Esselamü aleyküm ve rahmetullah Elifler!(Not:Elif olmak cinsiyet gerektirmez.)Biliyorum sizi çok bekletiyorum ama yine affınıza sığınıyorum.Beni de böyle kabul edin. Zaten finale son üç ya da iki bölüm. ^^
Bugün 6 Temmuz!Elif gibi Dik'in birinci yılı! Birinci yılımız mübarek olsun sayın okuyucular!Bu zamana kadar geciken bölümleri sabırla bekleyen, mesaj ve yorumlarıyla beni mutlu eden, hatta hiçbir şey yapmasa bile hikayemi okuyan herkese çok teşekkür ederim; Allah razı olsun. Sizi çok seviyor ve Allah'a emanet ediyorum. Bu arada Ramazan'ın son on gününe girdik, güzel değerlendirelim inşaAllah. :')
DİPNOT: Video Elif ve Yusuf'un yaptığı hareket.
İthaf;her zaman yanımda olan bir tanecik dostuma MinaBa'ya. ^_^
Eyüp anahtarı kapının deliğine sokmakla uğraşırken bakışlarımı Dilara'ya çevirdim. Mahcubiyeti mimiklerini ele geçirmişti, göz kapaklarını kaldırmamasına sebep oluyordu. Lisedeki güzelliğinden kaybettiği tek şey makyajı olmuş, mavi gözleri masumiyet kazanmıştı. Önünde birleştirdiği ellerini çözdü ve başını kaldırdı, bakışları kapıda oylanınca ben de kapıya döndüm ve Eyüp'ün lambaları yaktığını gördüm. Hira içeri adım atmadan önce yüzüme baktı ve içeri girdi, Dilara'ya elimle geçmesini işaret ettikten sonra arkalarından ben de girdim. Eyüp kapıyı kapatmaya yöneldiğinde elimle durdurup yüzüne baktım. İma ettiğim, yapması gereken, davranışı anlamayarak hala yüzüme baktığında gülümsedim. Hira için yetersizdi; bunu dahi anlamadığına göre yetmesine çok yol vardı.
"Saat on ikiyi geçmiş, evde üç bekar kız; burada kalacaklar."
"Evet, bu bekar oğlan da hemen yandaki odada kalacak." Yüzüne boş boş bakmaya devam ettiğimde içimde Eyüp'ün zaafını öğrenmemin, ki bu onun imanına yararda bulunacak bir zaaf iken, bunu kullanmayacağım anlamına gelmediğini tekrar ediyordum.
"Tabi önce senin böyle bakmayı bırakman ve önümden çekilmen gerek." Dedi sıkılmış ses tonuyla.
"Sence Hira'nın gözüne böyle girebilecek misin?"
"Oyun mu oynuyorsun benimle?" Kaşlarının ortasındaki çizgiye bakıp tekrar yüzüne baktım, dalga geçtiğimi zannediyordu büyük ihtimalle. "Eyüp bu durum, İslami açıdan uygun değil."
"E kızım ben de odadan çıkmayacağım zat- ; tamam, değişecektim ben."
"Değişeceksin inşaAllah." Diye fısıldadım gülümserken. Kafasını arkaya doğru attı ve nefesini yukarı doğru verdi. Allah'ım bana yardım et, deme tarzı bu olabilirdi. Ardından kıyafet almak için odasına gidip gelmesi bir dakikayı geçmemişti bile, elindeki poşetle kapıdan çıkarken bana göz kırptı ve geride bana mutlu bir gülümseme bıraktı. Değişecekti Allah'ın izniyle.
Salona geçtiğimde Dilara, Hira'yla konuşuyordu; üniversite muhabbeti olduğunu anlayınca beklemeden mutfağa geçtim. Tezgahtaki bulaşıkları görünce derince bir nefes aldım, nefesi geri vermeden evvel bulaşıkları sahibi yıkasın düşüncesini beynime yerleştirdim ve çay aramaya başladım. Krem renginin güzellik kattığı mutfak dolaplarının en sağında bulduğum cam kavanozu elime aldım. Su ısıtıcısını çalıştırdığım sırada söz akşamında yaptığım kahveyi hatırladım; Yusuf'un fincanına karabiber koymak son dakikaya kadar aklımda olmadığı gibi yaptığım da bile bir Elif davranışı olmadığının farkındaydım. Ama bizler İslam'ın çizdiği sınırlar içinde eğleniyorduk zaten, bunu gözümde çok da büyütmemiştim.
Çayları ince belli bardaklara dikkatlice doldurduktan sonra yanlarına iki bardak da su koydum. Tepsiyi alıp içeri geçtim; iki tane üçlü koltuk, ortaya konulmuş bir sehpa ve televizyondan oluşan küçük salona şirinlik katan koltukların yeşil olmasıydı. Sehpaya tepsiyi koyduktan sonra "Afiyet olsun." dedim. Dilara suya uzanıp dudaklarını bardağa yaklaştırdı, aynı zaman diliminde gözlerini kapattı. Suyun sakinleştiri etkisini kullanıyor gibiydi. Bakışlarını bana doğru çevirdi; karşılıklı duran iki koltuğun birinde ben ve Hira, diğerinde Dilara oturuyordu.
"Ben, dediğim gibi, bu gece oraya sizin için geldim. Yani daha çok Elif için. Neden bu kadar çirkin bir geçmişim olduğunu anlatmalı ve helallik dilemeliyim çünkü."Bakışlarını gözlerimle biraz daha muhabbet ettirdikten sonra ayaklarını koltuğa doğru çekti ve bağdaş kurdu. Dirseklerini dizlerinin üstüne yasladı ve bakışlarını önünde kalan ellerine çevirdi. Gözlerini kaçırma yolu, konuşurken elleriyle oynaması olacaktı. Ellerine bakacak ve yüzümüze bakmamaya gayret gösterecekti."Sana o kadar kötü davrandım ki! Lisenin ilk yılı, hatırlarsın belki, sana karşı hiç kötü bir hareketim olmadı. Hatta seninle en fazla bir iki defa konuşmuşuzdur. Ama lise iki... O yıl başladı bendeki kin duygusu. İğrenç bir insan olmuştum, farkındaydım da. Ama gözümü kin bürümüştü. İntikam, hasret, acı hepsi bir olmuş beni o hale getirmişti." Susup önündeki çay tabağına ucunu dayadığı çay kaşığını sol taraftan sağ tarafa çekti. Geçmiş, kimse için hiçbir zaman kolay olmayacaktı; acıları da pişmanlıkları da hatırlatan hep geçmişimizdi çünkü. Mutluluklar es geçiliyordu her zaman. Çünkü insanoğlu mutluluğu benimseyip kendine saklıyordu ama kötü olan ne varsa geçmişinde bırakma çabasıyla örtüyordu üstünü. Ortaya tekrar çıktığında geçmişini suçluyordu hep, geçmişim, geçmişimdekiler, geçmişimde yaşananlar; onlar suçlu.
Ben de suçluyordum, keşke başımı açıp okula gireceğime yurt dışına gitseydim, başka bir çözüm yolu arasaydım diyorum. Ama sanırım ben yine dönüp dolaşıp kendimi suçluyorum.
"Benim sırılsıklam aşık olduğum çocuk, gelmiş dünyada kimse kalmamış gibi sana aşık olmuştu. Ali neden gitti zannediyorsunuz?" dediğinde kafama biriken bütün düşünceleri elimin tersiyle itip Dilara'ya odaklandım. Böyle bir şey gerçekten mümkün müydü? Kafama sert bir darbe almış gibi kafamı iki yana salladım. Ali, bana mı aşık olmuştu yani? Bu yetmezmiş gibi bu yüzden mi gitmişti? İnanma kavramı somutluğunu yitirerek buharlaştı beynimden. Bakışlarımı Dilara'ya çevirip göz bebeklerinde oyalandım; o, Ali'ye kör kütük aşıktı. Ali nasıl bana aşık olabilirdi? "Bakma öyle," Dilara'dan bakışlarımı aldığımda nereye çevireceğimi bilemedim. En sonunda önümdeki şeker kasesine dönen bakışlarımı orada bıraktım.
"Ali'yi bilirsiniz, kalbi çok güzeldi. Kendi gibi. İslam yoktu düşüncelerinde, biliyordum; ben onun her şeyini biliyordum zaten. Ama insandı o evvela, adamdı. Bir bakışıyla kalbimi kanatlandırdığını, bir kelam ettiğinde, o güzel sesi duyduğumda hayata güzel baktığımı ben bilirim. Düşünsenize, bir iki saniye de olsa onun ses tonunu duymak benim hayatımı güzelleştiriyordu." Susma noktalarından birine geldiğinde bakışlarımı ona çevirdim. Dilara ise başını bizden aksi yöne çevirdi ve derin bir nefes çekti içine. Ardından burnunu da çekti ve aynı pozisyona geri döndü. Şu an içinde benim bulunmadığım bir aşk hikayesi dinleyip ağlamayı çok isterdim ama bu kötü sona sahip aşk hikayesinde kötü kız bendim.
"Ben ona çok geç kalmıştım. Beni sevmesini istemek için bile çok geç kalmıştım. Çünkü sen, İslam'ın kızı olarak onun dikkatini bir kere çekmiştin. Çünkü onun yüreği öyle güzeldi ki Allah'a olan muhtaçlığını ister istemez hissetmiş; seni de vesile kılmıştı imanına. Fakat ben bu duygulardan habersiz mini eteğimle onun yanına gidiyordum. Kalbime o kadar güvensizdim ki fiziğimi ortaya koyuyordum beğensin diye, çünkü benim kalbim çirkindi, güzel olan tek şey o beyaz tenimdi! Ama o bir kere dönüp bakmadı bana; senin iffetin gözlerini kamaştırıyordu. Senin okuldan çıkarken örttüğün başına öyle hayran bakıyordu ki ilk zamanlar, ölüyordum. İçimde ne tür fırtınalar koptuğuna dair fikir yürütemeyiz bile. Sonra Ali'nin elinde Arapça harfler yazan kitaplar gördüm. Kur'an da görmüştüm. Bir gün Cuma namazı için okuldan kaçtığına şahit oldum. Ona karşı içimde bir şeylerin eksildiğinin farkındaydım. Belki İslam'ı sen olmadan yakalasaydı, ben de onunla yakalayabilirdim ama ortada sen vardın. Sen benim onun beni sevme hayalini kurmamı bile engellemiştin, çünkü o seni seviyordu." Ellerini şakaklarına koyup ovmaya başladı, hala acı çekiyordu. Hala ona karşı çok şey hissediyordu. Ve ben habersizce birinin imanına vesile olduğum gibi yine habersizce birinin hayatını karartmıştım.
Rabb'im, geç veya güç, ikisine de Seni bulmayı nasip ettiğin için Sana hamd-ü senalar olsun.
"Neyse. Onuncu sınıfta artık Ali bambaşka biri olmuş, fakat ben onu sevmekten hiç vazgeçmemiştim. Bizim okulun ortamı onun yeni oluşan kişiliğine alışık olmadığı gibi onun yeni kişiliği de bizim okulun ortamıyla uyuşmuyordu. Zorlanıyordu okulda. Hatta kavga etmişliği vardı bu yüzden. Kaşı patladığında yanına koşmuştum, fakat o benim yüzüme bile bakmadı o gün. Onun canının yandığına mı beni gram umursamayışına mı üzülecektim, şaşırmıştım. Onuncu sınıfı tahammül sınırlarını zorlayarak bitirdi ve hemen nakil istedi. Daha rahat bir liseye geçiş yaptı. O gitmişti, ben bitmiştim. Ve seni bitirmek istiyordum. Kendime gelemedim uzun süre, hatta birkaç ay öncesine kadar da gelememiştim. Bu, çok uzun bir süre aslında...
Kin, kibir, nefret! Kötü olan ne varsa kalbime doluşmuş, beni yok etmişti. Artık, Ali'ye hala aşık ama bir o kadar da kızgın; Elif'e nefret duyan ve kimseyi umursamayan bir kız vardı. Sana yaptığım her çirkinlik bu yüzdendi, bu kafamda kurduğum, gözüme dağ gibi gelen nefretim yüzünden."
Son cümlesini gözlerime bakarak söyledi ama yanağından süzülen gözyaşı benim ona bakmamı engelliyordu. "Bana hakkını helal eder misin Elif?" Akıttığı damlaların sıklığı artarken ben de dudağımı ısırmayı bırakıp birkaç damla gözyaşımı özgür bıraktım.
"Helal olsun!" Ses tonumun yüksekliği onu gülümsetirken gözyaşlarına daha çok güç vermişti. Oturduğum koltuktan kalkıp onun önüne çöktüm. Dilara karşımda, tertemiz bir tövbe nuru ile duruyordu. İstiğfar kokuyordu bakışları, ellerini tuttum hala bana bakarken. "Sen de hakkını helal et, gıybetini yapmış olabiliriz." Dedim titrek nefesime muziplik katarak. Derin gülümsemesiyle beraber helal etti hakkını. Bir kenara "İnsanlar değişebilir, bir tövbe bir hayat silebilir; bir dua bir insan oluşturabilir." yazmayı kafama yerleştirdim ve gülümsedim.
"E ben de helal edeyim bari." Hira'nın ortamı değiştirelim ses tonu kıkırdamama neden olurken Dilara'da da aynı işlevi göstermişti. Çöktüğüm yerden kalktım ve kendimle beraber Dilara'yı da kaldırdım. Hira da bizimle beraber ayaklandı, yatsıyı kılmamız gerekiyordu. Lavabonun önüne varmadan "Ev sahibiyim önce ben abdest almalıyım,"dedim. Hira'nın misafirperverlik anlayışıma karşı bana attığı bakışlara gülümsedim. Önce abdest almalı, ardından seccadeleri bulup sermeliydim. Tabi evde seccade olmamasından ötürü duyduğum şüpheyi saymıyordum. Abdest aldıktan sonra yanlarından ayrılıp seccade aramaya başladım. Oturma odasında bulamadığım seccadenin bulunma olasılığının olduğu tek yer Eyüp'ün odasıydı. Odanın kapısının önüne geldiğimde girmekten çekindim. Ne olursa olsun bir bekar eviydi, elimi kapı koluna koyup aşağı doğru bastırdım. Tahmin ettiğim gibi köşede iç çamaşırlarından birkaç tanesi duruyordu ama ben seccade aramaya odaklanıp dolabın alt çekmecesini gözüme kestirdim. Doğru seçim yaptığım için kendimi tebrik ettikten sonra seccadeleri çektim, sadece iki tane vardı ama evde bulunması bile takdire şayandı. Kıbleyi öğrendikten sonra oturma odasına seccadeleri bitişik şekilde serdim. Hemen ardımdan Hira ve Dilara içeri girdi.
"Kişi sayımızla eş değer olmasalar da bize sıkı saf tutturacak seccadelerimiz var."dedim gülerek.
"Aramıza şeytan girmez." Hira'nın beni onaylayan cümlesine gülümsedim ve onları seccadelere davet ettim. Ardından ruhumuzu yatsı namazının huzuruna, alınlarımızı secdenin nuruna bıraktık.
...Ya Kahhar Ya Allah
Ya Cebbar Ya Allah cella celaluhu.
Tesbihatın ardından dört kişilik yemek masasının bulunduğu mutfağa geçtik. Onlar sandalyelere yerleşirken ben de buzdolabından elma ve muz çıkardım. Tabaklara yerleştirip ben de yanlarına oturdum; gece uzun olacak gibiydi. Ki zaten muhabbet Allah iken uzun olması daha kafiydi. Hira eline bir muz aldıktan sonra soymaya başladı, her zaman her şeyi yeme potansiyeline sahipti. Ağzına götürüp ısırdığı sırada Dilara'nın kurduğu cümle kaşlarımızı hayretle kaldırmamızı sağladı.
"Ailem ben reddetti." Sandalye yönümü ona doğru çevirdim ve devam etmesini rica eder gibi başımı oynattım. "Kabul etmediler yeni Dilara'yı. İlk namazla başladım İslam'a girmeye. Tam olmasa da bir buçuk yıl önce başladım, karşı çıktılar. Evde kılmıyordum başlarda, bu yüzden yatsı kaçıyordu hatta. Sonra namaz şuuru yerleşti kalbime ve evde kapıyı kilitleyerek namaz kılmaya başladım. Ama babam bunu fark edince kilidi aldı tabi. Böyle kısa geçiyorum ama toplam altı ay süren bir süreç bu."
Ellerimle yüzümü kapatıp halimize şükrettim. O namazları için aile gibi büyük bir zorlukla savaşırken biz nefsimiz gibi gözümüzde büyüttüğümüz bir zorlukla savaşıyorduk. " Ama bırakamazdım, kalbimin ritmi değişmişti artık. Bir tıkırtı yoktu artık kırmızı organda; Allah diye atıyor, Allah için yaşıyordu. Tuvalet! Evdeki kılmak için uygun kalan tek yer. Karton seriyor ardından kartonun üzerine seccade seriyordum, tabi kapıyı yine kilitliyordum. Ben bunu aylarca yaptım," Duraksayıp gözlerime baktı ve "Ağlama."dedi. "Sen de ağlıyorsun." Cümlemle beraber ellerini yanaklarına götürdü ve günahlarının kefaretlerini sildi.
"Aylarca tuvalet mermeri sırdaş oldu bana, gözyaşlarımı ağırladı. Seccademi, Kur'an'ımı ve diğer kitaplarımı saklamak apayrı bir zulüm oldu benim için. Yani her ailede en azından dedeler nineler namaz kılar, namaz kılmasa bile ramazanda oruç tutar ama bizim çok naciz ailemizde o bile yoktu. Yoksunduk, İslamiyet'ten de insaniyetten de. İmtihanım güzel, belki ondandır; vakit çabuk geçti ve bir altı ay daha bitirdim. Tam bir yıl olmuştu ve ben artık örtünmek istiyordum. İpimin koptuğu kısım burası, ailemin kendi cehennemlerine odunları hızla attıkları kısım. Babam, beni biriciği gören adam; bana bir sürü hakaret etti. Şuursuz olduğumu, hala büyüyemediğimi, birilerinin kafama girdiğini, medeniyetten geri kaldığımı söyledi. Babam! Kahramanım! " Avuç içlerini gözlerine bastırıp bekledi, bakışlarımı Hira'ya çevirdiğimde o da ağlıyordu. Ağlamamak mümkün değildi, arkasında ailenin desteği olmayan bir iman söz konusuydu. Kalbe geç yerleşmiş ve güç oturtulan bir iman.
"Tabi annem de. Dinleyemezdim artık onları, benim doğduğumdan bu yana İslam'dan mahrum bıraktıkları gibi bir senedir de namazlarıma zulmediyorlardı;" Elini elbisesinin cebine atıp katlanmış bir kağıt çıkardı. Boşta kalan eliyle bir iki saniye yüzünü kapattıktan sonra kağıdı açıp masanın ortasına koydu. "Örtünme isteğimi aileme söylemeden önce kendi kafamdaki düşünceleri kağıda döktüm, bir defter tutacak adını da iman günlüğü koyacaktım ama nasip olmadı." Katlama izleriyle kırışmış kağıdı elime aldım ve boğazımı temizledikten sonra okumaya başladım.
"İlk sayfa. Bu defteri tutma amacımı yazacağım ilk sayfaya. Bu pazartesi günü hayatımı değiştirecek bir adım atacağım. Tesettürü istiyorum. İnsanlar beni anlamayacaklar. Benden uzaklaşacaklar ve yalnız kalacağım. Biliyorum. Sadece O var. O her yerde ve O'ndan asla ümidimi kesmem. O ki bana kafir ölmemeyi nasip etmiş, ümit kesmek ne haddime." Boğazıma bir hıçkırık dayandığında durdum, onu dışarı salmamak için büyük gayret gösterdim. Başardıktan hemen sonra derin bir nefes alıp devam ettim. O'ndan asla ümidimi kesmem.
"Soyut yollarla O'nunla iletişime geçebiliyorum. Fakat yazmazsam delireceğim. Kendimi deşarj etmek için yazacağım. Katlanacağım zorluklara ileride gülmek için yazacağım. Asla ümidimi kesmiyorum ve O'na güveniyorum. Bu sefer yapacağım. Kendimi kandırmadan. Ne kadar zor olabilir ki? Allah'ın izniyle pazartesi günü okula örtülü gideceğim. İnsanların kafalarındaki düşünceleri şimdiden görebiliyorum. Ama bu benim hayatım ve ben bu hayatı Müslümanca yaşayacağım.
Bir senede, sadece bir sene. Ah o kadar yol aldım ki... Rabb'im irademi güçlü kılmış elhamdülillah. Her şeyin üstesinden geleceğim. Herkes 'Acaba kimden etkilendi, hangi tarikattan acaba?' diye kurup duracak. Ama ne önemi var? Kur'an'da yazıyor mu? Bitti. Beni yaradan benim için en hayırlısını bilir. En fazla ne kadar zorlanabilirim ki? Allah yanımdayken beni ne yıldırabilir?" Dilara'nın yanımda sesli bir şekilde ağlamaya başlaması boğazıma düğüm attığı gibi süregelen gözyaşlarıma da destek çıktı. Onun neler yaşadığını tam olarak bilmiyorduk, buna rağmen onun ses tonu bile geçtiği imtihanların zorluğuna dair bir ispattı. İki elinin de parmak uçlarını kapalı gözlerine bastırdıktan sonra devam etmem için elini hareket ettirdi.
"Bakacaklar, baksınlar. Sıcaklayacağım. Cehennemden sıcak mı şu memleket? Açmak isteyeceğim ama, nasip olursa inşaAllah, ilerideki eşim aklıma gelecek. Bir hadis var, muazzam. "Bir kadın ramazan orucunu tutar, namazını kılar, zekatını verir, namusunu korur, zevcine de itaat ederse ona 'Cennetin hangi kapısından istersen gir.'denilir."
Beni vazgeçiremezsin. Sana seni bekleyen sonu hatırlatıyorum ey nefsim. Ve ben sana uymayacağım. Pazartesi günü o okula kadın olarak değil, Mümine olarak gireceğim. Ve gerçekten insanlara ilk defa gözlerimin içiyle güleceğim. O günden itibaren Rabb'imin tüm emirlerine uyup, gerçekten tamamlanmış olacağım. Kendi eksiklerimden dolayı bir gözyaşı daha yok. Biliyorum, O benim yardımcım olacak. O ne güzel yardımcıdır. Tesettürümle adeta tekrar doğacağım. Vazgeçmek yok, güçlü ol! Bu nefis tamamlanmış olma duygusunu bir kere tadıp bir daha asla kaybetmeyecek!
Şeytana uyacak kadar aciz değilim ben.
Allah'ım sen yardım et, ailem hidayete ersin.
Bismillahirrahmanirrahim...
Güçlü ol."
Son cümleyi seslice bir kez daha tekrarladım, boğazımdaki sızıyı hissedip bir kez daha ama fısıltı ile tekrarladım. Güçlü ol, senin arkanda Allah var. Aşarsın biiznillah. Kendi cümlelerim aklıma geldiğinde oturduğum yerden kalkıp Dilara'ya doğru eğildim, açık kollarımın etkisiyle ben ona kollarımı sararken ayağa kalktı. İlk zamanların verdiği şevkle örtündüğünde kendini tamamlanmış hissedeceğini düşünüyordu, oysa ahir zaman Müslümanları olarak biz hep acizdik. Efendimizi örnek alıyor ama bir ayetle cihad eden sahabelerimize bile ulaşamıyorduk. Halbuki bizim bildiğimiz ayet sayısı onlardan çok daha fazlaydı. Acziyetimiz korkunçtu. Çenesini omzuma yasladı ve oraya konuk etti damlalarını. Hira'ya baktığımda ellerini dua eder şekilde açtığını gördüm, ama gözleri kapalıydı; dudaklarını kıpırdatmasını izlemeye başlamıştım ki Dilara benden ayrıldı.
Okulda yaşadığı sıkıntılarını da anlatırsa bu kadar yükün bu geceye ağır geleceğini söyledi.
Geceler dertleri taşımak için yok muydu zaten? Gece vakitlerinde dışarıda dönen tehlikeli cümbüşe rağmen evde tehlikeli bir matem havası olurdu. Dünya sıkıntılarını ince belli çay bardaklarına sığdırmak için çay koyulurdu ocağa. Gel keyfim gel, git kederim git yapmak için bir de hunharca namaz eda ettikten sonra bu geceler daha ne isterdi ki?
Salondaki iki koltuğu da açıp çift kişilik hale getirdik ve çarşafları serdik. Dilara'yı bir koltuğa teslim ettikten sonra Hira ile ben de diğer koltuğa geçtik. Başımı yastığa koyduğumda önce Müslüman olarak doğduğum için, sağlıklı olduğum için ve İslam'ı yaşama konusunda ailemden hiçbir zaman bir yıldırma gayesi görmediğim için şükrettim. Aslında benim her hücreme tek tek şükretmem gerekiyordu. Her adım, ağzımdan çıkan her kelime, her nefes...
Sabah kahvaltısını simit ve çay gibi iki güzel nimetle şereflendirdikten sonra Hira ve Dilara okullarına gitmek üzere yanımdan ayrıldılar. Bense gidecek bir yerim olmayışının oluşturduğu boşluğa düşerek bir banka oturdum. Teyzemler de kalacaktım büyük ihtimalle, yine de eniştemin var oluşu benim rahat hareket etmemi engelleyecekti. Birkaç metre önümde sonsuzluğa açılıyormuş gibi duran denize baktım. Dünya hayatı da insanoğluna böyle gözüküyordu, sonsuz, bitmeyecekmiş gibi. Ama değildi bir son vardı; yalancı bir son, gerçek bir başlangıç. Denizde yüzdükçe, ileriye doğru kulaç attıkça tehlikeli canlılara yaklaşılıyordu. Dünyada da yaşadıkça, yaşımız ilerledikçe tehlikelerin içine giriyorduk. Denizde de bu hayatta da tehlikelere karşı sığınılabilecek tek bir Zat biliyordum.
Hamd olsun ki biliyordum.
İçine tefekkürlerimi sığdırdığım derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Acıyla bir inleme duyduğumda gözlerimi açtım. Uzamış turuncu sakalı ve gür saçlarını bir tefekkür daha der gibi gözlerimin önüne sermiş olan Yusuf'a gülümsedim. Bankın diğer köşesine oturup ayağına doğru eğildi.
"Bakma öyle, bileğimi burktum. Canım acıyor." Canının acıdığını söylerken bile ses tonuna yansıttığı mutluluk parçalarını hissedebiliyordum.
"Hira seni en son burada bıraktıklarını söyleyince konuşmak istediğim şeyleri yüz yüze halledelim
dedim." Doğrulup bana baktıktan sonra kaşlarını kaldırdı ama bileğinin acısı tekrar gün yüzüne çıkmış olacak ki sızlayarak yere eğildi. "Dilara'yı sonra anlatırsın inşaAllah başka bir şey konuşacağım,"
Eliyle sardığı ayak bileğine bakışlarımı çevirdiğimde acısını hissediyormuşum gibi içim titredi. Göz kapaklarını kaldırıp bana baktı ve "Ama önce konuşman gerek tabii." dedi. Yerimden kalkıp çaprazımızda kalan kafeye doğru ilerlemeye başladım, buz tutsa iyi olacaktı. Birkaç tane buzu şeffaf bir poşetin içine koyup yanına ilerlemeye başladım. Doğrulmuş sol kolunu banka yaslamış bir şekilde bana bakıyordu, bankın sol tarafına yerleştim ve ileri doğru uzattığı ayağına baktım.
"Çantamda arada bir bileğime sardığım bir mendil var zannımca ayağına iki kere sarabiliriz. Şu buzu tut önce bileğine, krem arayacağım." Kaşları hafif çatılmış, kısılmış gözleri ve kıvrılmış dudaklarıyla birkaç saniye bana baktıktan sonra buzu aldı ve dişlerini göstererek gülümsemeye başladı. Biraz daha köşeye kaydı ve bacağını dizini kırarak banka uzattı. Bacağı uzun olduğu için neredeyse dizini dik bir şekilde kırmıştı, lacivert keten pantolonunun paçasını iki kere kıvırdı ve buzları bileğinin üzerine tutmaya başladı. İlk temasın verdiği sızıyla yüz hatlarını kısa bir süre sıktıktan sonra bana baktı. Kremi aramayı bir an için unuttuğumu fark edip çantamı karıştırmaya başladım. Kas gevşetici görevindeki minik tüpü Yusuf'a doğru uzattım, kremin adına bakıp kapağını açtı. Bu tür kremler böyle durumlarda lazım oluyordu küçük bir boyunun çantada bulunmasında hiçbir sakınca da yoktu. İşaret ve orta parmağıyla kremi bileğine sürerken mırıldanarak "Ya Şafi Ya Allah," çekmeye başladım. Gözlerini bir iki saniye bana çevirip tekrar işine döndüğünde o da mırıldanmaya başladı. Elini sildiği sırada önümdeki mendili sarmamın ne kadar doğru olacağını sorgulama evresindeydim. Mendili elime aldım ama cesaret edemiyordum, doğruluğundan da bir o kadar şüpheliydim; "Ben alayım."diyerek elini uzattığında Yusuf'a minnettar bir gülümseme bahşettim.
Bileğini sardıktan sonra eski oturma pozisyonuna geri döndü. "Gelelim kuru fasulyenin faydalarına." Karşılıklı bir gülümseme gerçekleştikten sonra dudaklarını ıslattı. Zaten o yanımdayken dudaklarım kalan ömürlerine kıvrılmış bir şekilde devam edecekmiş gibi hissediyordum, gülümsemeden edemiyordum ki. Boğazını temizledi ve sözü aldı. "Ben Ramazandan önce nikah yapalım istiyorum."
Ağzımda su olsa püskürterek klasik bir tepki vermek isterdim ama yoktu. Şu an şaşırdığımı nasıl belli ederim bilmiyordum. İşi mimiklerime bırakıp ona doğru baktım. Ağzımı açsam da kelimeleri güçsüz düşüren şaşkınlığım sayesinde geri kapattım. "Evet, biraz acele gibi oluyor. Ama hayırlı işi geciktirmek uygun değil, biliyorsun. Ki artık geçim işini de hallettim, patronum çok sağlam bir adam. Kafamda planlar var, Allah'ın izni ve inayetiyle gerçekleştireceğimiz planlar. Senin istemediğin şekilde bir şeyler gelişsin de istemiyorum fakat," Sanki fakat kelimesini aracı kullanmış kalbindeki duyguları birden gözlerine doğru taşımıştı, kaşındırdığını düşündüğüm sakallarında ellerini gezdirdi. "Beklemek, kolay bir meziyet değil. Ama yine de kabul etmezsen beklerim; ben seni hep beklerim."
Başımı denize doğru çevirdim ama söylediği iki çift kelamın ben de bıraktığı ağırlık ve ağırlığın güzelliği beni lâl etmişti. Başımı eğdim, o da başını eğdi. Kısa bir süre sonra bağlamanın hüzünlü sesi kulaklarımı doldurunca sesin geldiği yöne baktım. Buzları aldığım kafenin hemen önüdeki küçük taburelerde bir bağlama, bir dolu kalp ve bir türkü görüş alanıma girdi. Tekrar başımı önüme doğru eğip dinlemeye başladım.
Üflediler söndüm, karanlıkta gönlüm
Hiç bilmezdim ama derindeymiş pek derdim.
Bak içime gör beni, tut elimden yak beni
İstemezsen bu aşkı, otur baştan yaz beni.
Aklım nasıl şaşkın, sevdam deli taşkın
Sen görmezsin ama narındayım ben aşkın.
Bak içime gör beni, tut elimden yak beni
İstemezsen bu aşkı, otur baştan yaz beni.
Başımı kaldırdım ve Yusuf'a baktım, "Rabb'im öyle güzel ki, şurada sana kendimi tam olarak nasıl anlatırım diye kıvranırken bir türküyü vesile kıldı." Kafamı hafifçe salladım, ayağa kalkıp çantamı elime aldım ve bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.
"Ben bizimkileri ikna edeyim."
Hikmet Anıl'ın tabiriyle Cennetten gelmişçesine dizilen kirpikleri mutlulukla biraz daha kıvrılmıştı sanki. Alt dudağını dişlerinin arasına alıp kafasını salladı, bir yandan da gülümsüyordu.
"Bileğine iyi bak," dedim ve arkamı döndüm; Hak'ın hakiki veda cümlesini hızlı çarpmaktan unutan kalbime rağmen Yusuf dile getirdi. "Allah'a emanet ol."
"Sen de."diye mırıldandım, sen de O'na emanet ol. Bileğin burkulduğunda bile kalbim burkuluyor. Seni O'ndan başka kime emanet edebilirim?
Hira'nın derslerinin bitimine kadar dışarıda kendimi oyalama gayretimle beraber günümün yarısını harcadıktan sonra kampüsün kafeteryasında bir sandalyeye kısa süreli yuva kurdum. Elime kitabımı aldım, dünyevi ve uhrevi alemin Efendisinin hayatına dair satırlarda dolaşmaya başladım.
"Elif! Niye ağlıyorsun?" Karşımdaki sandalyeyi çeken ve cümlesini endişeli ses tonuyla süsleyen Hira'ya baktım. "Ağlamıyorum, gözlerim dolmuş sadece. Kitaptan ötürü, bir sıkıntı yok."dedim ve hemen ardından gülümsedim. Kalbimde heyecanın ağır bastığı bir sevinç vardı.
"Ne okuyorsun?" dedi ve ben cevap vermeden kitaba gözlerini çevirip siyer olduğunu diliyle tasdikledi. Kilit cümleyi okumamı istediğinde dudaklarımı ıslattım. "Şehidler yıkanmazdı; ancak Allah Rasûlü Hamza'yı yıkadı ve adeta su yerine de, kevserden daha kıymetli gözyaşlarını kullandı..."
Burnumu çekip gözlerimi yavaşça kapattım. Allah Rasûlünün ağladığını duymak kalbime hüzün akıtırken bir de böyle büyük acıları kaldıran aziz yüreğini düşünmek, gözyaşlarıma sebebiyet veriyordu.
"Rabb'im bizler yüzünden ağlatmasın Habibini."
"Amin, amin..."
Bir dakika kadar bir suskunluk yaşandıktan sonra kitabı çantama koydum ve kalbimdeki sevinci hayırhahımla paylaştım. Düğün yapmayı hiçbir zaman arzu etmemiştim, zira düğünler israf çukuruydu. Fakat gelinlik giymek; bir hevesti, genelleme yaparsak neredeyse her genç kıza uğramış bir heves. Hira siyah feracesi ve başına taktığı bordo eşarbıyla karşımda aklındaki fikirleri sayarken gözlerimi çevremde gezdirdim. Bir kısım şal takmış, bir kısım eşarp takmıştı. Şalı geniş örtme modası başlayana kadar her zaman eşarbı savunuyordum fakat şalı da Allah'ın istediği gibi örtmek için geniş bir dolama şekli kullanılıyordu. Örtü oyuncak değildi, moda hiç değildi. Örtü, İslam'ın bayrağıydı. Allah ki kadını böyle büyük bir görevle şereflendirmiş; bayrağı yırtmak, kıvırmak, boyamak, ayaklar altında ezmek yakışmazdı.
"Var sayalım annen ve baban onayladı. İki aya nasıl bütün hazırlıklar yapılacak?" Hira'nın kahverengi gözlerine bakmaya geri dönüp sorusuna odaklandım. Büyük bir hazırlığa gerek yoktu, düğün yapmak gibi bir amacım yoktu.
"Düğün istemiyorum ben, büyük hazırlığa gerek yok." Kaşlarını saniyeler içinde yukarı kaldırdı ve indirmeden önce "Yusuf'un bundan haberi var mı?" diye sordu. Ruhumun ikizi olduğunu düşündüğüm adam da ben gibi düşünürdü bence. İnşaAllah.
"Düğünler israf çukuru sen de biliyorsun. Yapsak zaten İslami düğün yapılacaktı."
Kafasını iki yana sallayıp Yusuf'la bu konuyu görüşmem gerektiğini söyledi, sanki daha önce konuşmuş tepkisini biliyormuş gibiydi. Sanki daha önce evlenmiş, inceliklerini biliyormuş gibi. Birkaç dakikamızı sessizliğe ödünç verdikten sonra Hira'nın şaşkınlıktan göstermeyi unuttuğu
heyecanı şaha kalktı ve sandalyesiyle beraber yanıma yaklaştı.
"Elif, sen evleniyorsun şimdi!"
"Şey," Yüzüne bakıp gözlerimi büyüttüm ve derince gülümsedim. "Evet!"
* * * * *
Tam bir buçuk ay önce babamı aramadan önce ellerimi semaya kaldırmış, Rabbim'e her şeyin en hayırlısını vermesine, kalbime Yusuf'u yerleştirenin de orada kalmasına izin verenin de O olduğuna dair güzel mi güzel bir dua etmiştim. Elhamdülillah ki şimdi düğünüme bir hafta kalmıştı, öyle güzel gelişiyordu ki her şey. Standart bir tabirle rüya olmasından korkmuyor değildim. Bugün imam nikahı kıyılacaktı, avuç içlerimin terliyor olmasının sebebi de buydu tabi. Hira da Mina da okuldaydı. Yusuf, Ahmet'i çağırmıştı şahit olarak; ben de Eyüp'ü. Eyüp hazırlandığına dair bir işaret verdiğinde teyzemlerin evinden çıktık. Henüz apartmandan çıkmıştık ki dudaklarımın ve dilimin kuruluğunu hissetmek ben rahatsız etmişti. Eyüp'ten bana su almasını rica ettim ama bu sırada heyecanımı dindirmeye çalışıyordum. Şişenin kapağını açarken beni izleyen süt kardeşime doğru baktım. Gülerek başını kaşıdı ve "MaazAllah bu kadar heyecandan öleceksin, öbür tarafa bekar gideceksin; az sabret."
Yapmacık bir gülüş gerçekleştirdim ve yürümeye başladım; aynı zamanda kalbimin ferahlaması için İnşirah suresini okumaya başladım. Yediye tamamlayacaktım, beşinciye başlamıştım ki yolun karşısında kalan Yusuf ve Ahmet'i gördüm. Onlar henüz bizi görmemişti ama dudaklarımı kıvırıp karşıya geçmek için yeltendim. Yusuf hala kafasını bana doğru çevirmemişti. Ben yolun ortasına varmak üzereyken Eyüp'e bakmak için arkamı döndüm, geldiğini hissetmemiştim ama bu sırada duyduğum güçlü fren ve korna sesi dizlerimin bağını çözdü. Aniden kolumu büyük bir elin sarmasıyla az önce durduğum noktaya çekildim. Kalbimin ağzımda attığını hissediyordum ama nefeslerimin düzensizliği yüzünden Eyüp'e tutundum.
"Aptal! Ölüyordun!" Alnımı gerilen kaslarını hissettiğim koluna dayadım.
İçimdeki elhamdülillah tufanına rağmen küçük bir kıkırdamadan sonra yüzüne baktım. "Şom ağzın yüzünden." Sertçe baktı ama bir şey söylemedi. Başımı iyice kaldırdım ve trafikten ötürü karşıya geçemeyen ama endişeyle bize doğru bakan Yusuf'u gördüm. Şişeden kalan suyu elime döküp yüzüme soğuk suyun etkisini uyguladım ve onlar geçmeden ben ve Eyüp karşıya geçtik. Ara sokaktaki camiye geldiğimizde euzubesmele çekip sağ ayağımla içeriye adım attım.
Ellisini aştığı belli olan beyaz-gri ve uzun sakalıyla sandalyede oturan hocaya başımı eğerek selam verdim. Ayağa kalktığında biz de yanına doğru adımladık.
"...Ettin mi?"
"Ettim."
"Ettin mi?"
"Ettim.
"Ettin mi?"
Üçüncü tekrarımı yaparken Yusuf'un kahverenginin en güzel tonuna sahip gözlerine baktım.
"Ettim."
Yusuf'a da aynı işlem uygulanırken yaşadıklarımın güzelliğini hayranlıkla seyrediyordum. Benim yaptığım gibi üçüncü tekrarında gözlerime baktı, baktı ama bakmak fiilini en anlamlı şekilde ancak bu kadar güzel gerçekleştirebilirdi.
"...Sübhane rabbike rabbilızzeti amma yesıfun ve selamün alel mürselin velhamdülillahi rabbilalemin el fatiha."
Amin, dedikten sonra ellerimi yüzüme sürdüm. "Hayırlı olsun!" kelimesinden sonra birbirimize döndük; ellerimizi sağa ve sola doğru birbirine çaktık ve alnımızın köşesine dokundurup selamlaşmamızı tamamladık. Yüzümdeki gülümseme ne kalbimdeki mutluluğu ne midemdeki heyecan böceklerini temsil edemezdi.
Ayakkabılarımızı giyip camiden çıktık, Eyüp bana yaklaştı ve başımı nazikçe tutarak dudaklarını alnıma bastırdı. Gözlerimi kapatıp hiç abi diyemediğim ama hep abim olmasını arzu ettiğim Eyüp'e kollarımı sardım, sadece bir iki saniye sonra geri çekilip küçük bir gülümseme bahşettim. Benden ayrılıp sağ tarafımda kalan Yusuf'a yaklaştı ve elini ensesine yerleştirdi. Kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı, ne söylediğini merak ediyordum. Yusuf'a sormayı unutmamamı kendime hatırlattım. Eyüp elini ensesinden çekip sırtına vurdu ve "Ben kaçtım."dedi.
Ahmet de Yusuf'a sarıldı ve bana da başını eğerek gülümsedi ve yanımızdan ayrıldı. Yusuf gülümseyen yüzü ve parlayan gözleriyle bana dönüp "Bana sizinle bir çay içme şerefini layık görür müsünüz müstakbel eşim?" dedi. Kıkırdayıp başımı sağa doğru eğdim ve kafamı salladım.
Metrobüsün kalabalıklığı yaz mevsiminde çekilmez bir hal alıyordu. Yusuf karşımda metrobüsün tavanına yatay şekilde asılmış direğe tutunuyor ben de cam kenarında tek kişilik koltukta oturuyordum. Çınaraltı'na gidiyorduk, oraların havası bambaşka oluyordu. Durakta yolcu alınırken oturmak için yer arayan yüzüne ömrünün nurunun yansıdığı bir teyze çarptı gözüme. Yerimden kalkıp koluna nazikçe dokunduğumda bana bakarak gülümsedi ve "Allah razı olsun, yavrum."dedi. Yüzündeki nurun yanında bir de kederlerinin çizgileri vardı, bir ömrün tecellisi. Yusuf'un yanına doğru yürüdüm ve ben de dikey olan sarı direğe tutundum. Metrobüs yol almaya başladıktan bir müddet sonra kavşaktan sert bir şekilde döndü. Bu durumdan bütün yolcular etkilenirken ben de dengemi kaybetmiş, Yusuf'un yukarı doğru uzanmış kolunu tutunma aracı olarak kullanmıştım. Bana bakıp gülümsedikten sonra tutmam için başıyla işaret verdi. Sanki demir direklerden daha sağlammış gibi bana güven veren kolunu tuttum. Başımı öne eğeceğim sırada yer verdiğim teyzenin güzel gözleriyle bize bakıp gülümsediğini gördüm.
"MaaşAllah çocuklar, pek yakışmışsınız. Allah bahtiyar etsin."Gülümseyerek söylediği cümleye aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdim. Yusuf bu sırada "Âmin, inşaAllah."dedi ve başını öne doğru eğdi. Ama kalbi temiz teyze, sözünü devam ettirdi.
"Ne zaman evlendiniz?"
"Bir saat kadar önce nikahımız kıyıldı Teyze." Yusuf'un cevabını başını sallayarak onayladıktan sonra mırıldanarak birkaç kez maaşAllah dedi. Ardından dizlerinin üzerine koyduğu kol çantasını karıştırmaya başladı ve içinden bir poşet çıkardı. Şeffaf poşetin içerisinde katlanmış renk renk kağıtlar vardı, merakla teyzeyi izlemeye koyuldum. Poşetin ağzını açıp, "Hele şunlardan birer tane seçin."dedi. İlk önce ben işaret ve orta parmağımı poşete doğru uzatıp içinden kahverengi kağıdı aldım. Teyzenin uyarısıyla şimdi açmadım, indikten sonra açmamızı istiyordu. Yusuf da aynı şekilde iki parmağını uzatıp yeşil kağıdı aldı. Elimdeki kağıdı avucumun içine yerleştirdim ve adını bile bilmediğimiz teyzeye baktım. "Bunlar ne?" Sesim olduğundan daha ince çıkınca boğazımı temizledim. Utanmak kimi zaman böyle yan etkilere neden olabiliyordu. "Cenab-ı Allah'ın kendi gibi güzel ayetleri var."
Yusuf elini öpmek için yeltendiğinde geri çekti ve gülümsedi. "Allah razı olsun."dedik aynı anda.
Bu sırada Çınaraltı'na varmıştık bile.
Neredeyse bütün masalar doluydu, ama nasibimize deniz kıyısında kalan masadaki çift kalkıyordu. Onların çıkmasını bekledik ve sandalyelere oturduk. Yanımıza gelen garsona iki çay siparişi veren Yusuf, garson arkasını yeni dönmüştü ki tekrar durdurdu.
"Bir tane de simit alabilir miyiz?" Sarışın garson yanımızdan ayrıldıktan sonra bana dönüp "Acıkmışsındır, diye düşündüm." Biraz, der gibi başımı hafifçe salladım ve elimi masaya koyup yumruğumu açtım. İçindeki kahverengi kağıda bakarak "Haydi, bakalım." Kafasını sallayarak sağ elini pantolon cebine doğru indirdi. Ben de elimdeki katlı kağıdı açtım ve okumaya başladım.
"Nur Suresi, 26. ayet. Tertemiz kadınlar tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler tertemiz kadınlara layıktır." Dudaklarımı birbirine bastırıp Yusuf'a baktım. "Muazzam."dedim ve saklamaktan çekinmediğim gülümsememi sergiledim.
Yusuf yeşil kağıdı açtı ve okumaya başladı.
"Hadis-i Şerif. Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem buyurdular; Kadın dört hasleti için nikahlanır: Malı için, haseb ve nesebi için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul."
Kendi yansımamı gördüğüm gözlerini gülerek kapattı ve kendi cümlesinin ardından beni tekrar etti.
"Elhamdülillah ben dindarını buldum, Efendim. Muazzam."
(Az önce yüklediğimde bölüm silindi,yorumları tekrar alabilir miyiim?)
BU ARADA: Dilara'nın yazısı, gerçek hayatta var olan bir şey. Arkadaşımın hikayesi...