Bölüm 7 : Parehe

6K 681 1.3K
                                                  

Multimedia The Hu: Wolf Totem

İyi okumalar Zamansız'lar :)

-

Kalbim, biraz önce üzerinden düştüğüm at gibi dört nala koşuyordu.

Kaçıncı kaçma girişimim olduğunu artık bilmiyordum ama sonuç yine değişmemişti; yakalanmıştım. Gordion hizmetçisi Ailis'le beraber ata binerken aklımdan sadece kaçmak geçiyordu, o an için önümüze çıkacak tehlikelerin bir önemi yoktu. Tehlike ise bizi çok çabuk bulmuştu.

İsminin Matron olduğunu öğrendiğim, vücudu ayıya benzeyip yüzü baykuş gibi olan ilkel hayvan ileride yatıyordu. Savaşçılar onun etrafında toplanmıştı, fakat hepsinin gözü benim üzerimdeydi. Sadece Rem ve Blue'nun ileride yatan Ailis'i kontrol ettiklerini görebiliyordum. Kızın atın üzerinden düşerken boynunu kırmadığını diliyordum.

Benim de kırık kemiğim olup olmadığını bilemiyordum, adrenalinden tüm vücudum kaskatı ve tetikteydi. Çok yakınımdaki tehlikeyi göz ardı etmeye çalışsamda sonunda boyun eğdim ve Blake Nightingale'e bakmak zorunda kaldım.

Yaklaşık bir dakika önce bana, gerçek prenses olmadığını düşünüyorum demişti. Ben ise o andan beri atan nabzımı sayıyordum. Sesi o kadar tek düze bir sakinlikteydi ki insanların üzerinde ağaç kütüklerini kesen balta kadar etkileyici bir darbe indirmesi inanılmazdı.

Kulaklarım uğulduyordu, kanım damarlarımda buz saçaklarına döndü. Ne yapmalıydım? Her şeyi itiraf mı etmeliydim? O an bu an mıydı?

Gözlerimi iyice ona çevirdim ve göz göze geldik. Bana tepeden bakıyordu; ifadesizliği bir zırh gibi takınmıştı. Beni inceledi ve sonunda bir savaşçıya başıyla işaret yaptı.

Savaşçı, şimşek gibi bir hızla yanıma gelip kılıcını boğazıma hedef aldığında o kadar hızlı irkildim ki kalbim bir avcı tarafından vurulan yavru bir kuş gibi kanat çırpmayı bırakmıştı.

"Kaçmayı bu kadar çok istiyorsan," dedi Blake, ağır ağır önümde birkaç adım atarak, "seni kimsenin bulamayacağı ve asla dönemeyeceğin bir yere yollayabilirim."

Ölüm.

Boğazımı hedef alan kılıç kadar bilenmiş bir sesle konuştuğunda durmuş beni izliyordu, ben ise parlak çizmelerine gözlerimi diktim. Yutkunamıyordum bile, sanki boğazımın tek bir hareketinde kılıç görevini yerine getirecekti.

"İşime yaramayacaksan da aynı yere gitmende bir sakınca yok."

Kelimeleri zihnime bir tohum gibi ekilmişti. Sözlerini noktaladığında gözlerimi tekrar kaldırıp ona baktım. Yanımda dikilip beni idam etmeye hazırlanan savaşçıya bakışlarını çevirdi; o an hayatım film şeridi gibi önümden geçmedi, hayır. Tek düşünebildiğim daha fazla yaşamak istediğimdi. Nabzımın atışları yavaşladı, her şey ağır çekimle gerçekleşti. Rüzgârla hışırdayan yapraklar, Matron'un uğultulu nefesleri, savaşçıların gözlerini kırpıp açmaları, Blake Nightingale'in kadife yumuşaklığında nefes alıp verişi...

"Ben prensesim."

Sesim o kadar net ve berraktı ki söylediğim cümlenin aksini söylemeye kimsenin gücü yetmezdi. Blake elini kaldırdığı an kılıç boğazıma ulaşmadan durdu. Onun büyüyle durdurduğunu anlayabilecek kadar büyüye aşina olmuştum; havada yoğun varlığını bile sanki hissetmeye başlamıştım, tenim karıncalanıyordu.

Herkes sessizdi. Ormandaki hayvanların bile bu ana tanık olduğunu hissettim. Efendilerine yalan söylüyor, onu aldatmaya çalışıyordum. Bu işin sonu her şekilde bir felaket gibi geliyordu ama anı kurtarmak zorundaydım.

ZAMANSIZHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin