Bölüm 8 : Elçi

16K 1.1K 921
                                    

Şarkı: The Rigs: All The King's Men

İyi okumalar Zamansız'lar!

Bol bol yorum yapın lütfen yorumlarınızı okumayı özledim🖤

-

Rüzgâr, arabanın açık penceresinden süzülürken hisli bir canlı gibi acı dolu hikâyesini bize anlatarak uğulduyordu. Belki de benim zamansız hikâyemi anlatıyordu.

Başıma gelen olaylar sarmalı göğüs kafesime dikenli bir çalı gibi dolanmış, nefes almamı zorlaştırıyordu. Arabanın planlanandan daha hızlı gittiğini gıcırdayan menteşelerinden ve tekerlerin denk geldiği taşlar yüzünden sarsılmasından anlayabiliyordum.

Zihnimde hâlâ aynı müzik ve sesler yankılanıyor, Parehe'lerin uğultuları sanki arabanın içinde bile kol geziyordu.

Elimdeki Şeytanminaresi'ni daha çok sıktım. Bana bunu veren kişi burada olmasada, avucumda tuttuğum büyülü yardım çağrım beni bir şekilde güvende hissettiriyordu.

Bu sefer benim bir hatam yoktu, fakat bu yaşadığım korkunç şeyi değiştirmiyordu. Parehe isimli dağ ruhları tarafından kaçırılmıştım, işkence görmüştüm ve neredeyse bir ayin için kurban ediliyordum. Vücudumun her yeri bıçak yaralarıyla doluydu. Kan kustuğum içinde yüzümde kurumaya yüz tutmuş kanın cildime yaydığı gerginliği hissedebiliyordum.

Hâlâ dehşetin keskin eşiğinde gezinirken ayık kalmaya çalışan gözlerimi yavaş yavaş kırpıp açtım, nefes alıp verişim ise gözlerimden daha ağırdı.

"Prenses, uyanık kalmalısın."

Blue'nun ve bir tane kadın savaşçının arabadaki varlığının farkındaydım ama boş bakan gözlerim için onlar sadece bir karartıdan ibaretti. Savaşçı şifa konusunda yetenekli olanlardan biri olmalıydı çünkü önümdeki koltukta bohçasını karıştırıp duruyordu.

"Bana," dedim kurumuş boğazımdan kopup gelen hırıltılı bir nefesle, "prenses deme!"

Canı cehennemin yedi katında yansın. Tüm bunları yaşamamın sebebi Prenses'ti!

Arabada daha önce benimle seyahat eden Efendi Nightingale yoktu. Kaçan Parehe'lerin peşine düşmeden önce gözlerinde yanan gazap ateşini görmüştüm, gamsız bir galibiyetle onları yok etmeden geri dönmeyecekti.

Yazmak istediğim kötü karakterdi Blake Nightingale fakat benim yazmayı düşündüğümden daha azametliydi. Ben onu kötülüğün saf hali olarak aklımda canlandırmıştım, gerçeğinin ise benim tasarladığım karakterle ne kadar alakası vardı bilmiyordum. Yaratık gibi görünmediği kesindi. Daha çok Lucifer'ın cennetten düşmeden önceki hali gibi, saf güzellikte bir meleğe benziyordu.

Elimdeki Şeytanminaresi'ni sıkı sıkı tutmaya devam ederken onu çalıp çalmamayı düşündüm. Şu an varlığını istediğim kişinin o olması çok akla yatmıyordu ama hislerime engel olamıyordum.

Yanımda Gölge'nin olmasını istiyordum.

"Elinden geleni yap Siera."

Kanın kokusu arabanın içindeki havayı doldururken, adının Siera olduğunu öğrendiğim savaşçı kız bir beze elindeki mataradan su damlatıp dikkatle sol kolumdaki yaraları temizliyordu. "Yaralarına iltihaplanmaması için bir karışım süreceğim ama acilen şifacıların onu görmesi lazım."

Kızın söylediği şey üzerine Blue bana hitaben konuştu. "Dayan Ross, çok az kaldı."

En azından bu sefer bana gerçek adımla seslenmişti. Güler gibi oldum, dudaklarım hafifçe iki yandan çekiştirildiler. "Bana böyle seslenmen şu an bile iyi geldi."

ZAMANSIZHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin