SEDNA

By authsevvy

1.2M 78.9K 147K

Ben bir katil, ben bir maktul ve ben o kanlı olay yeriyim. Sense bu hikayenin en masumusun. Kendini buna inan... More

HAKKINDA
SEDNA: KAOS
0. GÖLGE KATİL
1. ALTI SEÇİLMİŞ
2. CANİLERİN ŞARKISI
3. İLK DEM, İLK KADEM
4. KARA KUZU
5. TESADÜF OLMAYAN HER ŞEY
6. KOVAMAYAN NEFRET
7. TERS DÜNYA
8. AİLE DUVARI
9. GECENİN SAKLI TİYATROSU
10. MUTLULUĞUN ESKİZİ
11. BİTMİŞ SANILAN HAYATIN ORTASINA DOĞMAK
12. ALEV ALMIŞ LUNAPARK
14. İNTİKAMIN SOĞUK TOKADI
15. KAFESE HAPSOLAN UMUT
ECRE ROZA- LİYA SAYER ÖZEL BÖLÜM
16. PETUNYANIN ZEHRİ
17. RUHLARIN ÖZGÜR DANSI
18. 49
19. UYANIŞIN AĞRILISI
20. AHVEC
21. ŞAH VE MAT
22. YAĞMUR KADIN VE DİVANE ADAM
23. YABANCI YÜREĞE BAĞLI ZİNCİR
24. ŞEYTANA DANS
25. KEŞKELER VE GEÇ KALINMIŞLIKLAR
26. GÖVDESİ YARALI AĞAÇ
27. KAHF
28. CEHENNEMİN ATEŞİ VE RÜZGARIN UĞULTUSU
29. YILDIZLARDAKİ ALKIŞLAR
30. YANIK ÇOCUK VE KIRIK DİLİ
31. DAR SOKAK VURGUNLARI
32. SONU YAZAN CESETLER
33. HUNHAH
34. PİNHAN
35. ACININ BİLMECESİ
ELZEM DORA'NIN ÖLÜMÜ
36. UÇURUMDAN DÖKÜLEN KORKU DOLU YÜREKLER
37. BULUTA ASILI SALINCAK
38. KOR VAGONU
39. YIKILAN KULE
40. ÇÖZÜLEMEYEN DİLLER VE KIZGIN VEDALAR
41. YANGIN YÜREKTEKİ YALNIZ KADIN
42. KÜLLÜ SOKAKLAR
43. 46 BIÇAK
44. SANA GİTMELER, BANA SİLMELER
45. GÖZDEN BİR, RUHTAN BİN
46. TU ME MANQUES
47. KİMSESİZLİK BIÇAĞI
48. MAÇA ASI
GEÇMİŞİN TOZLU TRENİ
49. PORSELEN KALP
50. SAĞ GÖSTERİP YÜREKTEN VURMAK
51. YALANCI KATİL (SEZON FİNALİ)
52. CAN BEDENDEN ÇIKMAYINCA (KIYAMET I)
53. TEK KİŞİLİK SATRANÇ (KIYAMET II)
54. AŞKA KIYAMET, HATIRAYA İHANET
55. KIYIYA VURAN GÖLGE
56. KEŞKE
57. AŞK, İHANET, İNTİKAM, ZAAF
58. İYİLEŞME ARZUSU
59. RUHUN ÇÖKÜŞÜ
60. KORKUNUN KÖR BIÇAĞI
61. KAPIDA TIRNAK İZLERİ
62. ÖLÜMDEN FARKSIZ
SON KEZ KANCALI

13. SAHİPSİZ KALPLER MEZARLIĞI

15.9K 1.2K 1.3K
By authsevvy

14.05.21




🕯


yıldıza basarak oyunu vermeyi, satıra aralarına da düşüncelerini bol bol yorum atarak belirtmeyi unutma.

keyifli okumalar (:





kendimden hallice- zaman durmaz

fırat ağacık- yaralı ruhlar bahçesi

kaldık böyle- işgal

Hafızamın, küçük rahatsız edici ayak izlerini zihnimin her bir nefesinde hissederken direnemedim.

Kaç yaşımda olduğumu bilmediğim bir gündü. Benim zaten beş yahut altı yaşımdan sonrası zihnimdeydi. O zamanlarda da yaşım yedi diye tahmin ediyordum ama tam kestiremiyordum. Sevgisizliği kabul ettiğim yıllarda altmış yaşına bile basmış olabilirdim ama anıların acısı çok net göğsümdeydi.

Anne ve baba işteyken beni evde tek bırakırlardı fakat bir gün baba eve erken gelmişti. Normal zamanda işten çıktığı saatten bile geç gelen adam o gün erken gelmişti. Kapıdan girişini duyduğum gibi gözyaşlarımı yazdığım kara kaplı defteri saklayıp koşa koşa kapıya gitmiştim. O defteri benden başka kimse bilmiyordu, zaten o iğrenç olaydan sonra yazdığım her sayfayı yakıyordum. O an odaklandığım yek şey babanın geldiğiydi.

Baba gelmişti. Çizgi filmlerde ve annenin izlediği dizilerde gördüğüm kadarıyla baba eve gelince coşkuyla karşılanırdı.

Geldiği gibi babaya, 'Hoş geldin babacığım. Seni çok özledim.' demiştim. Babanın yüz ifadesinde bir değişiklik bile olmamıştı. Beni görmemişti. Sanki ben yoktum, sanki ben onların yaptıkları çocukları değil de hayalettim. Dümdüz bir suratla geçiş gitmişti yanımdan. Yüzüme bile bakmazdı, benden iğreniyordu işte.

Daha sonra içeri gidip televizyonun karşısına oturmuştu. Televizyondan bir maç açarken bile ben, 'Günün nasıl geçti babacığım? Biraz üzgün gibisin.' diye sorduğumda da o kahverengisinden ölesiye nefret ettiğim göz bebekleri bana dokunmamıştı.

Babaydı, babalar çocuklarına bakmaz mıydı?

Okulda duyduğuma göre babalar için kız çocukları ayrı bir değerli olurdu. Ben hem kız hem de evin tek çocuğuydum. Neden onlar için bir şey olamamıştım? Neden baba için bir şey ifade etmiyordum?

Baba maçını izlerken ya düşüncelere dalmıştım ya da öylesine değişik bir şeye gözüm takılmıştı bilmiyorum ama bir süre sonra, 'Nasılsın?' sorusunu duymuştu kulaklarım. Babanın sesiydi. Hevesim içimde öyle yükselmiş, öyle yakmıştı ki göğsümü, bana diyor sanıp göğsümdeki havai fişekle babaya bakmıştım. Hatırlıyorum, gözlerim sevgiden ve umursanmanın getirdiği mutluluktan dolmuştu.

Kafamı kaldırdığımda o dolan gözlerimin sebebi tamamen değişmiş, göz yaşlarım matemle yanaklarıma düşmüştü.

Baba benim nasıl olduğumu önemsemiyordu. Baba bir telefona karşı birisinin nasıl olduğunu merak ediyordu ama benim nasıl olduğum umurunda değildi.

Hatırlıyorum, gözyaşlarım bir denizi kıskandıracak kadar göz çukurlarımı doldururken sessizce kalkıp odama gitmiştim. O gün bir futbol maçı olmadığıma, bir telefona karşı nasıl olduğunu sorduğu o insan olmadığıma ağlamıştım. Benim ağladığım zamanlarım o zamandı zaten. Ona da ağlardım, her şeye ağlardım.

Bir baba ağlatıyordu ve tam şu an karşımda kızına aşkla sarılan baba ise sevinçle kızını gülümsetiyordu.

Liya'yı kıskanıyordum ama Liya'ya duyduğum sevgi kıskançlığımdan daha çok içimde dolanıyordu. Liya'ya imreniyordum ama onun için mutluydum.

Birimizin babası vardı ve kızını seviyordu.

Onlara imrenen gözlerle bakarken birden omzuma atılan kol ile kaşlarım çatıldı ve kolun sahibine baktım. Bera'ydı. Beni neden kendisine çektiğini bilmiyordum ama omzumdaki kolu ile bedenimi kendine çektiğinde hissettiğim şey bir babanın kollarının sıcaklığıydı. Belki de abiydi bilmiyorum ama bana hep hayalimdeki babanın verdiği o güveni verdi. Ona dönüp gülümsememe karşılık bana göz kırpıp sırıttı.

Bakışlarım Liya'ya döndüğünde, "Beni o kadar korkuttun ki baba. Bir an canımdan can koptu sandım," diye konuşarak alnını elini avucundan tuttuğu Arif'in eline yasladı. Arif ona bakıyor, üzüntüsünü anlamaya çalışıyordu. Biz ise onları odanın girişinden izliyorduk.

"Canından can nasıl kopsun kızım? Sen de bir değişiksin. Vurulduysam vuruldum hem baksana göğsümün altında yıldız gibi bir iz olmuş olacak!" Hevesle bağırıp devam etti. "Dövmeye para vereceğim diye ödüm kopuyordu son yirmi beş yıldır."

Biz hafifçe gülerken Arif bize dönüp göz kırptı. Bizimle pek uzun uzun konuşmasa da bize karşı sıcakkanlıydı. Arif'te gözüme batan şey Liya'nın böyle bir evde ne işi olduğunu sorgulamamasıydı. Biz kimdik onu bile merak etmemişti.

"Babacığım eğer bir daha bana bu acıyı yaşatırsan seni öldürürüm. Bak babamsın demem ölürsen seni öldürürüm."

"Kabağım," diye seslendi Arif Liya'ya. Liya kızıl olduğu için ona 'kabağım' diye sesleniyordu. "Ölürsem zaten ölmüş oluyorum, beni nasıl öldüreceksin?"

"Yani düşünün artık Arif Bey, Liya'nın gözü o kadar dönmüş ki ölürseniz bile sizi öldürecek," diyerek sımsıcak bir ses ile konuştu Ecre. Arif Bey Ecre ona müdahale ettiği için Ecre'yi odasına çekip yarım saat konuşmuştu. Ecre odadan çıktığında, 'Bana Endonezya'da baktığı maymundan falan bahsetti. Sonra da teşekkür edip beni o maymununa benzettiğini, maymununa müteşekkir olduğunu söyleyip dışarı yolladı,' demişti. Bu bizim yaklaşık on beş dakika Ecre ile maymun diye dalga geçmemize neden olmuştu. Fakat bir süre sonra Liya bunun komik olmadığını söyleyince gerçekten komik olmadığını anlayıp susmuştuk.

"Gerçekten öyle Ciciletta," diyerek gülümsedi Arif Ecre'ye. Ciciletta'nın ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Sonra da hafifçe gülerek Liya'ya döndü. "Korkma kızım, kapı gibi baban var. Keşke adamlara söyleseydik de popomun altından vursalardı. Ergenliğimden yetişkinliğime kadar hep oraya bir dövme istemiştim."

"Baba," diyerek babasının ağzını kapattı Liya yapmacık şekilde gülerek. Bir yandan bize bakıyor, sonra babasına dönüyordu. "Senin ağzın ne söylüyor arkadaşlarımın yanında öyle? Ehehehe nasıl utandırdın beni şuan poponun altına dövme istediğini söyleyerek. Nasıl utandım ama şu an ehehehe."

Arif ağzında duran eli umursamadan konuşmaya çalışırken Bera'ya baktım. O ise Erman'a bakıyordu. Ben de sakince Erman'a döndüm ve gördüğüm surat ile kaşlarım kalktı. Erman burada değil gibi duruyordu. Bakışları Ecre'de kilitlenmiş, başka hiçbir şey umurunda değilmiş gibi kıvırcık kızı izliyordu. Ecre ise Liya ve Arif muhabbetine katılmış, bu tarafa dönmemişti. Bera yavaşça beni ileriye doğru çekince adımlarına uydum ve Erman'ın yanına yürüdük.

"Naber lan Haznedar'lardan Behlül? Nihal'in mi, yasak aşkın Bihter'in mi olduğunu çözemediğim kızçeye bakarak ne düşünüyorsun?"

Erman birden irkilerek bize döndü ve ikimizin de pişmiş kelle gibi sırıtan suratını görünce, "Behlül deme lan bana," dedi.

"Ama öylesin Erman şimdi yiğidi öldür hakkını yeme," diyen Bera ile kıkırdadım. Erman bana 'sen de mi brütüs' diye bakarken ben ona 'brütüs kim sezar' diye bakıyordum.

Ben, "Harbi noldu sen yoktun birkaç gün ö-" diye devam edecekken bir tıslama sesi geldi. Kaşlarım çatılınca Bera da Erman da susmuş tıslama sesinin kaynağını arıyordu. Tam o an bir yılan edası ile değişik hareketler yaparak yanımıza doğru kıvrıla kıvrıla gelen Yekta'yı gördüm.

"Behlülsss ekmeğininsss peşindesss," diyerek yanımız geldi ve sanki yılan dili varmış gibi Erman'a doğru tısladı.

Erman, "Senin kıvrak belini sikerim, rahat dur," dediğinde Yekta, "Sen onu da yaparsınssss," dedi.

Bera gülerken ben sırıtınca Erman, "Siz de gülmeyin. Şunun diline düşürüyorsunuz ya beni, yazıklar olsun size," diye bize yakındı. Umurumda değildi açıkçası.

Yekta, "Yazıklarsss onlara değilsss, sana Behlülssss," dediğinde hafifçe güldüm. Her türlü Ecre'nin yanındaydık, amacımız Erman'ı gaza getirip Ecre'ye karşı olan tavrını anlamlandırmasıydı. Bir de eğlenmek tabii.

"Yekta dilini koparırım senin."

"Behlül de Bihter'e böyle demişti ama onun amacı farklıydı," diyen Bera ile Erman üzerimize doğru bir adım attı ve Bera kaçmaya çalıştı. Haliyle kolunun altındaki ben de onunla koştuğumda kıkırdayarak gülüyordum.

Yekta yılansı hareketlerle süzülüp Erman'ın etrafında bir tur atarken, "Erman'ım derdime dermanımsss, Behlül senin gelir götürünü yapar sen rahat olsanassss," diyordu.

Erman Yekta'nın ensesinden kedi gibi  tutup yüzüne yaklaştırdı, "Behlül deyip durmasans, pezevenk miyim ben?" dediğinde ben, "E yani," gibi bir tepki çıkarttım ve bu üçümüzün birden gülmesine neden oldu. Aramızda gülmeyen Erman ise, "Behlül'ünü de Bihter'ini de sikecem şimdi," diye gereksiz atar yapıp odayı terk ettiğinde biz üçümüz hala gülüyorduk.

Yanımıza doğru yaklaşan Ecre'yi fark etmedik fakat Ecre yanımıza gelip, "Neye gülüyorsunuz?" diye sorduğunda hepimiz ciddileşmeye çalıştık. Onun yanındayken pek Erman'dan bahsetmiyorduk, diğer türlü canı sıkılıyordu.

Yekta birden, "Yok bir şey Nihalsss," diyince Bera koluna vurdu ve Yekta hızla, "Yok bir şey Kıvırcık ya her zamanki biz," dedi. Her zaman böyle olmadığımızı bilse de sessiz kaldı Ecre.

"Arif Abi kendi evine geçecek bugün, siz götürebilir misiniz onu gideceği yere?" diye sorduğunda Bera, "Götürürüz götürürüz," dedi ve Ecre de gülümseyerek Yekta'ya döndü.

"Tekta odana sürpriz bırakmıştım, beğendin mi?"

"Beğenmemek ne kelime Kıvırcık güzeli ya!" diyerek kahkaha attı ve Ecre'nin kafasını kolunun altına alarak saçlarını karıştırdı Yekta. "En sevdiğim cipsten yedi tane almak ne demek? Kalbim çıkıyordu heyecandan görünce."

Ecre gülerek Yekta'nın elleri arasından çıkmaya çalışırken Yekta onu salmayınca, "Ya Tekta öleyim mi ben? Bir bıraksana kafamı!" diye bağırdı. Biz gülümseyerek onları izlerken yanımıza doğru yürüyen Liya'yı gördüm. Bera da görmüş olsa gerek tüm bedeni kasıldı ve kulağıma eğilip, "Ben gideyim," diye fısıldayıp beni bıraktığı gibi odadan çıktı.

Liya o gün Bera'nın kollarında sakinleştikten sonra Bera'nın kolları arasından çıkmıştı ve o günden beri Bera ile köşkün içinde birbirinden kaçıyorlardı. Başta Bera Liya'nın ondan kaçmasına anlam veremese de Liya gerçekten, sanki Bera vebalıymış gibi ondan kaçınca Bera da onunla karşı karşıya gelmemeyi çalışıyordu.

Bera'nın yanımızdan gitmesi ile ortam ciddileşti ve Yekta Ecre'yi bırakıp boğazını temizleyerek Liya'ya baktı. Ecre dudaklarını ısırırken Liya kaşlarını çatarak Bera'nın çıktığı kapıya bakıyordu.

"Bu ne şimdi?" dedi Liya alıngan ve kızgın bir sesle. "Bu kadar mı rahatsız ediyor varlığım onu?"

"Sen ne diyorsun ya?" diye sertçe konuşan Yekta'ya kaydı gözlerimiz. Bu beş günün ilk iki gününde Erman ve Liya pek aramızda olmadığı için Bera, ben, Yekta ve Ecre yakınlaşmıştık. Erman'ın Ecre'ye Liya'nın Bera'ya söyleyeceği en küçük lafa tahammülü yoktu ve sürekli onları korumak zorunda hissediyordu. "Çocuğun varlığından rahatsız olup üç gündür ondan kaçan sensin. Sırf sen rahatsız olma diye ortamı terk ediyor, sen yine olayı götünden anlıyorsun."

Liya'nın birden gözlerinin dolduğunu görünce dişlerimi sıktım ama ağzımı açmadım. Liya gözleri dolu dolu ona bakarken Yekta her ne kadar çıkışmasından pişman olsa da Liya'nın gözlerine bakarak, "Herkes bu hayatta kendini sana göre ayarlasa bile sen yine kötü tarafından bakarsın olaya Liya. Herkes senin önüne halılar serse sen o halıların arasında iğne ararsın," acımasızca devam etti. "Senin mutluluğun için uğraşan insanı bu kadar üzme."

Daha sonra arkasını dönüp birden odayı terk etmesine karşılık Liya'ya baktım sakince. Pekala, bu kadar sert bir tepkiyi hak etmiyordu ama Yekta'nın sözlerinde haklı olduğunu hepimiz biliyorduk.

"Üzülme," dedi Ecre Liya'nın omzunu sıvazlayarak. "Bu olanlar ona da fazla geldi. Zaten biliyorsun sinirlenince ağzından ne çıktığını önemsemiyor."

"Haklı," dedi ve dolu gözlerini kapatarak derin derin nefesler aldı. Gözlerini açtığında yaşlar artık orada değildi. "Her neyse önemi yok."

Ona cevap verecekken çalan telefonum ile elim eşofmanımın cebindeki telefonu kavradı. Arayana bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtığımda aylar sonra duyduğum ses, "Sezen," diye seslendi.

Sezen...

Kuğular'dan kaçtıktan sonra Sivrikulak'tan istediğim kimlik ismimdi. Seçme sebebim ise Sezen Aksu çalan bir rakı masasından tek başıma kalkmamdandı. Sivrikulak ismimin Sezen olmadığını bilse bile öyle sesleniyordu.

"Buldun mu?" diye sordum sakin bir ses ile. Sivrikulak ile münasebetimiz eskiye dayanıyordu. Onun yardımları ile Kuğular'dan kaçmış ve izimi kaybettirmiştim. Onun bana can borcu vardı, benimse ona yeni bir hayat borcum. Borçlarımız birbirini dengeliyordu.

"Evet. İki gün sonra bir kumarhanenin önemli konuklarından birisi. Oraya girilmesi çok zor, içeriye giriş bileti olan herkes birbirini tanıyor," dedi ve birkaç klavye sesini duymamı sağladı. "Sezen, bu çok tehlikeli. Karabatak denen adamın kim olduğunu bilmiyorsun."

"Beni nasıl içeri sokacağını düşündün mü Sivrikulak?" diye sorduğumda Liya ve Ecre çatık kaşlarla bana bakıyorlardı. Sivrikulak kim, beni nereye sokacak gibi soruları merak ettiklerini gözlerinden okusam da bir şey demedim. Planımdan bir tek Sivrikulak'ın haberi vardı. Planımın olduğunu biliyordu ama planımın ne olduğunu bilmiyordu.

"Daha yeni kayıt olmuş bir kadın var kumarhaneye. İsmi Sabrina Carper. Kadın ilk defa iki gün sonra gidecek mekana," dediğinde Sivrikulak'ın zekasına olan hayranlığımı belli etmemeye çalıştım. Her ne kadar yasadışı bir sürü işte ve hack olaylarında parmağı olsa da bana karşı olan tavrını çok iyi biliyordum. Benim için geniş olan sınırlarını kaldırır, sınırsızlığa koşardı. İşin ucunda ne olursa olsun benim için hep bir yol buluyordu. "Kadının kimliğini sana göre ayarladım ama kadının o gün gelmemesi için elinden gelen her şeyi yapmalısın. Kadın güçlü ve inatçı birisi. Bunu nasıl başarırsın bilmiyorum."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "O iş bende."

"Bu arada kadının hiç resmi veya bir yerde cismi yok. Pek göz önünde olmayan birisi. Böyle hayalet gibi olup da nasıl bu kadar güçlü, anlayamadım."

"Seninle dedikodu yapmayacağım."

"Sezen, senin için endişeleniyorum," dediğinde sesinin endişe tozlarını burnumdan içeri çektim. Endişesi beni bir uyuşturucu bağımlısının uyuşturucudan alamadığı uyuşukluk yüzünden hırçınlaştığı o an gibi sinirlendirdi. "Adam çok tehlikeli. Adamın gireceği kumarhaneyi öğrenmek için bir sürü siber saldırının altına imzamı bıraktım. En küçük açığımda müebbet yerim. Ben adamı bulmak için bu kadar bıçak altına yattıysam sen adamın karşısına çıktığında ne olur tahmin edebiliyor musun? Hadi benim ekibim var, senin kimin var Sezen? Yalnızsın. Yalnız gitmemelisin."

Sivrikulak'ın sözleri yüzümü gülümsetirken Ecre ve Liya'ya baktım sırayla. "Senden akıl değil, bilgi istedim. Haddimizi bilelim Sivrikulak," dediğimde telefonun diğer ucundan sinirli bir gülüş duydum. Beni önemsediğini biliyordum. Ama ben onu, onun beni önemsediği kadar önemsemiyordum çünkü bizim aramızda iş dışında çok bir yakınlık olmamıştı. "Seni tekrar arayacağım, erişimini kapatma," diyerek telefonu suratına kapattım.

Liya, "Sivrikulak da kim? Ne oluyor Adar?" diye sorduğunda ona baktım ve gözlerime bir intikamın soğuk harflerini kazıdım. Liya da Ecre de görmedi.

Pars görmüştü.

Pars aklıma düştüğü gibi benliğim sarsılırken aklıma doluşacak olan her düşünceyi kovmaya çalıştım ama imkansızdı. Onu beş gündür görmüyordum. İlk üç gün uykulara katlanabilsem de huzurlu uykunun tadını alan ruhum kabuslara dayanamamıştı.

İki gündür uykusuzdum. Bugün üçüncü gündü.

Elli üç saattir başım yastığa değmiyor, bilincim uykuya düşmüyordu.

O eve gitmek istesem de ya Ecre ya Liya her gece yanımda oluyordu. İstesem giderdim ama son karşılaşmamızda yaptıkları çok sinirimi bozmuştu. O yüzden gitmemiştim. Onu cezalandırıyordum sözde ama gözlerimin altındaki kapatıcı, her sabah bana asıl cezayı kendime verdiğimi fısıldıyordu.

Yine de gitmemiştim, gitmeyecektim.

Pars'ı daha fazla düşünmeyi kesip kızlara döndüm, "Salona geçin, her şeyi anlatacağım," dedim ve göz ucuyla, uyuyan Arif'e baktım. Daha sonra kızları da arkamda bırakarak salona doğru ilerledim.

🕯

Omuzlarımdaki ceketi sigara tutacağı tutan elimle düzeltip burnumu diktim. Topuklularımın sesleri zihnimin her bir dalgasında yankılanıyordu. İki yanımdaki takım elbiseli adamlar yanımda beni korumak için dikilirken onlar benim için, ben onlar için endişeleniyordum.

Onlar gibi benim de üzerimde takım elbise vardı. Takımın ceketi omuzlarımdayken içime giydiğim dantelli büstiyer hiç tarzım olmasa da Sabrina denilen kadın tavrını yansıtan bir kıyafetti. Elimdeki sigara tutacağının yüzüğü işaret parmağımdaydı ve dünyanın en iyi icadı diye düşünüyordum.

Ellerim sigara kokmayacaktı.

Adımlarımız güvenliğin önüne düştüğünde gözlerimi adama dikip dik dik bakmaya başladım. Erman, "Sabrina Carper," dediğinde güvenlikçi adam elindeki tabletten davetlileri incelemeye başladı.

Onun beni direkt içeri almamasına karşılık, "İşini kaybedeceksin," dedim akıcı bir İngilizce ile. Sabrina, babası İtalyan asıllı, annesi İngiliz olan bir iş kadınıydı. Babası ileri gelen silah satıcılarından birisiydi ve tüm işlerini Sabrina'ya devretmişti. Karanlık ağların tüm kozları artık Sabrina'nın elindeydi. Sabrina ise bu güçten sonra kibirli ve egolu bir kadın olmuştu. Herkese nefretle bakan, ezen, ağzına geleni sakınmayan birisiydi.

Sabrina rolünde zorlanmayacaktım.

Görevli adam bana titreyerek baktığında ona üstten bir bakışla baktım ve üzerini süzdüm. "Sana yalan söyleyeceğimi mi düşünüyorsun? Sence ben Sabrina değil miyim?" Başımı iki yana salladım. "İçeri girmemden üç dakika sonra iş hayatına son verdireceğim."

Adam Sabrina isminin üzerine bastı. Resmimi ekranda tersten bir şekilde görürken sırıttım. Kaba bir İngilizce ile, "Kusura bakmayın Sabrina Hanım. Emir kuluyum. Ö-özür dilerim. Çipinizi görebilir miyim?"

İşte bu anda hangi kumarhaneye geldiğimizi bildiğimden Bera'nın bana günler önce verdiği çipi gösterdim. "Bir de silahlarınızı rica edeceğim, içeriye silah almıyoruz," dediğinde Erman, Bera ve ben aynı anda silahlarımızı adamın eline bıraktık.

Öylesine olduğunu dört kişinin üçü biliyordu. İçeride silahlara ihtiyacımız olmayacaktı.

Adam kapıyı açtığında ilk önce, "Bu kadar korkma koca adam," dedikten sonra dik dik ona bakıp somurttum. "Şaka yapmıştım."

Sonra onu arkamızda bırakarak içeri girdiğimizde Bera ve Erman kısık kahkahalar attı.

"Adamın işemediği kaldı bir tek," diyen Erman'a karşılık Bera, "İşedi, ben gördüm," dedi.

İki gün önce görevi herkese anlattığımda herkesin gözü Liya'ya takılmıştı çünkü onlar bunun Liya'nın intikamı olduğunu sanıyordu. Oysaki ben bu görevi hepimiz adına ayarlamıştım. Karabatak'a kim olduğumuzu gösterecektik.

Bu görevden Henna'nın haberi olmamasını özellikle, altını çize çize belirtmiştim. Bu olay Henna ile uzaktan yakından alakalı değildi, bu tamamen bizim kendi planımızdı. Bu yüzden onun haberinin olmasını istemiyordum. Yoluma taş koyar, beni vazgeçirirdi.

Vazgeçmeyecektim.

Sivrikulak kimliği hazırladığında tam anlamı ile Sabrina ruhuna bürünmüştüm. Yekta kimliği sistemdeki kimlikle değiştirdiğinde ise her şey hazırdı. Geriye bir tek gerçek Sabrina'yı halletmek kaldığında Bera tanıdıkları olduğunu söyleyip araya girmişti. Başımızın belayı girmesini ve Sabrina ile uğraşmak istemediğimi söylediğimde 'O iş bende patron' diyerek ortadan kaybolmuş, birkaç saat sonra gelip 'Görev tamam' demişti. Bize de onun lafına güvenmek kalmıştı.

Nerede miydik?

Las Vegas'ın tam göbeğindeki yeni kurulmuş kumarhanelerden birisinde, paraya para dememek üzere gelmiştik. Buradan para kazanmadan çıkmayı düşünmüyordum. Buradaydık fakat daha garibi, Bera'nın bana haftalar önce verdiği çip buraya aitti. Bu kumarhaneye aitti ve Bera'nın bizim buraya geleceğimizi nereden bildiğini bilmiyordum.

Sadece o çiple giriş yapıldığını biliyo

Bana haftalar önce verdiği çipin Karabatak'ın olacağı Las Vegas'taki rastgele bir kumarhaneye ait olması başta kafamı karıştırmıştı fakat bir türlü onu kenara çekip sorma fırsatım olmamıştı. Olacaktı.

Kumarhanenin basamaklı yerinde kalıp gözlerimi içeriye çevirdiğimde herkesin başka bir şeyle meşgul olduğunu gördüm. Kimileri makinelerde, kimileri 51'de, kimileri kurpiyerle sohbet ederek parasının derdinde vakit geçirirken benim gözlerim tek bir adamı aradı. Adam ortalıkta görünmüyordu.

Gergin suratımla yandan geçecek olan garson kızı yanıma çağırdığımda kız şuh bir kahkaha ile geldi ve elindeki tepsiyi bana doğru uzattı. Tepsideki bardağı aldım, ona çatık kaşlarımla baktım. Kızın suratındaki ifade saniye saniye düştü, yutkundu ve toz oldu. Bir başka kız koşarak yanıma gelirken ceketimi çıkardım, o sırada Erman kıza, "Sabrina Carper," diye fısıldadı. Kız gözlerini bana çevirip saygıyla gülümsedi, gülümseyişi suratında dondu, ortadan kayboldu.

"Çok korkuyorum," dedi Bera içeriye doğru adımlamaya başladığımızda. "Adar, Sabrina olarak kalır diye çok korkuyorum."

Ne kadar gülmek istesem de sert bir yüzle Bera'ya baktım. Sonra adımlarımız intikam ateşi ile salona çevrildiğinde gördüğüm renkler gözümü kamaştırdı, burnumu kaşıyarak öksürdüm ve elimdeki sigarayı dudaklarıma yanaştırdım. Rahatsız olup geri çektiğimde burnumdaki sigaranın kokusunun geçmesi biraz zaman almıştı.

Bir sürü makine, büyük masaların etrafına doluşmuş insanlar, kurpiyerin önünde  ve şuh kahkahalarla konuşan bedenler ortamda dikkatimi çekerken planımızın her şeyinin tutmasını istiyordum. Bugün kaybeden değil mahveden olmalıydık.

Gözlerim boş bir masa gördüğünde oraya doğru yöneldim ve bana dönen bakışların farkında bir şekilde masanın önüne geçtiğimde Bera ile Erman benim iki adım ardımda durdu.

Her şey basit ilerleyecekti. Hepimizin görevi ve zamanı belliydi. Bir karışıklık çıkmamasını umuyordum çünkü iki gün gece gündüz sadece bu göreve odaklanmıştım.

Dört gündür uyumuyordum. Uykusuzluğumun üçüncü gününde o kadar fazla içmiştim ki sızdığımı hatırlıyordum. Beni beş şişenin arasında sızmış halde bulmuşlardı ve bunun göreve olan bağlılığımdan dolayı gerçekleştiğini sanıyorlardı. Onlara göre ben odaya her girdiğimde uyuyordum fakat olay öyle değildi. Kabuslar peşimi bırakmadığı için uyumayı düşünmemiştim bile, tek düşündüğüm görevdi.

Odada içtiğimi de bilmiyorlardı. Sızdığımda gözlerim dinlense de yüreğim ve ruhum yorgundu. Bir kırlangıcın yüreğimdeki ürkek çırpınışları arasında bana o eve gitmemi fısıldaması hoş değildi. Gidemezdim. O gün onun tavrını unutamıyordum. Yaşananlardan sonra sikine takmadığı göreviyle yolumu kesip ahkam kesmişti. Nasıl gidecektim ki?

Hem varamayacağın bir yere gidilir miydi? Ben ona varamıyordum.

İsmi belliydi, cismi belliydi, bana bakışı belliydi ama elinin yanıklarının yüreğinde bıraktığı yangın belli değildi. Ben onu görüyordum da ben onu tanımıyordum. Tanımadığım bir adamla uyuduğum uyku her ne kadar huzurlu olsa da doğru değildi.

Pars doğru değildi.

Onunla az kalsın sevişecektin ve şimdi gelmiş doğru değildi diyorsun. Doğru olup olup olmaması kimin umurunda?

"Yirmi dakika sonra Yekta salona girecek," dedi Erman göz ucuyla gördüğüm kadarıyla telefondan okuduğu mesajdan. "Giriş için her şeyi ayarlamış, bir adamın giriş biletini kullanarak mekana gireceği belli oldu."

Kafamı salladım ve derin bir nefesi kafesledim ciğerlerime. Bir nefesten fazlasına ihtiyacım olacaktı, biliyordum. İçimde sönmek bilmeyen o ateşin dinmesi gerekiyordu ama bu saatten sonra hiç sönmeyeceğini çok iyi biliyordum. Emine'nin bana öğrettiği mum artık basit, küçük bir mum değildi. Her zaman öfkemle yürüsem de bu sefer farklıydı. Bu sefer içine düştüğüm hayatın içinde tek kişi değildim. Kulağıma felaket fısıldayan bir kadın yoktu. Emine'nin beni azarlayan, aşağılayan, öfkemi körükleyen fısıltıları kulaklarımda değildi.

Ben bu ateşin içinde altı kişiydim. Ateşim bizi korumak adına daha da harlanıyordu. Ateşin içinde dikiliyordum, yanımda birileri vardı. Onları ateşimle koruyordum. Onlara dokunan tek bir toz tanesini bile yakar, kül ederdi öfkem. Bunun farkındaydım.

Önceden tek kişiydim, mumum vardı. Şimdi altı kişiydim, bir şehir yakardım.

Ateşe evrilmeye başlayan alevdim. Onlar benim ailemdi ve onlar için yapamayacağım hiçbir şey yoktu.

Yanıma doğru yürüyen bedenleri fark ettiğimde düşüncelerimden uzaklaşmam gerektiğini fark ettim ve gözlerim o tarafa çevrildi. Kel, uzun boylu, yapılı bir adam ve esmer, uzun boylu adam masama ulaştı. Kel olanın gözleri sigarama kaydığında tutacağın ucuna baktım. Sigaram bitmişti.

Ağzındaki esrar kokusunu alacağım şekilde yanımda duran kel adam kusurlu bi İngilizce ile, "Seni daha önce burada gördüğümü hatırlamıyorum," dediğinde sigaramı masanın üzerindeki küllüğe bırakıp sigara tutacağını yüzümün yakınından uzaklaştırdım. Bera hemen tutacağa bir sigara koyduğunda kel ve esmer olan adamlar aynı anda çakmaklarını yaktılar. Bu hareket beynimin her kulvarına bir çentik atarken rahatsız olsam da bunu son derece güzel bir şekilde kamufle edebilmiştim. Görevdeydim.

Esmer olanın çakmağı yanmazken kel olan adam sigaramı yaktı. Onları umursamadan sigaramdan bir duman çektiğimde olayın içinde sırıtmamak adına sigaranın dumanını ağzımdan içeri yolladım ve hafif bir iç çekişle içime çektikten sonra sol tarafımdan Bera'ya bakarak dumanımı ağzımdan havaya saldım. Sigara içmiştim. Pekala, sakindim fakat bu şaşırtıcıydı. Sakindim.

Duyularım açıldığında esmer olan adamın sinirle çakmağı ile oynadığını, yanmasını sağlamaya çalıştığını fark ettim. Onun hareketini komik bulsam da şu an tek hissettiğim boğazımdan içeri kayan o dumanın verdiği sakinlik silsilesiydi.

Sigara içmek madem bu kadar güzel hissettiriyordu, ben bunca zaman neden dudağımın ucunda duran bu zıkkımı ciğerlerime göndermemiştim?

Kendime içimden tekme tokat dalarken bir duman daha çektim dudaklarım arasından ve kel olan adama doğru dönüp, "Daha önce burada görünmediğim içindir," dedim. Soğuk sesimin farkına vardıklarında birbirlerine gülümseyip tekrar bana döndüler ama ben onların zevzekliğinden çok sigarama odaklanmıştım. Bir duman daha çektim. Çok güzel hissettiriyordu.

Görev endişesini ve tedirginliğini üzerimden atmama yardımcı oluyordu. Bu müthiş bir histi.

"İsminiz nedir bayan?" denildiğinde kaşlarım kalktı ve tam o an bir kadın sesi duydum.

"Bayan mı? Ne kadar da kabasın Serhat!" Kadının suratı görüş açıma girdiğinde kadın masamızın kenarında dikilerek bize katıldı. Bir tek bu eksikti çünkü. Duru bir zihinle görevi düşünmem gerekirken üç bedenle uğraşmak ihtiyaçlarım arasındaydı. Gözlerimi devirmemek için kendimle savaştığım sırada kadının sesini duydum. "Vay canına. Böyle bir güzelliğe bayan diyerek o bok kokan ağzını kıza soru sorarken çalıştırdığına inanamıyorum."

Bok kokan ağızdan kastının adamın esrar kokan ağzı olduğunu düşündüm, rahatsız ediciydi.

Kadını inceleyen gözlerim kadının ela gözlerine takıldı. Öyle bir elaydı ki, sarıya çalıyordu ve bana bir kedinin sinsi bakışlarını anımsatmıştı. Kadın yanımda duran boşluğa yerleştikten sonra buruşmuş elini bana uzattı. Gözlerim sakince kadının estetikli ve genç görünen yüzünden buruşuk eline kaydı. Elindeki yüzüklerin bir tanesi bile, tek bir böbreğimi satsam alamayacağım kadar pahalıydı. Gözlerim tekrar kadının elalarına kaydı ve sakince avcumu avcuna bırakarak elini sıktım.

"Sabrina," dedim ve soğukça somurttum. Sabrina böyle bir kadındı. "Sabrina Carper."

"Ah, Carper," dedi kadın ve neşeyle elimin içindeki elini çekti. "Ben de Sevgi Korcan." Daha sonra yanımızda dikilen kel olan adama itici itici baktı. "Bu ataerkil kafa yapısını ayaklarımızın altına alıp üstünde tepinmeliyiz Sabrina. Bayan mı? Ah, bir feminist değilim fakat bana 'bayan' hitabı çok kaba geliyor. Feministler ne diyorlardı? Şey, 'bay kelimesinden türediği için yine erkek hakimiyeti altına girip baydan türeyen bir bayan hitabı' değil mi?" Kadının nefes almadan konuşması zihnimi bulandırınca gözlerimi kıstım. Çok konuşuyordu ve sesi o kadar tizdi ki sanki birisi tırnaklarını kulaklarıma geçirmiş oradaki duvarı tırnakları ile kaşıyordu. "Erkeklerden nefret ettiğimi söylemiş miydim?"

"Türk'sünüz, değil mi?" diye sordum. "Üçünüz de?"

"Evet," dedi güldü. "Çok belli ediyoruz sanırım. Neyse bu heriflere takma. Her biri erkekliğiyle övünen ve seni aşağılamak isteyen eriller."

Sevgi'nin bir kediyi andıran ela gözlerinin içine baktım. "Her kadın bir erkekten nefret edip tüm erkekleri geneller. O tek erkekten sonra hayatına giren her erkek aynı kabak tadı verir ve kadınların inançsızlığı erkeklerin şevkini kırar. Bu da kadınların tekrar hayal kırıklığına uğramasına ve tekrar erkeklerden nefret etmesine neden olur."

Masadaki üç çift göz hayranlıkla beni izlerken, "Vay canına erkekler açısından bakan bir kadın... Sizi kafeste saklayabilir miyim Sabrina Hanım?" diye fısıldayan esmer adama döndüm. Dudaklarını sırf dikkatimi oraya yönlendirmem adına ısırıyordu ve gözleri büstiyerden görünen göğüslerimdeydi. Isırdığı dudakları, bakışları midemi bulandırdı ve bu durumda midemi bozamayacağımın farkında şekilde ifademi değiştiremedim.

Elimdeki sigaradan bir duman alıp adamın üstünü alaycı ve aşağılar şekilde süzdükten sonra ayakkabılarına bakıp ağzımdan kısık, zor duyulacak bir gülüş çıkarttım. O duymuştu. Bakışlarını göğsümden çekip boğazını temizleyerek kaşlarını çattı. Ona uyguladığım psikolojik baskı onun kendi üstüne bakarak kaşlarını çatmasına neden oldu ama umursamadım. Özgüvenini kırıyordum. Bana yavşak ağzıyla konuştuğu cümleleri bir taraflarına sokuyor, benliğini balyozlarla darmaduman ediyordum. Hadsiz tavrına olan karşılığım onu rahatsız etti, hissettim.

"Hayır," diyerek bakışlarımı tekrar gözlerine çıkarttım. "Bir kafes gördüğünde özgürlüğünü seçecek kadar akıllı, özgürlüğüne leke sürülmesine izin vermeyecek kadar hırçın bir kuşum. Ve evet, elbette erkekler açısından bakıyorum. Hepimiz insanız, öyle değil mi?"

Adam rahatsızca takım elbisesini düzelttikten sonra bana hak verdiğini ağzının içinden homurdanıp izin isteyerek yanımızdan ayrıldığında kel olan ve isminin Serhat olduğunu öğrendiğim adam, "Siz Fred Carper'in kızı mısınız?" dedi. Sabrina'nın babası ona işleri devrettiğinde içine düştüğü rahatsızlığı gözler önüne serdim. Baba problemleri olan bir kızdı, bunu karşımdaki insana yansıtarak kafamı salladım ve bakışlarımı adamdan çekip sigaramdan bir duman aldım.

"Sabrina, tatlım," diyerek dikkatimi kendine çeken Sevgi'ye sorar gözlerle döndüğümde Sevgi bana hayran gözlerle bakıyordu. "Slot makinesinde bana eşlik eder misin?"

Gözlerim Erman ve Bera'ya kaydığında ciddiyetle başlarını salladılar ve gözle fark edilmeyecek kısa bir zaman aralığında Erman dudaklarını oynatarak 'yedi dakika' dedi. Başımı salladım ve Sevgi'ye eşlik ederek slot makinelerine yürüdüm. Bera ve Erman da arkamızdan geldiler.

Üzerimdeki büstiyer bana çıplak gibi hissettiriyordu. Bu yüzden slot makinesine benim için de jeton yerleştiren Sevgi'ye soğukça gülümseyip Erman'a baktım. Erman, "Ceketinizi alayım mı Sabrina Hanım?" dediği gibi ben, "Evet. Burası yavaş yavaş içimi üşütmeye başladı," dedim. Erman gözden kaybolurken Bera, Sevgi ile bana alan yaratarak geride dikilmeye devam etti.

"Zeki bir kadınsın," dedikten sonra slot makinesinin kolunu aşağı indiren Sevgi'ye baktım.

"Öyle derler."

"Babanın işleri sana neden devrettiği anlaşılıyor," dedikten sonra slot makinesinde ilk kutucukta zarın görünmesini izledi. İkincisinde de zar denk geldi ama üçüncüsünde çıkan yedi rakamı ile sinirli bir nefes alarak bana döndü. "Şansa inanır mısın?"

"Hayır."

"Ama kumar oynuyorsun."

"Evet çünkü insanların para için düştüğü rezillik hoşuma gidiyor."

"Rezillik?" diye sorduğunda hafifçe gülümseyerek salonun içine doğru baktım.

"Şunlara bakınız," dedim salondaki bedenleri gözlerimle süzerek. "Kumar masasına tüm varlıklarını yatıracak kadar aciz, eşlerinden bile vazgeçecek kadar karaktersizler. Kumar insanları rezil ediyor."

"Bundan zevk mi alıyorsun?"

"Elbette! Siz almıyor musunuz?"

Sırıttı. Keyfini gördüm ve sonra slot makinesine çevirdim yeşillerimi. Kolu yavaşça aşağı indirdiğimde ilk kutucukta görünen altınla kaşlarım havaya kalkacak olsa da kendimi tuttum ve ifadesiz kalmaya çalıştım. İkinci ve üçüncü kutucukta da altın belirirken kadın kahkaha attı ve alt bölmeden çıkan jetonlara bakıp sırıttım. Kesinlikle acemi şansıydı.

"Hani şansa inanmıyordun! Sen şansın vücut bulmuş halisin."

Tamam, abartıyordu.

Alt bölmedeki jetonlara bakmadım. Buraya para kazanmaya gelmemiştim ama kazanmak yine de keyfimi yerine getirdi.

"Şansa inanmam," dedim ve yanıma doğru gelen Erman'a bakıp omuzlarımı gösterdim. "Ben şansı yaratırım." Erman omuzlarıma siyah ceketi bıraktığında sigara tutacağını Erman'a uzattım. Bitmiş sigarayı söndürüp yenisini yakarken bakışlarımı jetonlardan çekip kadına diktim. "Onlar sizin hakkınız. Kabul etmeyecekseniz de size hediye ediyorum. Güle güle kullanın."

Kadının gözlerinden akan saygı ve hayranlık göğsümü kabartırken ona küçük bir baş selamı vererek yanından kısa adımlarla ayrılıp masama geri döndüm.

"Hassiktir çok iyiydi, çok çok çok!" diye kısık sesle bağıran Bera'ya karşılık ciddi surat ifademi kıracaktım az kalsın. "Sigara içmen falan? Adar Hanım siz hep Sabrina mıydınız amene?"

Erman gülerek, "Yık de yıkalım, öl de ölelim Adar," dedi. Benden daha çok eğleniyorlardı.

Onlara dönüp gözlerimi kıstım. "Bence bundan sonra hep Sabrina kalmalıyım."

"Aa, hayır hayır. Lütfen. Köşkte, omuzlarındaki ceketle gezinip rahatsız edici bakışlarla bizi süzerek, 'Nefes almak için burnumuza ihtiyacımız yok, en nihayetinde hepimiz ağzımızdan nefes alıp ağzımızdan nefes veriyoruz. Burnundan nefes alıp ağzından vermek çok saçma. İçimiz bu kadar kötüyken neden oksijenle içimizi temizleyelim ki? Verdiğimiz nefesi geri alırız hem tasarruf olur,' diyecek birini düşünemiyorum."

"Düşünme zaten," diyerek güldü Erman. "Bu teoriyi ne zamandır düşünüyorsun amına koyayım? Bu şu an düşünülmüş bir şey değil, kafam sikildi."

"Sekiz yaşından beri düşünüyorum," dedi ve kaşlarını çattığında bu sohbetin içinde biraz daha durursam kahkahalarla güleceğimden emin olduğum için dikleşerek onlardan az da olsa uzaklaşıp sigaramdan bir yudum aldım. "Konumuz bu değildi ki Erman Haznedar? Konumuz senin Behlül'lüğündü."

"Behlül'ü yan çevirip sikeyim."

Gözlerimle mekanı tarayıp kendimi gülmemek adına sıkarken gördüğüm sıfat ile tüm tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Keyfim bir balon gibi sönerken sinirim bir anda bedenime sarıldı. Ayazda kalmıştım, üşüyordum ama aslında soğuğa olan öfkem o kadar fazlaydı ki o soğuğu kırabilirdim. Öfkemin yangını içimin yangınından artar, her şeyi yakarmış gibiydi.

Az önceki neşem buhar olup uçmuştu ve yerini yakıcı bir öfke almıştı. Sebebine olan bakışlarım içimdeki alevi daha da harlarken boğazımdan çıkan hırıltının farkındaydım.

Karabatak, bir topluluğun içinde bir adamla konuşarak gülüyordu.

Karabatak gülüyordu.

Bundan beş gün önce bir kız çocuğuna babasını kaybetme korkusunu yaşatmasına rağmen, aldığı onca cana rağmen, kadınları paçavra gibi kullanmasına rağmen gülebiliyordu. Onu en son yarbayın davetinde görmüştüm, o gün dikkati tamamen dağınıktı, bu yüzden onu kolayca gizlenerek izlemiştim. Fakat şimdi fark edilmemek umurumda değildi.

Beni fark etsindi.

İçimdeki öfkenin sonunun gelmeyeceğini hissettim. Bu ateşte onu yakmak istiyordum, neden yaşıyordu? Neden tam şu an burada durmuş soğuk gözlerle onu izliyordum? Neden onu tam bu öfkemle öldürmüyordum? Neden gülüyordu?

Onun canını almak istedim. Kim olduğu, neden bizi aradığı, neden Arif'i vurduğu, neden güldüğü umurumda olmazdı. Tek bir hareketle o çirkin mavilerini hayattan silerdim. Karabatak'a yakışacak tek rengin ölüm kırmızısına bulanmış beyaz bir kefen olduğunu hayal ettim.

Ama kan o kadar fazla olacaktı ki kefeni zift karası olacak, onun ruhunu o kan karanlığına hapsedecekti.

"Adar bakışlarını çek, çok dikkat çekiyorsun."

Yüzüme dönen anlamsız bakışları Bera'nın sesiyle fark ettiğimde kendimi düzeltmeye çalıştım ama imkansızdı. İnsanlar boğazımdan çıkan hırıltıdan olsa gerek beni fark etmişlerdi ama kendimi durduramıyordum. Bu yüzden bana bakan gözlere tek tek bakıp aynı bakışı sergilediğimde bunun benim normal bakışım olduğunu anlayanlar önüne dönmeye başladı. Masama ne ara bırakıldığını bilmediğim viskiye gözüm kayınca viskiyi kafama birden diktim.

Nefretim acıdı.

Bu nefretin bir varlığa böylesine yoğun hissedileceğini bilmiyordum. Bizi aramasından daha önemli bir şey vardı. Çözemediğim, nefretimi tetikleyen bir şeydi. Karabatak'ta çözemediğim her şey üzerime yıkılmış, deprem enkazında kalmış ve yardım dilenen o beden gibi hissettiriyordu.

Mantıksızlığın taht kurduğu nefretin binaları üzerime yıkılmıştı, bu bilinmezlikten çıkmak için elim ışığa uzanmıştı ve görülmeyi bekliyordu.

Bu bilinmezlikte kayboluyordum.

Bu bilinmezliğin ortasında hissettiğim nefrette hem kavruluyor hem kahroluyordum.

Bakışlarımın tekrar Karabatak'a ne ara döndüğünü anlayamadan birden salonda çok net duyulacak bir sesle gerçekliğe döndüm. Ses tanıdıktı.

"Bayanlar, baylar! Babacık geri döndü, pistte kim varsa alalım hemen."

İçeri giren Yekta'ya donmuş halde bakarken o, o kadar iyi kamufle olmuştu ki şaşkınlıkla kalakaldım. Üzerinde bir gömlek, ceket ve pantolon üçlüsü vardı. Onları garip kılan boynundaki kravatın ördekli olmasıydı. Kendi sakallarını kesmişti ve sarı, küçük bir sakalı çenesine yapıştırmıştı. Ten rengi bronzdu, saçlarındaki sarı peruk ensesinden bir tokayla at kuyruğu şeklinde bağlıydı. Bu Yekta değil gibiydi. Fakat oydu, biliyorduk çünkü ses ona aitti.

Herkes Yekta'ya çatık kaşlarla bakarken Bera, "Bu ne amına koyayım? Dubai tatilinden kaçmış turist Ömer gibi?" diyerek kahkaha atarken Erman da ona eşlik etti.

"Sanarsın beş kuruşu kalmış, o beş kuruşla da kumar oynamaya gelmiş. Çapulcu bu adam ya!"

Yekta ve çevredekiler onları duyamazken Yekta sakince bir masaya geçti ve omuzlarını dikleştirdi. Kalabalık Yekta'nın neşesine doğru ilerlerken biz de onlara uyduk ve masanın etrafında duran kalabalığa katıldık. Masa hazırdı, Yekta bunun için gelmişti. Herkesin dikkati burada olmalıydı.

Kurpiyer onlara kartları ve çipleri dağıtırken masadaki herkes birden ciddileşmişti. O an her şey aklımdan silinmiş, oynanan garip oyuna odaklanmıştı.

Yekta, "Babanız yıllardır bu anı bekliyordu bebeklerim," diyerek kartları öptüğünde masanın etrafından gülme sesleri yükseldi.

Beş dakika sonra Bera, "Bu ne lan?" diye bir tepki verdiğinde etrafımızdaki insanlar bizi susturdu fakat ben ve Erman da aynı tepkiyi verecek kadar şaşkındık. Oyun o kadar hızlı oynanıyordu ki sanki düşünme payları bile yoktu. Normal bilinen kumar oyunlarından oldukça farklı olduğunu kurpiyerin başlamaları için onlara verdiği tuhaf taşlarla anlamıştık.

Ortaya çipler konuyor, kartlar eksiliyordu. Birbirlerine rest çekip bağırıyorlardı fakat konuşulan dil, bilmediğimiz bir dildi.

Birden dağıtılan taşlardan sonra birbirlerinin oturduğu yerleri gösterip ayağa kalktılar ve yer değiştirdiler. Ben kaşlarım çatılı halde masayı izlerken birden bir şeyler oldu ve arkadaki çarkı döndürdüler. Bir adam çarktaki sonuçla birlikte, "Bir daha bu oyunu oynayanı siksinler," deyip kalkarken biz şaşkınca adama bakıyorduk.

Kayıp mı etmişti? Niye anlamamıştık?

Adam masadan kalktıktan üç dakika sonra bir kişi daha kalkmıştı ve Yekta bir adamla karşı karşıya kaldığında ortaya tüm çiplerini koyup resti çekti. Diğer adam da çiplerini koyduğunda çark çevrildi, bir şeyler oldu. O kısımda oyundan kopup bakışlarımı kalabalıkta gezdirmiştim.

Karabatak ve az önce konuştuğu adamlar ortada yoktu.

Kalabalık yavaşça kenara çekilip açılırken ne olduğunu anlamak adına masaya geri döndüm ve üç tane kadının Yekta'ya ellerini uzattığını gördüm. Yekta üç çift elden birisini seçtiğinde kadın avcunu açamadan bir ses duyuldu.

Bir patlama sesi.

Ses ile birlikte ortam birden sislenirken bakışlarım mekanın girişine kaydı. İki beden sislerin arasında dimdik dururken dudaklarımı ısırdım.

Pembe ve turuncu maskeli iki kadının giriş merdivenlerinin orada dikildiğini gördüm.

İkisinin de üzerinde tulum vardı ve tulumların yanlarında bir sürü cep vardı. Cepler, bomba olduğu tahmin edilecek maddelerle ve silahlarla doluydu.

Bir an o kadınlara bakıyordum ki pembe maskeli kadın elinde tuttuğu bombanın pimini çekip salonun ortasına doğru attı.

Etraftaki sis daha da artıp gözün gözü görmemesini sağlarken herkes çığlık atmaya, kadınlar ağlamaya, erkekler kendilerini bir yerlerin arkasına atmaya başladı. Nafile olduğunu biliyordum.

Bir an maskeli kadınları sislerden seçemedik. Sis o kadar fazlaydı ki yanımdaki Erman ve Bera'yı bile seçemedim. İkisinin ortasındaydım ve onların omuzlarına çarparak kaçan insanlardan dolayı onlarla birlikte sarsılıyordum.

Ortalık cümbüş halindeydi.

Bir an ayak seslerini hissettim. Duymadım ama sanki bize doğru gelen iki bedeni hissettim.

Bir an önüme doğru düşüp yerde sürüne sürüne ilerleyen kadını seçtim. Gözlerim ona kaysa da soğukkanlılığımı bozmadan sislerin arasına doğru döndüm.

Tüm anlardan sonra pembe ve turuncu maskeli iki kadın sislerin arasından çıkıp yanımıza geldi.

Maskeli kadınlar Ecre ve Liya'ydı.

Sahipsiz kalpler mezarlığına bir uğultu hakimdi. Belki çığlık, belki haykırış, belki yakarış, belki fısıltıydı ama o mezarlıktaki lanet, kulakları sağır eden uğultudan belliydi.

Cesetler kanlı intikamın fısıltılarını bir ayinde olduğu gibi ürkütücü sesle çıkarmaya başladılar.

Üstlerini çarşaf gibi örten topraktan birden ellerini çıkarttılar ve toprak kiri dolu elleriyle havaya tutundular. Sesler devam ediyordu. Kulağa dolan her kelimeden intikam damlıyordu.

Katillerini istiyorlardı. Sahip çıkılmayan kalplerinin atışını kesen katillerini istiyorlardı. Hepsinin katili aynıydı.

Karşımdaki iki bedene gülümserken etrafta yaşanan kargaşa umurumda değildi.

Sahipsiz kalpler mezarlığındaki cesetler bizdik. Katilimiz Karabatak'tı ve bir grup ruhun katilinin peşini bırakmadığı lanet gibi peşine düşecektik.

Oyun başlıyordu.

🕯

bölümü beğendin mi?

görmeni ve tanımanı istediğim birisi var.

bir dahaki bölüme kadar kendine iyi bak ve yıldıza basmayı unutma. seni seviyorum, en çok seni.

instagram: karanlikuyanis twitter: karanlikuyanis beni takip edebilir, sedna hakkındaki gelişmelerden haberdar olabilirsin🖤🕯 eğer destek olmak istersen sosyal platformda #sednawattpad etiketini kullanarak destek olabilirsin <3

-şevvy

Continue Reading

You'll Also Like

Cansız Manken (+18) By mai

Mystery / Thriller

355K 8.8K 41
Belen, ablasıyla birlikte şehre uzak olan bir eve taşınır fakat bu korkutucu ve ürkütücü evde onu bekleyen cansız bir manken vardır.
96.9K 3.8K 39
Görme engelli ve dilsiz bir genç kız. Hayatı normal akışında giderken, hayatına giren adamla nekadar karışabilirdi ki? Geçmişi ve bu günü karanlık...
23.2K 1.6K 13
Önceki hayatımda hep ezilen o kızdım. Sonra bir şey oldu. Okuduğum lise romanına reenkarne oldum. Üstelik kendi doğum gününde katil tarafından öldürü...
7.3K 419 7
Elim sende oynuyoruz, ebe her zaman benim. Polisiye kurgu. [+18, BXB.]
Wattpad App - Unlock exclusive features