3. BÖLÜM

60.6K 2.1K 780
                                        

Sabahın ilk ışıkları göz kapaklarıma değdiğinde, başımı yastıktan kaldırmaya hiç isteğim yoktu. Uyandığım an, uykudan çok yorgundum. Gözüm doğrudan tavana takıldı, sonra yavaşça kalkıp mutfağa yürüdüm.

Mutfağa girdiğimde dolabın içiyle göz göze geldim: bomboş.

Bir kavanozun dibinde birkaç tane zeytin, bir kenarda bayatlamış ekmek... Kahvaltı dedikleri şey bazen sadece bir alışkanlık gibi oluyordu bizim evde, doyurmakla pek alakası yoktu. Ama yoklukla savaşmayı küçük yaşta öğrenmiştim. Karın gurultusu bastırılır, iç sıkıntısı bastırılmazdı.

Bugün babam eve uğramamıştı. Nerede sızıp kaldığını merak etmiyordum artık, içimde ona dair olan her duygu çoktan kül olmuştu. Eve gelmemesi bizim için daha huzurluydu. Yokluğu, varlığından daha iyiydi.

Çantamı hazırlayıp anneme kardeşimi emanet ettim. Bugün evdeydi, komşuya bırakmamı istemedi. Sessizce evden çıktım.

Otobüs durağında beklerken başımı önüme eğdim. Betonun gri yüzeyine bakarken içimdeki yorgunluk o kadar netti ki... Sanki ruhum da ayakta bekliyordu benimle birlikte. İnsan bazen fiziksel değil, ruhen tükeniyordu.

Otobüs geldi. Tıklım tıklımdı. Tıpkı içim gibi dolu... Tutunacak bir yer bulup başımı yana çevirdim. Camın ardında akıp giden binalara, hayatlara baktım. O insanların hiçbiri benim gibi sabah aç karnına evden çıkmıyor muydu acaba?

Okula vardığımda otobüsten indiğim ilk anda içime biraz serinlik yayıldı. En azından burası güvenliydi. Her zamanki gibi beni bekleyen Suna'nın yanına koştum. Endişeyle bana baktı.

"Dün akşam bir şey oldu mu?" dedi hemen.

"Hayır, hiçbir şey olmadı. Eve sağ salim vardım," dedim. Gülümsemeye çalıştım. Gözlerinde bir rahatlama oldu ama hâlâ içi tam rahatlamamıştı, belli.

Okul kapısından girerken Buğra Hoca'yla göz göze geldim. Gözlerimde yorgunluk vardı ama başımı hafifçe eğerek selam verdim. O da gülümsedi. Gülümsemesi biraz daha fazlasını anlatıyor gibiydi sanki, ama çözemedim.

Günün son derslerine kadar zaman çabuk geçti. Hava almak için bahçeye çıktık. Suna'nın yanına otururken Baran da geldi. Baran bizden biriydi, içten, güvenilir bir çocuktu. Onun bana duyduğu şeyin adını Suna koymuştu bir gün: aşk.

Ama ben aşkı hiçbir zaman kendime yakıştırmadım. Bu hayatta 'hoşlanmak' lüks gibi gelirdi bana. Ne vaktim ne de duygusal gücüm vardı. Hayat beni sevmeye değil, direnmeye zorluyordu.

Suna yine beni uyardı işten sonra dikkatli gitmem için. Baran yüzüme baktı, sonra Suna'ya dönüp merakla sordu:

"Neden sürekli böyle diyorsun? Vera'ya bir şey mi oldu?"

Suna derin bir nefes alıp anlattı: "Geçen gün iş çıkışı biri takip etmiş. Vera çok korkmuş."

Baran'ın yüzü kasıldı. Öfke dolu bir sessizlik oldu.

"Korkulacak bir şey yok artık," dedim hemen. "Geçti gitti, atlattım o anı."

Baran sinirli bir sesle, "Bana niye söylemediniz?" dedi.

"Söylesek ne olacak Baran?" dedi Suna. "Vera'nın işi bu. Çalıştığı sürece geceleri yalnız dönmek zorunda. Hepimiz biliyoruz."

Baran gözlerini bana dikti. "Ah Vera... keşke çalışmasan."

Başımı eğmeden ama sesi kısık bir şekilde söyledim: "Ben de isterdim çalışmamayı. Ama babam annemin maaşını cebine indiriyor. Eve kuruş getirmiyor. Annem zaten yarı ölü gibi, sesi çıkmıyor. Kardeşim aç kalmasın diye ben çalışıyorum."

İkisi de sustu. Bazen insanların gözlerindeki çaresizlik, en yüksek haykırıştan daha gürültülüdür. Onlar da öyle susarak yanımda kaldılar.

Zil çaldı, fizik dersiydi. Buğra Hoca sınıfa girdiğinde her zamanki gibi ayağa kalktık. "Oturabilirsiniz gençler," dedi.

Bugünkü konuyu anlayabiliyordum. Belki uykusuzluk, belki açlık beynimi uyuşturmuştu ama anlatılanlar netti.

"Konuyu anlamayan var mı?" diye sordu Buğra Hoca, gözlerini direkt bana dikerek. Bu kez içten bir "anladık hocam" dedim.

Gülümsedi. İlk kez gözlerime kısa ama anlayışlı bir bakış attı.

Dersin sonunda ödevlerimi tamamlamıştım. Bugün işime erken gittim. Belki erken biterse eve gün batmadan dönerim umuduyla.

Ama kafe bugün her zamankinden kalabalıktı. Yorgunluk bir yana, yoğunluk zihnimi bastırıyordu. Üzerimi değiştirip hızla işimin başına geçtim.

Bir masa elini kaldırdı. Oraya yöneldim.

"Buyurun efendim," dedim.

Gelen kişinin yüzü... Tanıdık geldi. Kafamda bir çarpıntı oldu. Gözlerine dikkatlice bakınca, içim dondu. Bu, beni gece takip eden adamdı. O uğursuz yüz, o sırıtış, o tehdit dolu bakış...

Sesim titredi. Ama belli etmemeye çalıştım.

"Ne istemiştiniz?"

Adam bana doğru eğildi.

"Seni."

Yutkundum. "Anlamadım, beyefendi?"

Gülümsedi, boğuk bir sesle:

"Neyini anlamadın? Patron bekliyor seni. Bugün benimle geleceksin. Yoksa senin kadar benim de canım yanar. Hem biliyorsun, 'hayır' diyemezsin."

"Ben sizinle gelemem. Ne sizi tanırım ne patronunuzu."

"Tanımak zorunda değilsin. Ama gelmezsen, seni nasıl getiririm, orası bana kalmış. Şimdi bir çay getir, sessiz ol. Kimseye bir şey çaktırırsan, başına ne gelir tahmin bile edemezsin."

Donmuştum. Ayaklarım istemeyerek de olsa mutfağa yöneldi. Bir çay alıp masasına koydum. Korkum gözlerimde okunuyordu. Yanımda çalışan Azra hemen fark etti.

"Vera, iyi misin?" dedi.

"İyiyim. Sadece başım ağrıyor biraz."

"İstersen çık, eve git. Ben hallederim."

"Yok... sağ ol Azra, geçer şimdi."

Ama geçmeyecekti. O adam oradaydı. Ve ben korkuyordum. Öyle bir korkuydu ki, kalbim sesimi bastıracak gibi atıyordu.

İşim bitmişti. Çantamı alıp çıktım. Arkama baktığımda o da gelmişti. Arkamdan yaklaştı, beni hafifçe itti.

Kulağıma eğilip fısıldadı:

"Eğer yanlış bir hareket edersen... ölüm bile senin için hafif kalır güzellik."

Tam o sırada telefonum çaldı. Buğra Hoca.

Adam hemen kulağıma, "Aç, ama tek kelime kaçırırsan sonun olur," dedi.

Titreyen parmaklarımla açtım.

"Alo hocam?"

"Vera, çıktın mı? Eve gitmen gerekirse seni bırakabilirim. Yakınlardayım."

"Sağ olun hocam... bugün erken çıktım. Kendim giderim."

"Emin misin?"

"Eminim hocam. Teşekkür ederim."

Telefonu kapattım. Adam beni yolun kenarındaki bir arabaya doğru itti. Kapıyı açtı, ben önde oturdum. Arabaya binmemle birlikte, içimdeki korku artık dışıma taşmıştı.

Hiç bu kadar korkmamıştım

Babamın BorcuBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin