"Yanlış bir zamanda mı geldim?"

Iııı...

Aaaa...

Şey...

Sanırım, nutkum tutulmuştu...

Ağzımı açıp keskin bir nefes aldım. Biraz dudaklarım mı kurumuştu ne?

Dudaklarımı yalayıp tekrar açtım ve oradan bir yerden ses çıkması için bekledim.

"Annie? İyi misin?" Evet Lee! Elbette o kadar harikayım ki kalp krizi geçiriyormuş gibi bir görüntü çiziyorum!

Kapıyı yüzüne kapatıp tanrıya tüm bunların bir halüsinasyon olması için yalvarmak istiyordum ama tanrının sevgili kulu olduğum söylenemezdi, beni sevmiyor değildi ama... Daha çok haylaz bir erkek kardeş gibi davranıyordu. Dolayısıyla kendi kendimeydim ve konuşmanın vakti gelmişti!

Pekâlâ, derin bir nefes al Ann!

"Evet..." dedim nefesim verirken. Sesim soluğumun arasında boğuluyormuşum gibi çıkmıştı. Ancak sonuçta çıkmıştı, değil mi?

Şimdilik bu mucizeye odaklanacaktım.

Tabii ta ki, Lee kapıyla aramdaki boşluktan içeri girip tuhaf bir ifadeyle bana bakana kadar...

Ardından etrafında tam bir tur atıp "Girmemin sakıncası yok, değil mi?" diye mırıldandı hala şaşkın suratıyla etrafa bakarken. İçeri kadar girdikten sonra mı soruyordu bu soruyu?

Laf sokmak ve ya daha kötüsü 'Burada ne arıyorsun?' demekten kendimi alıkoymak için dudağımı kemirmeye başladım. Hala neden o tuhaf bakışlarının evimin içinde gezdiriyordu?

Ha...

Çünkü... Kahretsin...

Ev bomboştu.

Has siktir!

Ne diyecektim şimdi ona?

Ev bomboş çünkü İskoçyanın minik bir adasından elimde bir sırt çantası ve kucağımda bir bebekle kaçtığım için hiçbir şey alamadığımı, sonunda alacak parayı her buluşumda hasta bir kadın tarafından sabote edildiğimi mi?

Belki de annemlerin şu tuhaf doğulu kabile inanışlarından birine ibadet ettiğini söylemeliydi...

"Taşınıyor musunuz?"

Ya da... Şey... Elbette taşınıyor da olabilirdik!

İçinden sahtelik akan bir sesle onu,"Evet..." diye yanıtladım. Kalbim kulaklarım da atıyordu. Köpek gibi nefes almayı kesmeyi denedim. Aksi takdirde oksijenden bayılacaktım. Yine.

Bayılmaktan nefret ediyordum. Fazla işe yaramaz ve güçsüz hissettiriyordu. Çıt kırıldım olmaya alışık değildim...

Güçsüzler ölürlerdi. İşte babam beş yaşındayken elimden tutum beyaz kumların üzerine çıkmaya çalışan kaplumbağalar bakarak bunu söylemişti.

Ölemezdim. En azından Bree güvende olana kadar ölmemek zorundaydım.

Bree...

Siktir! BREE!

Lee'ye Bree'yi nasıl açıklayacaktım?

"Annenle, baban içeri de mi?"

"Ha-hayır..." diye mırıldandım. Harika kekeliyordum.

Lee bana doğru yaklaşıp ayakları ayaklarıma değince durdu. İki elini suratımın yanlarına yerleştirirken yüzünü bir tebessüm kaplamıştı.

KaçakBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!