Kapıya parmak uçlarımla sessizce ilerledim. Kalbim, sanki göğsümden dışarı fırlayacak gibiydi. Kapımda ne bir kilit vardı ne de koruma. Oysa üç gündür o kapının önünden ayrılmayan adamlar birdenbire yok olmuştu. Bu bana garip gelmişti ama aynı zamanda tuhaf bir özgürlük hissi uyandırmıştı içimde. Küçücük bir özgürlük...
Gözüm karşı taraftaki Karan'ın odasına ilişti. Kapısı aralıktı. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu. Merakım daha ağır bastı. Aşağıdan gelen seslerden anladığım kadarıyla kimse bu katta değildi. Karan'ın o gizemli tarafını çözmek için bu fırsat belki de bir daha elime geçmeyecekti.
Ayaklarım beni istemsizce onun odasına götürdü. Adımlarım sessiz, nefesim ise hızlıydı. İçeri adım attığımda ilk dikkatimi çeken şey odanın tıpkı Karan gibi karanlık oluşuydu. Kullanılan renkler siyahtı, tıpkı onun iç dünyası gibi sert ve derindi. Odanın büyüklüğü beni şaşırtmıştı; yatağı, pencereye yakın konumdaydı ve bir de çalışma masası vardı. "İnsan yatak odasına neden çalışma masası koyar ki?" diye geçirdim içimden. Belki de burası sadece uyumak için değil, kaçmaktan saklanmak içindi.
Kocaman bir giyinme odası vardı, dolaplar doluydu ama renkler değişmiyordu. Hep siyah... Onu geldiğimden beri başka bir şeyle görmemiştim zaten. Masaya yöneldim. Üzerinde birkaç çerçeve vardı. İlk birkaç fotoğrafta kendisi vardı ama sonuncusu... o çerçevede ben vardım.
Gözlerim kocaman açıldı. Şaşkınlıkla nefesim kesilmişti sanki. Bu fotoğraf... kafede çalıştığım günlerden biriydi. Ama öyle yakından, öyle fark ettirmeden çekilmişti ki... Sanki dışarıdan beni saatlerce izlemiş de en zayıf anımda çekmiş gibiydi. Aklımda bir sürü soru dönmeye başladı. Bu adam beni önceden tanıyor muydu? Takip mi ediyordu? Babamı özellikle mi borca sokmuştu? Beni buraya bilinçli mi getirmişti?
Düşüncelere öyle dalmıştım ki, kapıdaki varlığı fark edemedim bile. Birden arkamdan gelen sinirli bir ses yankılandı:
"Senin benim odamda ne işin var?"
Karan o anda kapıdaydı. Ses tonu öfkeliydi, gözleri sertti. Elimdeki çerçeveyi korkudan düşürdüm, içimdeki panik bütün vücuduma yayıldı. Fotoğraf yere düşerken gözleri hem bana hem çerçeveye kaydı. Yüz ifadesi, sanki en büyük sırrı ortaya çıkmış bir insanın paniğini taşıyordu.
"Şey... sadece merak ettim."
dedim, sesi titrek çıkan cümlemle. Ama o artık çok sinirlenmişti. Sözümü yarıda kesti, daha yüksek bir ses tonuyla:
"Fazla merak iyi değildir. Şimdi çık şu odadan!"
Tam çıkacakken dayanamadım:
"Niye benim fotoğrafım..."
diyebildim ama sözüm yine havada kaldı.
"Çık dedim Vera!"
Odasına izinsiz girmiştim, elbette haklıydı. Ama o fotoğraf... Onu orada görmek benim hakkımdı. Sessizce söylendim:
"Sen kaba bir öküzsün."
Bu söz onu bıçak gibi kesti. Aniden kolumu tuttu. Parmakları bileğime öyle sert bastı ki nefesim kesildi. Beni odasına kadar sürüklemeye başladı.
"Kolumu bırak! Canımı acıtıyorsun!"
dedim. Gözlerim dolmuştu artık. Zorla tutulan biri olmaya alışıktım, ama her seferinde o kırık yerlerim yeniden kanıyordu.
"Dur! Lütfen bırak kolumu..."
Sözlerim titrekti ama içimdeki çığlık yüksekti. Birden duraksadı. Kolumu ellerinin arasından yavaşça bıraktı. Ben hemen kollarımı ovuşturmaya başladım, tenime bastırdığı yerdeki acı zonkluyordu. Gözlerime yaşlar dolmuştu. Yüzüne bakmadan mırıldandım:
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Babamın Borcu
Teen Fiction"Oo küçük hanım," dedi dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle, "iki gündür sizin peşinizdeyiz." "Kim olduğunuzu ve ne istediğinizi bilmiyorum ama derhal anlatın!" diye çıkıştım. "Sakin ol küçük kız." "Kim olduğunuzu söyledim!" diye bağırdım bu kez, se...
