümünü, kıkırdamasını, gizliden gizliye Ferhat'ı süzmesini, utangaç tavırlarını anımsıyordu, anımsadıkça ağlıyor, ağladıkça gözyaşlarıyla tekrar anımsıyordu. Birden duyduğu silah sesi ve sırtında hissettiği derin bir yanmayla neye uğradığını şaşırdı; bir silah sesi daha duyuldu ve sırtındaki derin yanmanın şiddeti arttı ve bir silah sesi daha, bir silah sesi daha... Elindeki dosya, vücudunda kesilen takatle tutunamadı, tutunacak yer bulamadı ve süzülüp yere düştü. Bir silah sesi daha duyulunca Ferhat'ın gözlerindeki perdeler kalktı; karşı yolda bir siluet belirdi, üstünde bembeyaz libaslar olan bir figür hasıl oldu ve Ferhat, canı ne kadar acısa, yansa da yüzünde mesut bir tebessümle o yöne baktı. En sıcak, saf ve duru haliyle gülümsüyordu ona Arzu; gözlerinde huzurlu bir ifade vardı ve sanki ona gel der gibi bakıyordu. Bedenindeki kuvvetin çekilmesiyle, kaputun üstünde duramayan cüssesi yere düştü; yanı üstüne yere seriliverdi. Ağzından kanlar akarken gözleri, huzur içerisinde Arzu'nun olduğu yere kilitlenmişti. Gözleri açık kaldı Ferhat'ın; son anda kulaklarına bir nida yankılanmıştı, gerisi kopmuştu. Gözleri açık bir şekilde canını teslim eden Ferhat, Arzu'suna kavuşmanın huzuruyla son nefesinde bile tebessüm etmişti. Tebessümü yüzünde asılı kalmış, silinmeden yerinde mıh gibi çakılı kalmıştı.
Adamı vuran Adem, Ferhat'ın başına koştuğunda resmen beyninden vurulmuşa döndü; Delal ve Devrim'ler de gelmişti, elindeki dosyaya bakan Devrim, yutkunarak:
"Her şey bu dosyanın yüzünden!" diye fısıldarken kimse onu duyamamış, Ferhat'ın cansız bedeninin başında dikilmişlerdi.
Gün doğdu mezarlığın üstüne; Türk bayrağına sarılmış, ay yıldızlı bayrakla süslenmiş iki tabut, cemaatin omzunda taşınırken öndeki imamın ağır aksak adımları; siyah gözlüklerini çekmiş, kara libaslara bürünmüş ve yas ahvaline ayak uyduran cemaatin mahzun bakışları arasında atılıyor, önceden yan yana hazırlanan mezarlara doğru ilerliyorlardı. Bir tabutun önünde Ferhat'ın fotoğrafı, diğerinde Arzu'nun fotoğrafı vardı; birinde, Baş Komiser Ferhat Hizanlı yazarken diğerinde de Arzu Oktaylar ismi yazılıydı. Tabutlar, hafif yüksekçe bir yere bırakıldı; kapakları açıldı, beyaz kefenlere sarılı bedenler çıkarıldı ve kabre konuldu. Adem aldı ilk küreği; Ferhat'ın mezarına toprağı dökerken Delal de Arzu'nun kabrine toprak atıyordu. Birkaç kürek atıştan sonra yer değiştiler. Bu sefer de Adem, Arzu'nun kabrine toprak atıyordu; Delal de Ferhat'ın kabrine toprak atıyordu.
Sırayla topraklarını attılar kabirlere; mezar taşları dikildi, isimler kazındı paslanmamış bir çiviyle ve cemaat, imamın okuduğu Yasin-i Şerif'e kulak kesildi. Her ayet, ab-ı hayat misali kabirlere damladı; imamın her okuduğu harf, hareke veya satır, görünmez ellerle onları sarıp sarmaladı.
"Fesubhanellezi biyedihi melekutü külli şey'in ve ileyhi türceun! (Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ın şanı yücedir. Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz. -Yasin 83. Ayet-)" diye surenin son ayetini okuyan imam,
"El- Fatiha!" diyerek cemaati, ölüler için Fatiha okumaya davet etti. Derin bir sessizlik ve ıssızlık sardı mezarlığı; fısıltılar eşliğinde Fatihalar okundu, amin denilerek eller yüzlere sürüldü ve mahzun gözler, toprağı taze kabirlere çevrildi.
"Başınız sağ olsun!"
"Vatan sağ olsun!"
Temenniler, mezarlığın içinde buruk bir nidayla çınlarken cemaat, birer ikişer çıkışa doğru yürüyordu; güneş, daha doğalı iki yahut üç saat olmamıştı ama yine de sıcak bir hava baş göstermişti. Yaza merhaba diyen mevsimin bir cilvesiydi.
Adem ve Devrim, mezarların başında yan yana tek başına kalmışlardı; ikisi de sessiz, ikisi de suskundu. Gözleri mezarların üstünde, içlerinde feryatlar figanlar kopsa da yüzlerinde ifadesiz bir ahval ve suskun bir durgunluk hâkimdi. Bir ara yandan bir bakış yolladı Devrim, Adem de bunu göğüsledi. Birkaç saniye bakıştılar. Sonra tekrar bakışlar, aynı kabirlere döndü. Sessizlik devam etti.
Duyulan araba sesleri, sessizliği dağıtmıştı; Devrim arkasına dönüp baktığında, mezarlığın kapısında beliren üç siyah arabayı gördü ve hemen onlara doğru yürüdü. Adem yerinde kaldı, kapı tarafına dönerek yerinde sabit durdu. Araçtan inen Asaf'ı ve yanında iki adamı görünce hafif bir tebessüm etse de ölüye saygısızlık olmasın diye ciddiyeti elden bırakmadı ve tekrar yönünü mezarlara çevirdi. Asaf, Devrim'in elini sıkıp başsağlığı dilerken Adem, gözlerini mezar taşına dikmiş öylece bekliyordu.
"Başımız sağ olsun Bafralı!" diyen Asaf, Adem'in yanında durup Fatiha okumak için ellerini kaldırdı. Adem ona yandan bir bakış yollayıp onun Fatiha'sını bitirmesini bekledi. Ellerini yüzüne sürüp amin diyen Asaf, Adem'in sessizliğini hayra yormasa da onun yüzüne baktı.
"Sessiz kalmak çözüm değil, söyleyecek sözün olsun!"
"Söyleyecek söz kalmadı, çözüm de yok!" diyen Adem, onun yüzüne bakarak:
"Bunun olacağı belliydi. İsrail denen terör devletini ifşa edip yok etme hayali, adı üstünde hayalde kaldı. Bir adım atılmıyor, bir laf edilmiyor ve sadece ifşa etmeye çalışıyoruz. Herkesin bildiğini, dünyanın bildiğini bildiğimiz halde, ifşa edelim diye tutturuyoruz ve olmuyor. Biz ifşa için ayaklanıyoruz, onlar hücum ediyorlar. Artık ifşa yok, imha zamanı!" deyince Asaf, derin bir nefes alarak:
"İşte, bu o kadar kolay değil! İsrail'in arkasında kimler var, biliyor musun sen?" der demez Adem, hafif sert çıkan sesiyle:
"İsrail'in arkasında hiç kimse yok; aksine, İsrail herkesin ve her şeyin arkasında! Bunu artık anlayın!" diye çıkıştı. Sonra duruldu.
"Bir avuç teröristten başka bir şey değiller."
"Adem Bafralı! Biliyorum, onlar bir avuç terörist; bizler dağınık bir ümmet işte! Eğer bir olursak, birlikte hareket edersek, onları tükürüğümüzde boğarız, biliyorum. Ama ümmet birliği yok, ümmet bir değil, beraber değil! Ondan bu bir avuç terörist, böyle pervasızca hareket ediyor."
"Bana müsaade verin, başlarını koparayım da başsız tavuk gibi dolanıp dursunlar, müsaade edin!"
"Her şeyin bir zamanı var; olacak olan olur, zamanı gelmeyen olmaz, zamansız öten horozun akıbeti belli!"
Adem burnundan solurken Asaf, ellerini ceplerine yerleştirerek:
"Elinizdeki Yeşil Mühür militanını konuşturun! Başsız kaldıysa, konuşması tez olur," dedikten sonra Adem'e baktı ve başka da bir şey demeden mezarlığın kapısına doğru yürüdü.
Bir müddet yerinde kalan Adem, tekrar bir Fatiha okuyup elini yüzüne sürdü ve ellerini ceplerine yerleştirip o da çıkışa doğru ilerledi. Güneş birkaç milim daha yükselmiş ve Ferhat ile Arzu'nun mezarlarına kendi ısısını empoze ediyordu. Ne hikmettir ki, ikisinin mezar taşları birbirine dönük ve tam karşı karşıyaydı.
✓BÖLÜM SONU✓