KONSEY

By Mehmet-Yildiz-63

11.8K 2.7K 6.1K

Türk'ün 'Devlet-i Ebed Müddet' fikri, evvelde var olduğu gibi ahirde de var ve payidar olacaktır. Bozkurt tör... More

(Birinci Bölüm)
(İkinci Bölüm)
(Üçüncü Bölüm)
(Dördüncü Bölüm)
(Beşinci Bölüm)
(Altıncı Bölüm)
(Yedinci Bölüm)
(Sekizinci Bölüm)
(Dokuzuncu Bölüm)
(Onuncu Bölüm)
©11. BÖLÜM®
©12. BÖLÜM®
©13. BÖLÜM®
▶▶14. BÖLÜM◀◀
××15. BÖLÜM××
→16. BÖLÜM←
▶17. BÖLÜM◀
^-^18. BÖLÜM^-^
《KARAKTERLER》
《19. BÖLÜM》
《20. Bölüm》
"Adil Sarıyer" Siparişi
kaostan sonra
'Her gün dirhem dirhem ölüyorum'
Herkesin fikri ayrı, zikri ayrı
TANITIM VİDEOSU DESEM?
-Allah'ın dediği olacak-
/Asım'ın Nesline Gebe\
Benden Sana Rabîa 🆕
Dostum Benim 🆕
Gülüşün Diyorum, Pır Fena 🆕
Kıssadan Hisse 🆕
Uzun İnce Bir Yoldayım 🆕
Sulh'un Adağı Kabul Olsun 🆕
33.Bölüm " Sezon Finali"
[Yeni Türkiye'ye Doğru]
[Menderes'in Evlatları]
[Cansız Bir Canlı]
|İntikama Susamış|
[Çatışmanın Ortasında]
"Yıllar Sonra"
"Ülkenin Sulh ve Selameti İçin..."
Sevap İşlemek Lazım
'Her Yeni Eskir'
"Bizden Değildir"
'Şansımız Yaver Gitmedi'
'Kader Katyuşa Kader...'
KIZINI ONDAN AYIRIN
'Allah Bizim Vekilimizdir'
*Asım Çavdarlı Vazgeçilmezdir*
"Babalar Babalara Geldi"
-İşte Bu Olacak-
"Oyun Bozup Oyun Kurmanın Zamanı Geldi"
Asım'a Karşılık En Büyük Sırrınız
< Her Son Yeni Bir Başlangıçtır >
{Çemberimde Gül Oya}
Seçimden Sonra
Çatışma Üstüne Çatışma
Restine Rest
Vicdanınla Baş Başasın
Fetih Yakındır
Karga Avına Çıkan Kaplan
Sulh'ta Hayır Vardır
Onu Öldür Hayatını Yaşa
Türk İslam Mücahitleri Adına
Kuralına Göre Bir Oyun
İhanet Resimleri
66. Bölüm 👉 Sezon Finali 👈
Duyuru & Fragman
3. Sezonun Tanıtımı
YENİDÜNYA DÜZENİ
ÇİLEKEŞ
SÖZ
MEVZU VATAN OLUNCA
AŞKA SIKILAN KURŞUNLAR
PANZEHİRİM SEN OL
ASIM'LAR BİTMEZ
BAŞBUĞLARIN HÜKMÜ
AYRILIK KÖTÜ AYRILIK
AH BU ÇIKMAZLAR
PEÇELİ OLARAK
SADECE SURİYE
KİRLİ İŞLER YUMAĞI
FIRTINA KOPMAK ÜZERE
KIRIK BİR EFSANE
YARIN BAYRAM
KURBAN'DA KURBAN OLANLAR
MÜZİSYEN AVLAMAYA
LAV STORİ
TİM SUR'DA
ASIM İÇİN
TANRILARA ADAK
-GERMENCE OPERASYONU-
VE GERÇEKLER
İNGİLİZ OYUNU
TİK TAK TİK TAK
ASIM'LARIN MAHARETİ
YENİGÜN
EVET DE
HER DAİM
TEMİZLİK İMANDANDIR
KİM KİME DUM DUMA
AT İZİ İT İZİ
ALİCENGİZ OYUNU
^-^ 100. BÖLÜM ^-^ ~ÖZEL~
101. Bölüm 👉Sezon Finali👈
KONSEY 4 yaşında... (kolaj bölüm)
4. Sezon Tanıtım
Yeni Karakterler
102. Bölüm: "Yine Yeni Yeniden"
103. Bölüm: "Bir Baba Meselesi"
104. Bölüm: "Sudan Sebepler"
105. Bölüm: "DEM'ini Tutmuş Bir Asım"
106. Bölüm: "Devrim Yazsın"
107. Bölüm: "Allah Rahmet Eylesin"
108. Bölüm: "Aşkımızın Özeti"
109. Bölüm: "Asım'ın Nesline Zeval"
110. Bölüm: "Her Nefeste Özledim"
111. Bölüm: "Cellat'ın Künyesi"
112. Bölüm: "Bafralı Adem"
113. Bölüm: "Kırmızı Çizgimiz"
114. Bölüm: "Sıra Hatem'de"
115. Bölüm: "Asla"
116. Bölüm: "Öyle Görev Yok"
117. Bölüm: "Aynı Karede"
118. Bölüm: "Şekil Şimal"
119. Bölüm: "Protokoller"
120. Bölüm: "Düğümün Odak Noktası"
121. Bölüm: "Asım Kokuyorsun"
122. Bölüm: "Ölüme Fısıldayanlar"
124. Bölüm: "Öl(ü)me Arzu"
125. Bölüm: "Ademler Ölür"
126. Bölüm: "Bir Ateşböceği"
127. Bölüm: "Bir Avuç İnsan"
128. Bölüm: "Oyuna Oyun"
129. Bölüm: "Temmuz Yakın"
130. Bölüm: "Çıkar Koalisyonu"
131. Bölüm: "Gerçek Bir Şaka"
132. Bölüm: "Sen Hatem Değilsin"
133. Bölüm: "İade-i Ziyaret"
134. Bölüm: "Güneşin Kaynağı"
135. Bölüm: "Gömmetaş Cehennemi"
136. Bölüm: "Akıbet Muttakiler İçindir"
137. Bölüm: "İnna Fetehna"
138. Bölüm: "Dağ Gülüm Gitme"
139. Bölüm: "Vicdan Ateşi"
140. Bölüm: "Timin Görevi Bitmez"
141. Bölüm: "Son Rötuş"
🔎15 Temmuz Özel Bölüm🔍

123. Bölüm: "Yeşil Mühür"

40 5 39
By Mehmet-Yildiz-63

Bölüm şarkısı: "Selda Bağcan Katip Arzuhalim"

LÜTFEN KİTABIMIZI KENDİ SAYFALARINIZDA VE ARKADAŞLARINIZA TAVSİYE EDİN Kİ BÜYÜYELİM, YAZILANLAR BOŞA GİTMESİN. EMEKLER KUTSALDIR, UNUTMAYIN!!

***

Adalardaki Operasyon Merkezi'nde toplantı başlamıştı; vaktin akşamüstü olması, havada hafif bir yelin gezmesi, ilkbahar cilvesinin bir tezahürüydü. Masanın üstüne bırakılmış kara kutuya bakıyordu herkes; Çetin ve Çınar da gelmiş, Hatem'in başına bir sivil bırakılmıştı. Devrim, masanın en başında oturmuş ve Kağan'ın konuyu açmasını bekliyordu. Kağan da Devrim'den bir işaret beklerken sabırsız dakikalar akıyor, vaktin akşama doğru temayülü hızlanıyordu. Kağan, Devrim'den işareti alınca lafa girip kutuda bir şey bulamadığını, helikopterin malum özelliklerini anlattıktan sonra kutunun yüzeyindeki amblemden bahsetti. Devrim, bir kâğıda çizilen ambleme bakınca başını salladı.

"Aslında onlar olduğunu tahmin etmiştim. Emin olmak istedim," diyen Devrim, Kağan yerine oturunca lafa girmiş ve masadakilerin aklına soru işaretleri düşürmüştü, Delal hariç. O da bu mührün ne anlama geldiğini biliyordu. Devrim, Delal'e dönerek:

"Yaptığın araştırmayı bize anlat!" deyince Delal ayağa kalktı ve karşıki duvara doğrultulmuş yansıtıcının kumandasını masadan alıp düğmeye bastı. Duvarda, deminki amblem belirdi. Delal lafa girdi.

"28 Şubat 1997 yılında toplanan Milli Güvenlik Kurulu bünyesinde konuşlanmış, amacı ve hedefleri gizli ve gizemli olan birkaç askerin oluşturduğu gizli bir oluşumun adıdır Yeşil Mühür. Postmodern Darbe'de etkin rol oynamış, MGK kararlarını kabul ettirmede büyük çaba sarf etmiş ve oluşan kaostan nemalanarak çeşitli gizli görevler yapmış bu oluşum, 2002 yılında değişen hükümetle yer altına çekilmiş, asker üniformasını çıkarmayarak gizemli bir şekilde kaybolmuştur. Türkiye'de hasıl olan çeşitli eylemlerde parmağı olduğu söylense de Yeşil Mühür, asla kendisini tam olarak göstermemiştir. Uzun bir zamandır ortalıkta olmayan bu güruhun dün gece ortaya çıkması, sanırım gizemliliklerine perde çekmiştir. Yeşil Mühür, Ekol'ün hizmetindedir."

Duvardaki yansıtıcıda görüntüler değişti; Hedyetullah Bilen ve Yeşil Mühür denilen birkaç askerin yan yana çizilmiş karikatür resimleri belirdi, Delal görüntüyü değiştirdi ve Hedyetullah Bilen'in beddua okurken çekildiği fotoğrafı duvara aks oldu. Ekledi.

"Geçen yıl, New York'ta bazı olaylar yaşandı. Ufak kargaşalıklar gibi görünse de işin öteki tarafı farklıydı. Eski bir senatör, evinde ölü bulundu. Ondan önce evinin yakınlarında bir kavga çıktı ve evini korumakta olan korumalar da bu kavgayı kovuşturmak için yerlerinden ayrıldı. Ertesi gün, senatörün öldüğü haberi duyuldu. Yapılan araştırmalar, işi Rus ajanların yaptığını gösterdi ama gerçekte öyle değildi. Yeşil Mühür eylemi yapar, suçu başkasına yıkar. Onun da çalışma yöntemi böyle!"

Görüntü değişti, Londra'nın bir sokağında patlayan bir arabanın çevreye saçtığı siyah dumanların çekildiği bir fotoğraf karesi gözlere hitap ediyordu. Delal, bu görüntüye izah getirdi.

"Londra'da, Ekol ve Hedyetullah aleyhine yazdığı yazılarla bilinen bir gazeteci, evinden çıkarken, tıpkı Türkiye'de Uğur Mumcu'ya yapılan suikast gibi aracı infilak ediyor ve olay yerinde, bir kâğıda çizilmiş yeşil bir mühür bulunuyor. Bu sefer açıkça kendilerini belli ediyorlar."

Çetin araya girdi.

"Bu Yeşil Mühür dediğin yapı, bir suikast timi mi?"

"Her şey..." diyen Delal, duvardaki görüntüyü değiştirdikten sonra Çetin'e cevap sundu.

"Suikast, saldırı, hamle... Ne dersen de! Bu grubun hedefine kim takılırsa, ondan kurtuluş yok!"

Duvardaki görüntüye baktı Delal; tepeden ayağa yeşil kıyafetli, ellerinde uzun namlulu koyu yeşil silahlar olan ve yüzleri koyu yeşil maskelerle bezenmiş bir grubun bir hedefe doğru ilerleyişini kaydeden fotoğraf karesi, beyaz duvarın rengine yeşillik katmıştı.

"Genellikle böyle olurlar. Baştan aşağıya yeşil giyinir, yüzlerinde yeşil maskeler ve silahları bile yeşil..."

"Peki neden buradalar?" diye soran Adem'in sesi, ortamdaki nefeslere karıştı. Ona bakan Delal, suratında ince bir tebessümle:

"Çünkü biz, onların yandaşlarına el uzattık! İsrail'i, dünya kamuoyunda itibarsızlaştırmaya çalıştık ve onlar, maalesef bunu yapanları biliyor. Yani bizi..." deyince Çınar'ın endişeli bakışları, Çetin'in yüzünü yokladı. Rojda ve Kağan bakışırken Adem, ellerini masaya bırakıp gözlerini duvardaki yansımaya dikmişti. Devrim bir şey demiyor ve sessizliğini koruyordu. Duvardaki yansıtıcı kapanınca Delal, elindeki kumandayla birlikte yerine geçti. Sessizlik sürüyor, alınıp verilen nefeslerin fısıltısı ortamda dolanıyordu.

***

ANKARA/SİNCAN

Mahallenin kırsal bir semtine düşen etrafı duvarlarla örülü iki katlı müstakil bir evin avlusunda duran siyah aracın başında bekleyen adamın gözlerindeki güneş gözlükleri ve üstündeki takım elbise, koruma olduğunu adeta haykırıyordu. Evin sağ tarafında gezinen adam da onun gibiydi; solunda da onlara benzer bir adam vardı ve arkada da böyle biri geziniyordu.

Evin ikinci katında, geniş bir salonun çok yumuşak yüzlü siyah bir koltuğuna oturmuş ve elindeki kahveden yudumlar alan Atıf, karşısındaki koltukta oturan kişiye baktı.

"Sizi burada beklemiyordum, açıkçası çok şaşırdım."

Karşısında oturan adamın Nazir Berman'dan farkı yoktu. Ama Nazir, o baskın gecesinde ölmüştü. Bu adam, muhtemelen onun ikiziydi. Çünkü tıpatıp ona benziyor, değişik bir kıl bile barındırmıyordu. Nitekim lafa girdiği gibi kendisini aşikar etmişti.

"Kardeşim Nazir'in ve güvenlik merkezinde öldürülen kardeşlerimizin intikamı için buraya gönderildim."

Yerinde doğrulan Atıf, karşısındaki adamın asık çehresini inceleyerek:

"Azer! Kardeşin için üzgünüm, çok üzgünüm hem de! Ama yaşananlar, zaten kafaları bulandırdı. Daha bulandırmasın bence! Sizi buraya kim gönderdi?" diye sordu.

"Amos Brown'un ricasıyla ve muhterem hocamızın emriyle geldim."

Duyduğu isimlerle şaşırdı Atıf, tekrar sırtını koltuğa yaslayıp katı gözlerle Azer dediği adamın yüzüne baktı.

"Kara kutunun gönderdiği verilerde, sadece bir kişinin adı tespit edildi."

Atıf ona bakarken Azer, katı üslubuna devam ederek:

"Adem Bafralı..." deyince Atıf, ilk defa duyduğu bu ismi anımsamaya çalıştı. Ama bir şey çağrıştırmayınca:

"Kim bu?" diyerek sordu.

"Kendisi hakkında pek bir bilgi yok! Sadece ismi var."

"Ne yapmayı düşünüyorsun?"

"Kendisi hakkında olmayan bilgileri, yine kendisinden öğrenmeye çalışacağım."

Atıf anlamaya çalışırken Azer, suratında soğuk bir tebessümle onun yüzünü incelemeye aldı.

***

DİYARBAKIR

İl Emniyet Müdürlüğü...

"Efendim! Müfettişler gitti," diyen Erhan, çekingen bir şekilde Veli Zafer'in karşısında dururken Veli Zafer, bir şey demeden sadece başını salladı ve masadaki telefonunu alıp kapıya doğru yürüdü. Erhan da onun arkasından bakmakla yetindi.

Odadan çıkan Veli Zafer, karşıdan gelmekte olan Melis'i görünce durakladı. Melis karşısında durunca Veli Zafer, Erhan'ın da onun odasından çıkmasıyla Melis'e, gel dercesine kafasını salladı ve Erhan'a dönerek:

"Görüşürüz Erhan!" dedi. Erhan, kendisine yol verildiğini anlayıp yanlarından geçip giderken Veli Zafer, Melis'e dönerek:

"Ne yaptın?" diye sordu.

"Efendim, sizin emrettiğiniz gibi Kamuran Ağa denilen şahsı takibe aldım. Ama sanırım dernekten de şüphelenen birileri var, çünkü daha önce aldığımız Sait isimli şahıs da onu takip etmeye başlamış."

"Geç orayı! Sonra?"

"Kamuran Ağa dernekten eve, evden derneğe gidip geliyor. Arada bir kahveye gidip milletle konuşuyor. Onları din konusunda uyarıyor, nasihat ve vaaz veriyor. Sonra tekrar evine gidiyor. Böyle sürüyor."

"Ya diğer ağa dedikleri Şakir Ağa?"

"Onun peşine adam taktım. O da gerekli takibatı yapıyor. Rapor gelince bildiririm efendim!"

Başını salladı Veli Zafer,

"Devam edin kızım, bir şey öğrenirsen hemen ara!" diyerek tembihte bulunduktan ve kızdan baş sallamayla karşılık aldıktan sonra koridorda ilerledi. Melis, bir müddet onun arkasından baktıktan sonra o da peşinden yavaşça ilerlemeye başladı.

Bağlar...

Sıkıntıdan patlamak üzereydi Nazdar; dayısının o köyde mahsur kalması, onun canını epey bir sıkmıştı ve her geçen dakika, biraz daha bunalıma giriyor, canı iyiden iyiye sıkılıyordu. Nevruz gayet sakin, metanetli bir şekilde bekliyordu. Çalan telefon, Nazdar'ı endişeye sürüklerken Nevruz'u meraka sürüklemiş; arayanın Kürt Prens olması, Nazdar'ın endişesini katlarken Nevruz'un merakını kamçılamıştı. Telefonu açan Nevruz, sakin bir şekilde:

"Efendim başkanım!" diye seslendi.

"Bu gece Hazro'dan çıkacaklar, merak etmeyin!"

"Nasıl?"

"Nasılını boş ver heval! Siz Tahar geldiğinde, onu direkt Ankara'ya gönderin!"

"Ankara mı?" diye soran Nevruz'un yüzü ekşirken Nazdar da anlamamış gözlerle ona bakıyordu.

"Ankara... Doğru duydun!"

"Neden Ankara?"

"Nedenini sorma! Dediğim ayarlamayı yap heval!"

Kapanan telefonun ekranına bakan Nevruz, bu işe bir anlam vermeye çalışırken Nazdar, soran gözlerini ondan almıyor ve cevap ister gibi sabırsızca bekliyordu.

Akşamın karanlığına bürünen Hazro, Kızıldut köyünü de karanlığa boyamış ve sokak fenerlerinden mahrum kalan köyün her tarafı, zifiri bir karanlığa mahkum olmuştu. Çevrede çınlayan köpek sesleri, havada uçuşan ve karanlıktan aydınlığa doğru hızlanan kelebeklerin kanatlarına karışıyor; hafif esen yel, evlerine kapanan insanları bulamadığı için ahırda ve dışarıda kalan hayvanların tenlerine dokunup kırlarda gezinip duruyordu.

Ahıra gelen muhtar, Agit'e bir kriptolu telefon getirmiş, Agit'le Kürt Prens'in irtibatı sağlanmış ve köyden çıkmaları için bir plan kaleme alınmıştı. Bunun için akşam olmasını beklemişler, karanlıkta daha rahat hareket edilir fikriyle hazırlıklarını bitirmişlerdi.

"Ne yapacağız muhtar?"

"Köyün aşağısından bir keçi yolu vardır başkanım! Oradan geçeceğiz, kamyonet köyün dışında bekliyor."

"Bismil yolu üstünde bir karakol var, bizi oradan nasıl geçireceksin?"

"Kamyonetin kasasına meyve sebze kasaları yüklemişim. İkiniz için de yer hazır başkan!"

Başını sallayan Agit, Tahar'a bakınca onun endişeli olduğunu gördü.

"Ne oldu heval?"

Derin bir iç çeken Tahar,

"Bence tehlikeli, başkanım!" deyince Agit, bir gözü muhtarın üstündeyken:

"Ne dersin muhtar?" diye sordu. Muhtar, kendinden gayet emin bir şekilde:

"Bir şey olmaz başkanım, bana güvenin!" deyince Agit, tekrar başını sallayarak kapıyı işaret etti. Muhtar önde, diğer ikisi arkada kapıya yönelirken duyulan araba sesleri, üçünü de panikle yerinde durdurttu. Kapının deliğinden bakan muhtar, ahırın önünden geçen asker arabasını görünce irkildi. Agit'e dönerek:

"Söndür ışığı!" diye fısıldadı. Agit feneri söndürürken muhtar,

"Asker geldi," deyince Tahar, hemen silahının emniyetini açarak bekledi. Muhtar kapı deliğinden bakıyordu.

Asker aracı, ahırın yanından geçip köy yolunda ilerlemiş ve muhtarın evinin önünde durmuştu. Araçtan inen Astsubay, etrafına bakınarak muhtarın evinin avlu kapısının önünde durdu. Muhtarın oğlunun evden çıktığını görünce:

"Muhtar nerde?" diye seslenerek sordu. O sırada muhtar, arabanın yanından geçip Astsubay'a yaklaştı.

"Buyur komutan, hoş geldin!"

Astsubay, karşısında duran muhtara okkalı bir tokat savurup onu yere düşürürken muhtarın oğlu, koşarak babasına yardım etmek için yaklaştı. Araçtan inen askerler, etrafı kaplarken muhtarın oğlu, tepesinde duran Astsubay'a bakarak:

"Ne edersin komutan?" diye sordu.

"Baban, teröristlere yardım ediyor."

"Onlar terörist değil!" diyerek ayağa kalkan çocuğa, alaylı bir şekilde gülümseyerek bakan Astsubay, çocuğun:

"Halkımızın kahramanı onlar!" demesiyle hırsını alamadı ve silahın dipçiğiyle çocuğun kafasına vurdu. Aldığı darbeyle sarsılan çocuk, dengesi bozularak yalpalarken muhtar, ayağa kalktığı için oğlu düşmesin diye sımsıkı tuttu.

"Vurma komutan!"

Astsubay, silahın namlusunu muhtara doğrultup:

"Nerdeler, söyle?" deyince muhtar, iri gözlerle ona baktı. Birden bir askerin,

"Komutanım, ahır yanıyor!" deyişiyle bir panik havası baş gösterdi. Bütün askerler ahıra doğru koşarken muhtar ve oğlu, aksi yönde koşmaya başladı.

Ahırın önüne geldiklerinde, içeriden dışarı çıkan iki eşeğin anırmaları ortamı çınlattı. Astsubay etrafına bakınırken askerlerden biri, yerdeki izleri gördü. Yer ıslak olduğu için izler gayet belli oluyordu.

"Şu yöne gitmişler komutanım!" diyen asker, köyün alt kısmına uzanan keçi yolunu işaret edince Astsubay, askerlerine dönerek:

"Çakal avı başladı çocuklar!" diye seslendi. Timini alıp karanlığa karışan Astsubay'ın arkasından bakan muhtar, evine girmiş ve kendini güvene almıştı.

Agit önde, Tahar arkada hızla koşuyorlardı; akşamın karanlığı da onlara yarıyor, izleri karanlıkta kayboluyordu ya da onlar öyle sanıyordu. Ahırı ateşe verip dikkatleri o yöne çekmeleri, askeri oyalamak içindi. Asker oyalanırken onlar da epey uzaklaşabilirlerdi. Kendilerince böyle bir tahmin yürütmüşlerdi.

Gece görüş dürbünüyle etrafa bakan Astsubay, ikisinin dümdüz yokuş aşağı indiklerini gördü. Gülümseyerek askerlerine baktı.

"İkiye ayrılalım! Sen!" diyerek bir askeri işaret ederek:

"Birkaç kişiyle sağdan git! İlerde bir kumlu yol olacak, oraya gidiyorlar büyük ihtimalle! Biz de buradan sola sapalım. Etraflarını dolaşıp çembere alalım!" dedi. O asker ve ekibi denilen yöne saparken Astsubay ve askerleri de hemen soldan hızlandı.

Büyükçe bir kayanın önünde duran Agit, karanlığa alışan gözleriyle etrafı taradı; görünürde kimse yoktu, havayı dinledi ve hafif esen yelin sesinden başka ses olmadığını anlayınca derin bir nefes alarak:

"Ulan muhtar! Kesin bizi o sattı ha! Zaten yanardöner biri!" dedi. Tahar, nefesini kontrol altına almaya çalışarak:

"Öyle biri değil gibi!" deyince Agit, bir şey demedi ve etrafa baktı. Kayaya tutunarak hareketlendi.

"Kumlu yola çıktık mı tamamdır heval, koş!" diyerek hızlandı. Tahar da onun peşinden ilerledi.

Kumlu yola çıktıklarında, ilerdeki kamyoneti fark ettiler. Hızla koştular. Yelin esme hızı artmış, ilkbaharın serin kokusuyla onları karşılamıştı.

Kamyonetin yanına vardıklarında,

"Durun, kımıldamayın!" diye çınlayan naralarla irkildiler. Agit hemen kamyonete atlayıp çalıştırmakla uğraşırken Tahar, kasaya atlayıp silahını sıyırdı ve onları oyalamak için tetiğe asıldı. Dört bir yanda çınlayan silah sesleri, gecenin sessizliğinin tabiri caizse resmen ırzına geçmiş; bıçakla delik deşik olan sessizlik, mermi vızıldamalarıyla ve silah sesleriyle mundar olmuştu. Aracı çalıştıran Agit, olanca gücüyle gazı köklerken aracın lastiklerine isabet eden kurşunlar, jantın yerde sürüklenmesiyle gidemeyeceklerini anladı. Hızla araçtan indi ve silahını sıyırıp ateşe geçti. Tahar da inmişti. Ateş ederek yolun diğer tarafına geçtiler. Askerler de ateş ederek onları kaybetmemeye gayret ettiler. Yolun diğer tarafında durup mevzi alan Agit, arkadan duyulan seslerle irkildi.

"Atın silahlarınızı, teslim olun!"

Dönüp baktığında, Astsubay ve askerlerin gelmekte olduğunu gördü. Ne yapalım dercesine bakan Tahar, Agit'in derin bir nefes almasıyla ondan evvel davrandı ve ellerini kaldırıp:

"Tamam teslim oluyorum," diye bağırdı. Agit, onun koluna vurup bağırınca Astsubay, hiç düşünmeden tetiğe asıldı. Agit, göğsüne ve karnına isabet eden mermilerle neye uğradığını şaşırdı. Resmen elek gibi delik deşik olarak yere yığılırken Tahar, kendini mermilerden uzakta tutup Agit'in cansız bir şekilde kanlar içerisinde yere yığılışını izledi.

Askerler Agit'in üstüne bir örtü sererken Tahar'ın bileklerine kelepçe geçirmiş ve arabaya almışlardı. Astsubay, eline aldığı telefonla operasyonu bildiriyordu.

"Operasyon tamamlanmıştır. Agit kod adlı Bülent Yavuzer, ölü ele geçirilmiş olup Tahar kod adlı Tahir Çolak sağ ele geçirilmiştir."

Telefonu kapatıp yerdeki Agit'e şöyle tepeden bir bakış attı ve hafifçe başını salladı.

Bağlar'ın bir mevkiinde yürüyen Nevruz, yanında Nazdar'la karanlıkta hızla ilerliyor ve dikkat çekmemek için azami gayret sarf ediyordu.

"Nereye gidiyoruz?"

"Tahar'ı Ankara'ya göndermek için biriyle buluşmamız lazım!"

"Neden Ankara?"

"Bilmiyorum," diyen Nevruz, çalan telefonuyla durdu. Ekrana baktı, arayanın Kürt Prens olması kafasını karıştırmıştı. Telefonu hemen açtı.

"Buyur başkanım!"

"Dediğim şeyi yapma, geri dön! Toplantı yerine gel!"

"Neden, ne oldu?"

"Dediğimi yap!"

"Anlaşıldı başkanım!" diyen Nevruz, kapanan telefonun ekranına bakarken Nazdar,

"Ne oldu?" diye sorunca ona bakarak:

"Toplantı varmış, acil gelmemizi söyledi, haydi!" dedi.

"Dayım?"

"Ondan bahsetmedi."

Yutkunan Nazdar, sakin olmaya çalışarak Nevruz'la birlikte geldikleri yoldan geri dönmeye başladılar.

Emniyet lojmanlarında, kendisine ait lojmana gelmişti Veli Zafer; morali epey bir bozuktu, tabiri caizse suratı sirke satıyor gibi bir hal ile eve gelince kızının sorularına kaçamak cevaplar verip kendisini bir koltuğa atmıştı. Ama Aysel pes etmiyordu. Ha bire sorular sorup babasının ne sıkıntısı olduğunu öğrenmek istiyordu.

"Bana anlatmayacak mısın baba?" diye soran kızına yan gözlerle bakarak:

"Yorgunum kızım, hepsi bu!" dese de Aysel, bir türlü ikna olamıyordu.

"Gelişen olaylar mı canını sıktı baba?"

Yerinde doğrulan Veli Zafer, Aysel'in kavislenen kaşlarına bakınca acımsı bir tebessüm yolladı.

"Sen gündemi de mi takip ediyorsun?"

"Tabii ki! Sonuçta senin kızınım!"

Uzanıp kızının kolundan tuttu ve kendine doğru çekti, babasına yaklaşan Aysel, babasının çekiştirmesiyle sımsıkı başını onun göğsüne yaslayıp baba kokusunu genzine çekerken Veli Zafer, kızının saçlarına burnunu gömüp dünyanın en güzel kokusunu içine çekiyordu.

"Üzülme baba! Sıkma canını, hiçbir şey ve hiç kimse senden kıymetli değil!" diyen kızının inilti şeklinde çıkan sesini, kızının başı onun göğsüne olduğu için kalbinin üstünde hissederek başını salladı.

"Senden de, kızım! Sen de üzme kendini!" derken sesi, kızının sırma saçlarının her bir teline karışıyor ve uzanıp kulaklarına yansıyordu.

Gömmetaş mevkiindeki toplantı yerinde bir araya gelmişlerdi; gecenin epey ilerleyen bir saatiydi, etrafın tenha ve sessiz oluşu, onların işine de yarıyordu. Kürt Prens, yanında birkaç adamıyla gelmiş ve gürültü olmasın diye kalabalık gelmemeyi tercih etmişti. Nevruz ve Nazdar da tek geldiği için pek bir gürültü olmuyordu.

Kürt Prens'in morali bozulmuştu. Aldığı haberler, onun canını epey bir sıkmış, düşüncelerini allak bullak etmişti. Tahar'ın alınıp Agit'in öldürülmesi hele de Kandil, Agit'i beklerken ölüsünün duyulacak olması, onun için stratejik bir kayıp olmuştu. Daha Kandil'in haberi yoktu ama er ya da geç öğrenecek ve Kürt Prens'in puanı, bir hane daha eksilecekti. İşte bunları düşünerek epey bir canını sıkıyor ve kendince kasavet ediniyordu.

"Ne oldu başkanım?" diye soran Nevruz'un sesiyle, daldığı düşüncelerden sıyrılıp elleriyle oynamasını bıraktı Kürt Prens. Kadına bakarken yutkundu ve bir şeyleri sezmiş gibi görünen Nazdar'a da bir bakış yolladı.

"Dayıma bir şey mi oldu?" diye soran Nazdar'ın kırık sesi, Kürt Prens'in derin bir nefes almasına neden oldu. Hafifçe başını sallayarak:

"Evet," deyince Nazdar, boğazına gelip duran hıçkırıkla çıkan sesiyle:

"Ne?" diye sayıklayarak sordu.

"Şehit oldu, heval!"

Yaşların boşaldığı, bir şelalenin uçurumun dibine düştüğü gibi yanaklarından aşağılara atlarken Nevruz, bedenini ele geçiren kızgın bir öfkenin varlığını hissediyor; yanında oturan Nazdar'ın hıçkırıklar içerisinde ağlaması, ortamda çınlayan hıçkırık sesleri ve mahzun bir atmosfer, bütün bünyeleri ablukaya alıyordu.

"Şehidimiz namusumuzdur heval! Onun adını dağlara..." dedi ve susarak Nazdar'ın yaşlarla bezenmiş suratına baktı, ekledi.

"...tepelere kanla yazacak, o kanın damladığı her yerde filiz gibi biten kahramanlar yaratacağız, sen üzülme!"

"Dayımı, ölmesi için mi ortaya çıkardınız başkanım? Gelip ölsün diye mi çektiniz meydana?" diye sorarak içindeki ateşi söndürmeye çalışan Nazdar, diline hâkim olamıyordu.

"Neden başkanım neden? Neden dayım?"

Derin bir nefes alan Kürt Prens, Nazdar'ı kendisine çekip sımsıkı sarılan Nevruz'a bakıp başını hafifçe salladı ve ayağa kalktı.

"Yarın akşam konuşalım, gidin acınızı yaşayın!" diyen Kürt Prens'e bir şey diyemedi ve yaşlı gözlerle onun gidişini izledi.

***

İSTANBUL

Adalar...

Karşısında duran Devrim'e,

"Hatem için ne gerekiyorsa yapalım! Bafralı'nın endişesi, bizim endişemizdir Devrim!" deyince Devrim, hafifçe başını sallayarak:

"Benim vardı zaten hazırlığım, efendim!" dedi. Asaf başıyla tasdikledikten sonra:

"Çetin ve Çınar da onunla gitsin, göz kulak olurlar," dedi.

"Emredesiniz efendim!" diyen Devrim, başka konu kalmadı sanırken Asaf'ın, yerinde doğrulup tebessüm ederek:

"Ayfer nasıl, ne yapıyor?" diye sormasıyla:

"Bekliyor," diye karşılık verdi.

"Çok beklemeyecek, gidebilirsin!"

Devrim kapıya yönelirken Asaf, onun arkasından bir müddet baktıktan sonra derin bir nefes alarak sırtını koltuğa yasladı.

Şile...

Dört tarafı dikenli tellerle örülü, tellerin alt kısmını kaplayan beton duvarlarla süslü ve tellerin üstündeki elektrik ambleminin verdiği notayla tellerin elektrikli olduğu ve voltajının yüksek olup adamı çarpacağı uyarısıyla bu kocaman alanı işgal eden villa tipi konutun bahçesindeki adamlar, akşamın karanlığında bile tedbiri elden bırakmıyor, herhangi bir olumsuz durum oluşmasın diye gezinip duruyordu. Konutun arka bahçesindeki yüzme havuzuna yeni su doldurulmuş olduğu, suyun parlak ve temiz görünümünden belli oluyordu.

Üç katlı konutun sarımtırak duvarları, akşamın karanlığında parlayan sokak lambasının ışığıyla ışıldıyor, gözlere güzel bir görüntü bağışlıyordu.

Üçüncü katta, pencerenin karşısında durmuş ve dışarıdaki havuzun ışıldayan yüzüne kendisini kaptırıp derin düşüncelere dalmış olan Ekrem, arkadaki koltukta oturmuş ve elindeki Ekol kitabını okumakta olan Atilla'nın sessizliğinden faydalanıp düşüncelerini koyu bir şekilde yaşıyordu.

"Yakındır gelmesi gereken," diyerek kitabı kapatan Atilla, camdan Ekrem'in dalgın siluetine bakarak:

"Gelişi müjdedir, beklenen..." diye ekledi. Ekrem, dalgın bir edayla:

"Gelişi güzeldir, yakın olan..." dedi ve dalgınlığından sıyrılıp yüzünü Atilla'ya dönerek:

"Yakındır gelişi güzel olan..." diye lafını bitirdi. Ayağa kalkan Atilla, tebessüm ederek:

"Biz de o güzel anı bekliyoruz," deyince Ekrem, kendisine doğru gelen Atilla'ya:

"Beklemekle olmaz, iş görmek lazım!" dedi. Ekrem'in karşısında duran Atilla:

"Görüyoruz evvel Allah!" dedi. Başını sallayan Ekrem, tekrar yüzünü cama döndü ve aşağıdaki havuzu işaret ederek:

"Bizler de böyle ışıldayacak ve göz kamaştıracağız," deyince Atilla, pencere pervazındaki saplı ama gevşek olup sallanan vidayı söküp camı açtı. Vidayı aşağı fırlatıp Ekrem'in meraklı yüzüne bakarak vidanın etkisiyle kıpırdanan havuzun suyunu işaret etti.

"Bizi bulandırmak isteyecekler ama temiz olduğumuz için, sadece hafif dalgalanacağız, o kadar!"

Ekrem başını sallarken Atilla, gülümseyerek onun yüzünü inceledi. Ekrem de havuzun parlak ve hâlâ dalgalanan yüzüne baktı.

O havuzun dalgalanan yüzü, Marmara'nın yüzüne karıştı ve üstüne de güneş doğunca, berrak bir gün hasıl oldu. Parlayan güneş ışınlarının vurduğu deniz suları, beşikteymiş gibi hafif sallanarak hışırdarken tepedeki martılar, gagalarından geleni kanatlarına koymayıp havada süzülerek simit avına çıkmıştı. Teknelerin, gemilerin ve diğer deniz araçlarının peşlerinde dolanarak sesleriyle var olduklarını haykırıyorlardı. Denizde durum böyleyken karada trafik, bir tespihin taneleri gibi sık, ardın sıra takipli bir şekilde adımlıyor; direksiyon başındakilerin gerginliği, asfaltın parlak suratına çarpıp tamponların ve kaputların metaline karışıyordu. Ara sıra korna sesleri, küfür seslerine refakat ederken el kol hareketleri, levye tehdidiyle hemhal olup şoförler arasında modalaşıyordu. Kısacası bu koca şehir, Mayıs'ın bu gününe böyle başlamıştı.

"Yine mi sen geldin?" diyerek gülümsedi Hatem, içeri giren Adem'i gördüğünde; Çınar ayağa kalkıp kenara çekilirken Adem'in kafasıyla verdiği selama karşılık verdi ve Hatem'e döndü. Başını sallayan Hatem, onun çıkması için müsaade verdiğini belirince Adem, yanından geçen Çınar'a göz ucuyla bakıp sessizliğini korudu. Çınar geçip gidince Hatem'e döndü.

"Söyledim sana, kovsan da gitmem diye!"

Gülümsedi Hatem, yandaki sandalyeyi işaret edince Adem, gösterilen yere geçerken Hatem,

"Git desem de gitme zaten, kal demişimdir, bil!" dedi. Gözlerinde koyu bir şefkat, bakışlarında derin bir merhamet taşıyan Adem, Hatem'i şefkat ve merhamete boğmak istercesine tatlı bir şekilde bakarak:

"Nasıl hissediyorsun kendini?" diye sordu. Acımsı bir tebessümle:

"İyi! Herhalde..." diyen Hatem'e,

"İyi ol, daima!" deyince Hatem, gözlerinde ışıltılar belirerek:

"Sen de..." diye sayıkladı. Gözler konuştu, onlar sustu; bakışlar dile geldi, diller sükuta gark oldu ve kirpikleri hal beyan ederken halleri, beyana muhtaç durumda kaldı. Gamzelerde pusuya yatmış aşk okçuları, kirpiklerden temren sipariş edip yoğun duygularla süslenmiş okları fırlatmaya hazırlanırken dudaklar, aşka susamış ve aşk çölünde sevgiye susamış bedeviler gibi aralanıp kapanıyor, söylemek söylememek arasında tereddütler eden bir görüntü peyda ediyordu. Aynı anda ikisinin,

"Sen..." diyerek lafa girmeleri ve şaşırarak aynı anda,

"Sen söyle!" demeleri, onların gülüşlerine karışırken Adem, gülüşünü kısa kesip kadının gülmeye oruçluymuş ve sanki gülmeye orucunu açmış gibi doyasıya gülmesini izledi. Bir müddet Adem'in bakışlarına kapıldı Hatem, gülüşünü bitirirken, gülmesinden arta kalan tınıyla:

"Ne?" diyerek sordu. Omuz silken Adem,

"Bir gülüş bir insana, bir insan bir gülüşe bu kadar mı yakışır diye bakıyordum," deyince Hatem, mahcup bir şekilde bakışlarını ondan kaçırdı ve zor bela duyulan sesiyle:

"Lütfen!" diye sayıkladı. Adem sustu, başını öne eğdi ve kadının depreşen yarasını sezdi. Nemli bakışlarını Adem'den esirgeyen Hatem, kapının çalmasıyla kapı tarafına baktı ve mecburen Adem'e de bakmış oldu. İçeri giren Devrim'i gören Adem ayağa kalkarken Hatem, gelenin yüzündeki babacan ifadeyi görünce şaşırdı ama şaşkınlığını gizlemeye çalıştı.

"Geçmiş olsun!" diyen Devrim'e, kırık bir sesle:

"Sağ olun!" diyen Hatem, Adem'in bakışları arasında:

"Nasılsın, iyi oldun mu biraz?" diye soran Devrim'e, acımsı bir tebessümle:

"Nefes alıyoruz, yeter!" deyince Adem tutamadı kendini ve gülümseyen bakışlarını önüne dikti. Devrim de tebessüm etti ve:

"İdeal eş kriterine uygun!" deyince Adem, gülümseyen gözlerini ona çevirdi.

"İnşallah güzel haberleriniz vardır Devrim Bey!"

Devrim, Adem'in araya girmesiyle başını salladı.

"Var, olmaz olur mu? Hatem Hanım akşama yolcu, hazırlıklarını yapsın diye haber vermeye ve geçmiş olsun deyip biletleri teslim etmeye geldim."

Gözlerinde ışıltılar beliren Hatem, Adem'in yüzüne bakarak sevinirken Devrim, ceketinin iç cebinden biletleri çıkardı.

"Londra'ya gidiyorsun Hatem! Orada, bizim tanıdığımız ve seni ayağa kaldıracak bir doktor var. Ameliyat için her şey hazırlandı, hazırlatıldı. Git, ameliyatını ol ve gel!" diyerek biletleri Hatem'e uzattı. Biletleri alan Hatem, kaşları kavisli bir hal alarak:

"Ama üç bilet var burada?" diye sordu. Devrim'in,

"Çetin ve Çınar da geliyor," demesi, içeri giren Çetin ve Çınar'ın ayak seslerine denk geldi.

"Nereye gidiyoruz?" diye soran Çetin, Devrim'in gülümseyerek bir şey demeden Hatem'e bakmasını umursamadan, Adem'in:

"Londra'ya..." demesiyle gülümsedi. Çınar araya girdi.

"Yoksa Hatem Abla için mi?"

Devrim kapıya yönelirken Hatem,

"Evet," diyerek ona karşılık vermiş, Devrim'in peşinden giden Adem'i yan gözlerle takip etmişti.

Koridora çıktıklarında Devrim,

"Hatem'le vedalaş, gel işimiz var," derken Adem, başını sallayarak:

"Tamam!" dedi. Devrim gidecekken Adem,

"Şey, sağ ol!" deyince durdu ve ona döndü. Başını salladıktan sonra koridorda ilerlemeye başladı.

Ferhat'ın odasının kapısının önünde durduğunda, içeriden Ferhat'la Arzu'nun gülüşmeleri geliyordu; birkaç saniye duraksayan Devrim, sonunda kapıyı çaldı. İçerden onay gelince kapıyı açıp içeri girdi. Arzu ve Ferhat'ın karşılıklı oturduğunu ve sohbetler ederek gülüştüklerini görünce tebessüm ederek:

"İyi günler!" diyen Devrim, Ferhat'ın toparlanıp:

"Size de efendim, hoş geldiniz!" demesiyle gülümsedi ve başını sallayarak karşılık verdi.

"Hoş geldiniz!" diyen Arzu'ya bakıp tebessüm etti. Arzu, Ferhat'a dönerek:

"Ben dışarıdayım!" deyince Devrim,

"Gerek yok, kalabilirsiniz!" dedikten sonra Ferhat'a bakarak:

"Tamam mısın?" diye sordu.

"Tamamım efendim!"

"O zaman akşama, basın kurulunu toplayalım, uygun mudur?"

"Tabi, uygundur."

"Şey..." diyerek çekingen bir şekilde lafa giren Arzu, Devrim'in ona bakmasıyla:

"Ben de o basın toplantısında yer almak istiyorum efendim!" deyince Devrim, bir kaşını kaldırarak Ferhat'a baktı. Arzu devam etti.

"Benim babam, Türkiye'nin İsrail başkonsolosluğunda çalışan Ataşe Özel Kalem Müdürü Oktay Oktaylar'dı. Annemle babamı, İsrail vahşileri öldürdü. Cenazelerinin bile nerde olduklarını bilmiyorum. Ben geçen yaz, hem Mescid-i Aksa'yı ziyaret etmek hem de ailemin cenazelerinin nerde olduklarını öğrenmek için Filistin'e gittim. Ama başıma türlü şeyler geldi. Ferhat ve arkadaşları da orada bana yardım ettiler. Ben de bu basın toplantısına katılıp bu yapılanları duyurmak istiyorum. İzniniz olursa tabi!"

Devrim, kadının dediklerini kafasında değerlendiriyordu. Kesin bir planı yoktu, ne yapacağını bilemiyordu. Asaf'tan da habersiz böyle bir şeye karar veremezdi, Asaf'a söylese izin verir mi, o da şaibeliydi. Bir şey demeden Ferhat'a bakarken Ferhat,

"Arzu'ya güvenebilirsiniz efendim!" deyince başını salladı.

"Böyle bir şeye, tek başıma karar veremem. Ben size haber veririm."

Arzu başını sallarken Ferhat, gözlerini kırpmadan Devrim'in yüzüne bakıyordu.

Kafes dedikleri şey, Riva yolu üstünde ve ormanlık bir alanın tenha bir yerinde dizayn edilmiş sığınak gibi bir yerdi. Kare şeklinde bir kutuyu andırıyor, dört tarafı duvarlarla kaplı ve camı çerçevesi olmayan bir yerdi; kapısı bile siyah demirdendi, dışarıdan asma kilitlerle kapatılmış ve kilitlenmişti.

İçeride koyu bir karanlık vardı; bir yerde bir delik var, oradan güneş ışıkları içeri vuruyor ve içerisi bir nokta aydınlanıyordu, gerisi zifiri bir karanlıktı. Bir kıpırtı duyuldu, birinin ayağa kalkışı duyuldu ve adım sesleri işitildi. Tek bir adımın sesi vardı sanki ve nokta aydınlığın düştüğü yere bir el uzandı, aydınlık o ele isabet etti ve parlattı. Sonra el geri çekildi, hıçkırık dolu bir derin nefes duyulup ardından tekrar tek adımın sesi işitildi. Sonrası bir sessizlik...

Şile...

Atıf gelmişti, sabah kahvaltısından sonra kahveler içilip salonda bir araya gelinmişti; Sincan'da Atıf'la görüşen Nazir Berman'ın ikizi Azer Berman, onunla İstanbul'a gelmiş, Ekrem ve Atilla'yla tanışmıştı. Hasbihalden sonra salonda oturmuşlardı. Lafa girdi Atıf, bir gözü Ekrem'in üstündeyken.

"Yeşil Mühür burada! Ve görevleri karışık, baya bir karışık hem de!"

Atilla, Atıf es verince araya girdi.

"Birincil görevin, İsrail'i dünya kamuoyuna rencide edenleri tespit edip bertaraf etmek olduğunu sanıyordum."

Azer ona cevap sundu.

"Aynen öyle! Onun için buraya geldim. Yoksa diğer görevlerimiz Ankara'yla sınırlı!"

Ekrem'in cılız sesi duyuldu.

"Neden buradasınız?"

"Adem Bafralı diye biri için..."

Atilla gözlerini kısıp bu ismi zihninde taratırken Ekrem, hatırlamadığı için dümdüz bakıyordu. Atıf lafa girdi.

"Bizim Azer'le alakamız yok, yani o kendi görevi! Bizim asıl görevimiz, Tahar'ın elindeki liste bize ulaşınca, listede yazılanları tedarik etmek, o kadar!"

Ekrem, Atilla'nın ona sokulup fısıltıyla:

"Tahar kim?" diye sormasına cevap vermedi ve gözlerini Atıf'tan ayırmadı. Onun yerine Atıf cevap verdi.

"Tahar, örgütün Hazro koluna bakan başkanlarıydı. Maalesef o kolu kopardık ve Tahar'ın elinde emanet duran listeyi aldık, Astsubay getiriyor."

"Hangi Astsubay bu? Remzi Çelik mi yoksa?" diye soran Atilla, başını sallayan ve gülümseyen Atıf'a göz devirdi.

"Hiç de sevmem onu!"

"Biliyorum, bu yüzden bilerek ondan istedim. Ama kendisi tuttuğunu koparan biri!"

"Aman bizi tutmasın o zaman!" diyen Atilla, hafif bir kahkahayla gülen Atıf'a somurtarak sırt çevirdi. Atıf hâlâ gülerken Ekrem,

"Listede ne var efendim?" diye sordu.

"Temmuz'un On Beşi için gerekli maddi tedarikin sağlanacağı kanallar, o kanalların uzantıları ve sunduğu meblağlar var."

"Bu listenin..." diyerek lafa giren Atilla,

"Tahar denilen örgütçüde ne işi var?" diye sorunca Atıf, omuz silkerek:

"Onu da Tahar geldiğinde, kendisi izah eder belki!" dedi. Atilla bir şey demezken Ekrem, içindeki sıkıntıyı aşikar etti.

"Efendim, Servet Yalçın'dan haber alamıyoruz!"

Derin bir nefes alan Atıf, sırtını koltuğa yaslayıp ona bakarken Azer'in bakışları, ortamı yoklayıp duruyordu.

"Bizim çocuklar, enkaz yerini inceledi. Kardeşim Nazir'in yanında bir ceset daha vardı. Muhtemelen Servet dediğiniz kişidir."

Ekrem, öyle rahat bir şekilde anlatılan şeye hayret kalmıştı; Servet Yalçın öldürülmüş ve bu adam, öyle basit bir şeyi anlatır gibi dillendiriyordu, canı sıkılsa da belli etmedi. Atıf, Ekrem'in böyle kıvrandığını sezmişti.

"Şehidimiz unutulmayacak, merak etme Ekrem!"

Başını salladı Ekrem, Atilla da ona teselli olsun diye koluna dokununca Ekrem ona da bakıp başını salladı. Azer ayağa kalktığında Atıf, sorar gözlerle ona baktı.

"Bir İstanbul yoklaması çekeyim, bakalım Adem Bafralı nerde?" diyen Azer, başını sallayan Atıf'ın durgun bakışları arasında kapıya doğru yürüdü.

Azer'in gitmesiyle Ekrem,

"Yeşil Mühür'ün burada olması, dengeleri altüst edebilir efendim!" derken Atilla da,

"Hem dengeleri hem de ortalığı..." diye ekleyince Atıf, ikisine bakarak tebessüm etti ve:

"Benim de istediğim bu! Yoksa listede yazılan maddi tedarik operasyonunu nasıl gerçekleştirebiliriz ki?" dedi. Atilla ve Ekrem bakışırken Atıf, ellerini ovarak gözlerini ikisi üzerinde gezdirdi.

***

SURİYE

Lazkiye'nin karışık bir sokağına daldı siyah bir cip; tekerleklerinden fırlayan kurumuş toprak parçaları, aracın hareketine boyun eğerek öteye beriye sıçrarken havanın aşırı sıcak olması, toprağın böyle kuruyup araçların tekerleklerine yem olmasına sebep oluyordu. Sokakta oynayan birkaç çocuk, aracın geldiğini görünce korkarak köşelere çekildi. Aracı süren adam, camdan elini sallayınca çocuklardan biri, Arapça bir küfür savurdu.

"El kelbün! (Köpek)"

Adam, sanki çocuk sevinmiş gibi elini daha da salladı. Çocuk da onu umursamadan arkadaşlarıyla oynamaya devam etti.

"Ne dedi çocuk?" diye soran Alton, yan koltukta oturan Juliana'ya bakınca kadından burun kıvırmalı bir karşılık aldı. Aracı kullanmakta olan şoför,

"Kelbün dedi," deyince Alton,

"O ne demek?" diye sordu. Şoför, bilmem dercesine omuz silkince Alton, bir şey demeden yandan kadına bir bakış attı.

"Sen bana dargın mısın?"

"Senle uğraşacak havam yok Alton! Şu işi bitirelim!"

Kadından aldığı ters cevapla yerine sindi Alton.

Araç geldi ve bir yıkık döküğün önünde durdu; yıkıldı yıkılacak havası veren yıkıntının önünde duran aracın camından bakan şoför, ortalıkta kimsenin olmadığını görünce dikiz aynasından Alton'a baktı.

"Dediğiniz kişi yok!"

Kapıyı açan Alton, kadının meraklı bakışları arasında cesurca arabadan inerken şoför de inerek etrafa bir göz gezdirdi.

"Verilen adres burasıydı!" diyen Alton, yıkıntıya doğru bir iki adım atınca yıkıntının etrafından eli silahlar çıktı ve onlara silah doğrultarak yaklaşmaya başladı.

"Hey durun!" diyerek ellerini kaldırdı Alton.

"Ben Cüheyni ile buluşmaya geldim."

Silahlı grubun en önündeki adam,

"Seni ona götürmeye geldik ama yalnızca seni..." deyince araçtan inen Juliana,

"Ben de gelmek zorundayım," der demez adam ona baktı. Dar kot pantolonun sıktığı vücudun diri olması, adamın ağzının suyunu akıtırken gözleriyle adeta kadını yiyecekmiş gibi bakması, Alton'un zoruna gitmiş olacak ki:

"Gidelim bir an önce!" diyerek adama yaklaştı.

"Diğeri burada kalacak," diyen adam, başını sallayan Alton'a yol gösterdi. Juliana da hemen Alton'un koluna girerek adamdan kendini korumaya aldı.

Her tarafın hasırlarla örüldüğü, duvarlarda Suriye bayraklarının kol gezdiği ve cihat sloganlarıyla süslü tabloların duvarlarda teşhir edildiği bir salonda, karşılıklı oturmuşlardı.

"Amos'un selamı, başım üstüne!" diyen uzun boylu, uzun siyah sakalları olan ve kafasında siyah bir takke olan adam, karşısındaki kadına bakmamaya özen göstererek o akıcı İngilizcesiyle lafına devam etti.

"Benden ne istiyor?"

Juliana ona cevap vereceğine, soruyla sessizliğini böldü.

"Bu kadar akıcı bir İngilizceyi nerden öğrendiniz?"

Gülümseyen adam,

"Bayan! Cüheyni, yalnız Suriye'yle değil, dünyayla konuşur. Bu yüzden de her dili bilir," deyince Juliana, etkilenmiş gözlerle onu süzerken Alton, yerinde doğruldu.

"Ne istediğini söylemedi. Sadece sizin bir şeyler yapabileceğinizi söyledi."

Başını sallayan Cüheyni, eliyle sakallarını ovarak:

"Yapabilirim sanırım," dedikten sonra bakışlarını Juliana ve Alton'un yüzünde gezdirerek:

"Tam da Hatay ile ilgili bir çizelge hazırlamıştım. Sanırım işimize yarayabilir," deyince Juliana, memnun olmuş bir şekilde gülümsedi. Alton da başını sallayarak karşılık verdi. Cüheyni, sırtını hasrın sırt bölmesine dayayarak:

"Ne içersiniz?" diye sordu. Juliana'nın kıkırtısı, ona donuk gözlerle bakan Alton'un bakışlarına karışıp Cüheyni'nin çatık kaşlarına ulaştı.

"Bu arada..." diyerek Cüheyni ile Juliana'nın bakışmalarını bölen Alton, kendisine bakan Cüheyni'ye,

"Kelp ne demek?" diye sorunca Cüheyni, kaşlarını daha da çatarak:

"Köpek demek," der demez Juliana, bu sefer de sesli bir şekilde kıkırdadı. Cüheyni,

"Neden sordunuz?" diye sorarken Alton, bozulmuş bir şekilde:

"Yolda gelirken, çocuklardan biri kelp diye bağırdı," deyince Cüheyni, bir şey demeden onun yüzüne baktı. Juliana da gülmemek için kendisini zor tutuyordu.

***

TÜRKİYE

DİYARBAKIR

Koşuyolu bulvarının bitiminde, öğrencilere ait bir Ekol evinin şık döşeli, göz alıcı bir dizayna sahip bir odasında oturmuştu Refik Karabayır; önündeki dosyalara göz gezdiriyordu, morali bozuk ve kafası, geçen gün Yılçay'ın ona olan cesareti ve cüretindeydi. Bu kadın neye cesaret etmişti böyle? Aklı almıyordu. Dosyayı kapatırken çalan kapıya baktı.

"Gel!" diye seslenirken dosyayı kenara bırakıp içeri girene yoğunlaştı. Yılkad ofisinin bilgisayarlarını tamir eden ve gizlice flaş belleğe veri aktaran gencin,

"Verileri hazırlattım efendim!" demesiyle yerinde doğruldu. Genç tebessüm ederek o veri kopyalama anını anımsarken Refik,

"İşe yarar bir şeyler var mı?" diye sordu.

"Gelen dosyaların kopyaları vardı sadece!"

"Onların kendi eserleri var mıydı?"

"Maalesef efendim, yoktu. Kurum bilgisayarı olduğu için, sadece gönderilen ve editöre sunulan dökümler vardı."

"Onlar neyle ilgiliydi?"

"Çoğu aşk romanı..."

Başını sallayan Refik,

"Desene elimiz boş diye?" deyince genç, bir şey demeden onun yüzüne baktı. Derin bir nefes alarak:

"Bana Sezai'yi çağır!" diyen Refik, gencin başını sallayıp çıkmasıyla yavaşça ayağa kalktı. Elleri titriyor, yediği lafları hazmedemediği için canı sıkılıyordu. Az sonra kapı çaldı, titreyen sesine inat gür bir şekilde:

"Gel!" diye seslendi ve içeri giren uzun boylu, iri vücut hatlarına sahip seyrek saçlı adamı görünce:

"Gel Sezai!" dedi. Sezai yaklaşarak:

"Buyurun efendim!" dedi. Karşısında duran Sezai'nin emir bekleyen gözlerine bakarak derin bir iç çekti.

"Senden birini temizlemeni istiyorum."

"Anlamadım?"

"Anlamayacak ne var? Sanki yapmadığın bir şey... Bu seferki basit bir eylem olacak! Bir kadın..."

"Kadın mı?"

Başını sallayan Refik,

"Evet, bir kadın..." dedi ve Sezai'nin merakla örülü bakışlarına bakarak acımsı bir şekilde gülümsedi.

Ofis/Yılkad Yayın Grubu...

"Eminecim, bak şuradaki yanlışları düzelttim!" diyen Kader, kucağındaki bilgisayarla Emine'ye düzelttiği yerleri gösterirken Yılçay, okuma gözlüklerini takmış ve gelen dosyaları inceliyordu. Klavye sesleri, ortamda bir ninni kulak tırmalarken önlerindeki kahve kupalarından yükselen dumanlar, bir müddet sonra gözden kayboluyordu.

"Tufan Bey'in kalemi kuvvetliymiş gerçekten!" diyen Yılçay, kendisine bakan Kader'in:

"Ben demiştim!" demesiyle işine döndü. Emine, bir paragrafı işaret ederek:

"Şurayı bağlayamadım, nasıl olsun?" diye sordu. Kader, klavyeye işkence edercesine parmaklarını konuştururken Emine, insanın içini ısıtan o sade tebessümüyle onun yüzüne baktı ve:

"Hiç aklıma gelmemişti ya!" diyerek hayretini gösterdi. Yılçay bir ara gözlüğünün üstünden onlara baktı, sonra tekrar işine koyuldu.

İl Emniyet Müdürlüğü...

"Bu aralar sakin!" diyen Melis, karşısında durduğu müdürün katı bakışları altında:

"Dün de belirttiğim gibi..." diye ekledi. Veli Zafer başını sallayıp:

"Devam edin kızım, elbet açık verecektir. Ya o ya da dernekten birileri... Mutlaka bir açık olacak," deyince Melis,

"Emredersiniz efendim!" dedi ve başını sallayan Veli Zafer'in bakışları arasında kapıya doğru yürüdü.

Diclekent/Nevruz'un Evi...

Bitkin bir haldeydi Nazdar; bir köşede oturmuş ve gözyaşların gizlice dökerek dayısı için yas tutuyordu. Nevruz yoktu yanında, Nazdar'ın hıçkırıkları ortamda çınlarken kapının zili, onun yerinde kıpırdamasına neden oldu.

Kapıyı açan Nevruz, karşısında Vaha'yı görünce hafif bir şaşırdı. Sonra da kendisini toparlayıp kenara çekilerek buyur etti. Vaha içeri girerken Nevruz, çalan telefonunu cebinden çıkarıp ekrana bakarak kapıyı kapattı.

Vaha, telefonu açıp konuşan Nevruz'u ardında bırakıp salona geldiğinde, bir köşeye çekilip ağlamakta olan Nazdar'ı gördü. Nazdar, yaşlı gözlerle ona baktı, tekrar bakışlarını ondan kaçırdı.

"Ne denir, bilmiyorum ki! Şehidimiz namusumuzdur heval!" diyen Vaha, yaşlı gözlerle ona bakan Nazdar'a:

"Başımız sağ olsun, davamız var olsun!" deyince Nazdar, hıçkırıklar içerisinde:

"Niçin geldin?" diye sordu.

"Taziyemi sunmak için... Acına ortak olduğumu bil!"

Duruldu Nazdar, yutkunurken gözlerinden süzüldü birkaç damla ve yanaklarında barındı. Vaha uzandı ve onu ürkütmeden, incitmeden yanaklarındaki yaşları sildi. Vaha'nın temasıyla gözlerini yumdu, yaşlar hızla aktı bu sefer ve gözlerini açtığında, Vaha'nın şefkatli bakışlarını gördü. Belki de kendisine öyle geldi, bilemezdi ama Vaha, bir başka bakıyordu ona; gözlerinde merhamet, bakışlarında şefkat ve mahzun ifadesinde yanındayım der gibi bir anlam vardı. Bilemedi Nazdar, başını hafifçe sallayarak fısıltılı bir şekilde:

"Sağ ol!" dedi. Yavaşça ayağa kalkan Vaha,

"Ben gideyim, neye ihtiyacın olursa ara!"

"Sağ ol!" dedi tekrar Nazdar, Vaha giderken yaşlı gözlerle onun arkasından baktı.

Kapıyı açıp evden çıkacaktı ki Nevruz'un,

"Gidiyor musun?" diye sormasıyla ona döndü.

"Gidiyorum Nevruz, taziyemi sundum, gidiyorum."

"Güle güle!" diyen Nevruz, çıkan Vaha'nın ardından kapıyı kapatarak salona doğru yürüdü.

"İyi misin? Toparlandın mı biraz?" diye soran Nevruz, bu sefer kanepeye oturmuş ve önüne düşünceli gözlerle bakan Nazdar'ın yanına oturdu.

"Nasıl iyi olabilirim ki? Koskoca Agit Dayım öldü benim, nasıl iyi olayım, söyler misin?"

"Ölmedi, şehit oldu."

Derin bir nefes alan Nazdar, kafasını her iki yana sallayıp:

"Her neyse artık!" diye fısıldadı.

"Başkan aradı."

"Ne istiyor? Benim ölecek başka dayım kalmadı."

Nevruz, Nazdar'ın can acısıyla söylediği söze yüzünü buruşturdu. Sonra da onu tutup kendisine doğru çekti, sımsıkı sarıldı.

"Yıpratma kendini! Daha işimiz var, lütfen toparlan artık!"

Nevruz'a sarılı bir halde:

"Ne diyor başkan?" diye sordu. Nevruz, onun sırtını sıvazlarken:

"Bilmiyorum, akşama toplantı var," diye karşılık verdi. Sonra da bir sessizlik oldu, arada bir Nazdar'ın hıçkırıkları bu sessizliği bölüyor ama yine de sessizlik baskın geliyordu.

***

İSTANBUL

Adalar...

"Oktay Oktaylar ve eşini hatırladım Devrim!" diyen Asaf, pencere tarafında durmuş ve kapı tarafında duran Devrim'e doğru birkaç adım attı. Devrim yerinde durup onun gelişini izlerken Asaf, yaklaşırken lafını önden gönderdi.

"O menfur olayı unutmak ne mümkün? Demek Arzu Oktaylar, onların kızıymış ha?"

"Evet efendim!" diyen Devrim, karşısında duran Asaf'ın:

"Basın toplantısına, kendisi de katılmak istedi, öyle mi?" diye sormasıyla kafasını sallayarak karşılık verdi. Bir müddet Devrim'in yüzüne bakan Asaf, bir cevap vermeden yerine doğru yürürken Devrim, hürmetle onun lafa girmesini bekledi. Masasına oturan Asaf,

"Onun da kamera karşısına çıkması, İsrail denen uyduruk devleti zor duruma düşürecektir. Katılsın!" deyince Devrim,

"Emredersiniz efendim!" dedi ve kapıya yöneldi. Asaf, onun kapıdan çıkışını izleyerek başını hafifçe salladı.

Arzu düşünceliydi; hastane koridorunda beklerken kafası dağınık, morali hafif bozuktu. Ferhat'a her ne kadar çaktırmak istemese de keyfi yerinde değildi. Babasıyla annesini anımsamış, o kötü günleri hatırlamış ve içi acıyla dolmuştu. Derin bir nefes alırken, Ferhat'ın odadan çıkmasıyla yerinde doğruldu. Üzerine çektiği takım elbiseyle, tıraş olmuş yüzüyle ve hafif uzayan saçlarıyla Arzu'nun karşısında durdu.

"Sen nerde hazırlanacaksın?"

Ferhat'ın sorusuna, gözlerini kısarak:

"Anlamadım?" diye sorunca Ferhat, acımsı bir tebessümle:

"Devrim Bey aradı, sen de kameralar karşısına geçiyorsun!" der demez Arzu, sevinçten ne yapacağını bilemedi ve el çırptı.

"Gerçekten mi?"

Başını salladı Ferhat,

"Evet, haydi gidip hazırlan!" deyince Arzu, Ferhat'a sarılma niyetiyle yaklaştı ama son anda kendine engel oldu ve gülümseyerek:

"Tamam, sağ ol!" dedikten sonra seri adımlarla koridorda ilerlemeye başladı.

"Çetin nerde?" diye soran Hatem, elbiselerin bulunduğu valizleri bir köşeye bırakan Çınar'ın,

"Üst baş almaya gitti," demesiyle:

"Daha zamanımız var," deyince Çınar, ona yaklaşarak:

"Her şey tam olsun abla!" dedi.

"Sen hazır mısın?"

"Hazırım abla! Keşke izin verseydin de seni bir makyaj etseydik!"

"Niye? Böyle çok mu çirkinim?"

"Aşk olsun abla, öyle değil ya! Çok ağladın abla! Gözyaşlarıyla birlikte hep sürme falan da akmış, yanakların hafif kararmış, düzeltelim diye!"

Gülümsedi Hatem,

"Haydi yap bari!" deyince Çınar, hemen işe koyuldu. Makyaj malzemelerinin olduğu çantayı açarak Hatem'e iyice yakınlaştı ve işe başladı.

Adalardaki operasyon merkezinde bir araştırma, koşuşturma vardı; bilgisayarlarla kavga halinde olan Kağan, Yeşil Mühür ile ilgili bir bilgi arıyor, İstanbul sokaklarındaki bütün kameraları kontrol ediyordu. Rojda da kendi bilgisayarına gömülmüş, emniyet ve diğer güvenlikten mesul yerlerin veri tabanlarına sızmıştı. Bir şekilde bir bilgi, bir belge bulmaya çalışıyorlardı. Delal, kulağında telefonla yanlarına geldiğinde, ikisi de çalışmayı bırakıp ona adapte oldu.

"Bir şey bulamadık şu an!"

Adem'in sesi duyuldu.

"Benim birkaç bağlantım var, onları yoklayacağım. Ekol'e ait bazı mekânlar tespit edersem haber veririm."

"Anlaşıldı, senden haber bekliyoruz!"

"Eyvallah!"

Delal kapanan telefonu cebine koyarken Kağan, bilgisayarı işaret ederek:

"İstanbul'un bütün ilçeleri, semtleri ve sokakları tarandı ama onlara dair, Ekol'e dair bir ize, bir veriye rastlanmadı," deyince Delal, soran gözlerini Rojda'ya çevirdi. Rojda, başını hafifçe sallayarak:

"Bir şey bulamadım ben de!" deyince Delal, derin bir nefes alarak ellerini her iki yana saldı ve durgun bakışlarıyla ikisinin yüzünü inceledi.

Marmara'nın üstüne çekilen kara bir kaymak, dalgalanan suların hışırtısına siyah bir örtü gibi gerilip akşamın rengini buyur ederken hafif esen yel, yaza tevessül eden mevsimin gelişini fısıldar gibi bir izlenim bırakıyor; yıldızların parıltılı halayı, berrak ayın davuluna eşlik ederek gecenin karanlığına hafif aydınlık bahşediyor ve şehrin sokak fenerleri de işin içine girince karanlık, bir nebze dağılmış oluyordu.

Ferhat ve Arzu'nun hastaneden çıkışları, Hatem'i hazırlayan Çınar'ın işlemlerine tekabül ediyor; Çetin'in çekiştirdiği bavulların gıcırtılı sesleri, hastaneye doğru istikamet halindeki Adem'in arabasının fır dönen tekerleklerine paralel hareket ediyordu. Eraser'in getirdiği araca binen Ferhat ve Arzu'nun heyecanlı tavırları, sedye üzerinde iteklenen Hatem'in nemli bakışlarındaki heyecana eş değer iken Adem'in direksiyona olan hakimiyeti, direksiyona geçen Eraser'in dikiz aynasından arkasını kolaçan eden bakışlarına tezat işliyordu. Her biri bambaşka bir yerdeydi ama zaman, sanki onlar yan yanaymış ve onlar aynı yerdeymiş izlenimi veriyor; birbirine paralel gelişen olaylar, aynı zaman dilimine pay edilmiş hissi uyandırıyordu.

Adem'in aracının tekerlekleri, asfaltın beyazlıklarını ezerken Eraser'in kullandığı araç, Adem'in döndüğü dönemeçten çoktan dönmüş ve aksi yönde ilerliyordu. Hatem'in sedyesini itekleyen görevliler, arkalarında Çetin ve Çınar'ı bırakarak ambulansa doğru hareket ederken Adem, Hatem gitmeden yetişeyim umuduyla gaza yüklenmiş ve hiçbir kural kaide tanımadan yolda ilerliyordu. Hatem'in sedyesi, tepesindeki kırmızı mavi çakarlarının yandığı ambulansa, görevliler tarafından taşınırken Hatem, belki Adem gelmiştir umuduyla gözlerinin erebildiği kadar etrafına bakındı ama Adem yoktu, gelmemişti. Çetin'le Çınar da ambulansa binerken Hatem, kapanan kapının sesini içinde bir yerlerde hissediyor, Adem'in son defa yüzünü görebilmek arzusu, içini kemiriyordu. Ambulansın sirenlerle hareket edişi, Hatem'in yumulan gözlerinden düşen damlalara iştirak ediyor, sallanarak ilerleyen ambulansın siren sesleri, Hatem'in yüreğindeki yangınlara adeta ağıtlar yakıyordu. Ambulansın avludan çıkıp anayolda hızla ilerleyişi, akşamın yarı aydınlık ahvaline yansıyor; gelip geçen araçlar, ambulansa yol vermek için kenara köşeye çekiliyordu.

Yolun aksi tarafındaydı Adem'in arabası; hızını azaltarak hastane dönemecine yaklaşan Adem, uzaklaşmakta olan ambulansı gördüğünde yüreğinden parçalar koptuğunu hissetti. Sanki yüreği, o giden ambulansta Hatem var diye haykırıyor; nemlenen bakışları, kadını son kez görebilme umuduyla bin bir şekle bürünüyordu. Tekrar hızlandı, gözleri ilerdeki U dönemecindeydi. Hızını düşürmeden dönemece yaklaştı ve tam dönecekken el frenini çekerek driftlerle dönüş aldı. Korna sesleri dört bir yanda çınlarken Adem, umursamadan hızlandı. Gözleri ambulansı görebiliyordu. Yetişebilirdi. Ayağını gaza bastırdı ve hızlandı. Bastıkça bastı. Hızı tavan yaptı, ayağını kaldırmadı ve gözleri ilerde, hızlı bir şekilde yol aldı.

Tenha bir yere vardığında birden etrafını arabalar sardı; gözleri, gitmekte olan ambulansın üzerindeydi, etrafını ören arabaları fark edemiyordu, öndeki aracın sinyal yaktığını fark edip kornaya asıldı, gazı bırakmak zorunda kaldı ve hızla el frenini çekti. Etrafını ören arabalar da durmuştu. Öndeki araç durunca, son anda vurmaktan sıyrılıp durdu Adem; etrafına bakındı, arkada bir araba durmuştu, sağ yanında bir araba ve sol yanında bir araba durmuştu. Öndeki araba da durmuştu. Adem'in nemli gözleri, gözden kaybolmakta olan ambulansın peşinden gidiyordu. Ta ki ön arabadan inen adam, onun dikkatini çekene dek... Birden irkildi.

"Ama bu ölmüştü lan!" diye fısıldayıp gelmekte olan Azer Berman'a baktı. Azer geldi, yaklaştı ve şoför mahallinin camının önünde durdu. Adem, gözlerini Azer'den alarak ambulansın gittiği yöne çevirdi. Ambulans yoktu, Hatem gitmişti ve Adem, çepeçevre kuşatılmıştı. Adem'in aldığı derin nefes; ambulansın içinde, sedyenin üzerinde sırtüstü uzanmış bir halde hıçkırıklar içerisinde derin bir nefes alan Hatem'in terden ıslanmış saçlarına karıştı ve Hatem, sanki Adem'in nefesini duyar gibi nemli gözlerini yumup o anın tadını çıkarmak istedi. Hatem'in gözleri yumulu kalırken Adem'in gözleri, ambulansın peşinde asılı kalmış; camın önünde bekleyen Azer'in yansıması, yan aynadan görünerek kendini belli ediyordu.

✓BÖLÜM SONU✓

Continue Reading

You'll Also Like

3.4M 238K 61
"Ulan, diyor insan ister istemez. Bu kadar küçük bir şey de yaşıyor, konuşuyor. Hatta iç organları da var." Arşın yıllarca kardeşinden dinlediği Yüsr...
1.1M 43.6K 71
(Tamamlandı) 26 yıl önce karışan hayatlar. Ailesinin göz bebeği Naz ve ailesini kabul etmeyen Almiranın hikayesi. Arslan'ların prenses kızı Naz asl...
1.7M 102K 35
"İzliyoruz " derken sesinde garip bir dalgınlık oluşmuştu. Dudaklarıma bir gülümseme yerleştirirken kemerimi çıkardım ve son kez ona baktım. "Gidiyo...
70.4K 242 4
Bir kadın ve bir erkek ıssız bir adaya düşer ve birlikte yardım beklerken adada birlikte yaşamaya çalışırlar. Yaşarken birbirlerinin her şeyi olan ik...
Wattpad App - Unlock exclusive features