1.EY MAZLUM DİYARBEKİR

21.9K 1.4K 1.6K
                                    

Canlarım, ciğerlerim, biricik dostlarım; nasılsınız?

Ben iyiydim ama birkaç gün önceki bir yorum yüzünden değilim. Sırf tarihin yazmaktan aciz olduğu gerçekleri anlattım diye polisleri kötü gösterdiğimi iddia etti biri. Hem de Ali Gaffar Okkan'ı anlattığım bölümde.

Ben de diyorum ki madem öyle sizin inadınıza daha çok anlatacağım. Gözünüzü kapattığınız gerçekleri haykıracağım, kulaklarınızı tıkadığınız acıları göstereceğim. Kafanıza vura vura bu ülkenin doğrularını anlatacağım.

Doğu insanına yapılan zulmü öğrenmek istemiyor musunuz? Hemen çıkın bu hikayeden. Türk-Kürt, alevi-sünni, Ermeni-Süryani, Laz-Çerkez, dindar-ateist, Ezidi-Müslüman fark etmeksizin bu ülkenin her evladını katlettiğini kabul etmiyor musunuz? Sakın bir kelimesini bile okumayın bu kitabın.

Zira bu kitap sadece gerçekleri anlatacak. Sizin kendinizi avuttuğunuz masalları değil. Okumak isteyenlere, at gözlüğünü çıkarmış olanlara keyifli okumalar dilerim. Diğerleriyle görüşmemek dileğiyle.

Kontrol etmeden atıyorum, hatalarımız varsa affola.

Ön yargılı olmayanlarınızı çok seviyorum, kendinize iyi bakın.

~~~~~~~~~~~~~~

Bir insan ezilirse şiddet, bir topluluk baskı altına alınırsa yıkım, bir bölge zulme uğrarsa vahşet olurdu. Herkesin kendi derdine düştüğü 80 döneminde, o zulme maruz kalan şehirlerin başını çeken yerde yani Diyar-ı Bekir'de genç adam babasının esnaf lokantasına doğru heyecanla giderken mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

Yol üzerinde abilerinin Ulu Camii önündeki ayakkabı tezgahlarına uğramış ve mutlu haberi vermişti. Onlardan beklediği tepkiyi alamamış olmak bir miktar üzülmesine neden olsa da çok umursamamıştı. Zira önceliği babası ve annesiydi. Onlar sevindikten sonra gerisi çok da önemli değildi.

Elindeki gazeteyi değerli bir hazine gibi buruşturmadan taşırken işaret parmağı ile adının yazıldığı sayfayı ayırmıştı. Babası okuma yazma bilmiyordu ancak yine de ona göstermek istiyordu. Oğluyla gurur duysun istiyordu. Çarşı karakolunun hemen solundaki araya saptığında marangozların çoğunlukta bulunduğu çarşının girişindeki dükkanlarına yöneldi. Biraz ilerisinde ise abilerinin akşamları tezgahlarını bıraktıkları ambar bulunuyordu.

Yarısı cam olan kapıyı ittiğinde gördüğü manzara dudaklarında tebessümü dondururken ifadesini sabit tutmaya çalıştı. İki polis, kebap ocağının hemen önüne kurulmuş kahkahalarla gülerek mekanı inletirlerken diğer müşteriler kaygıyla onları izliyorlardı. Bekir, sakin olmak için kendini telkin ederek ocak başında kebap yapan babasına doğru ilerlerken onlardan uzak tutuyordu gözlerini. Çünkü biliyordu ki en ufak göz teması dahi iyi sonuçlanmazdı.

Gömleğinin düğmelerini yarıya kadar açmış babası atletini sergilerken ise bulanmış yüzüyle elindeki şişleri çeviriyordu. Genç adam, babasının yanına vardığında şalvarının altına giydiği terliğinin tekini çıkarmış olduğunu gördü. Girdiği anda kendisini fark etmiş olan adam gergin bir şekilde oğluna gülümserken genç adam gözlerini yayvan bir şekilde oturan polislerden çekmeden konuşmaya başladı.

"Bavo (baba) -" sözü anında ezilen ayaklarıyla kesilirken acıyla kısık bir sesle inledi. Gözleri acıyla kısılırken dizleri büküldü. Sonunda ayağı serbest kaldığında bunun nedeni olan adama döndü. Babasının kızgın gözlerle kendisine bakarken kaşlarıyla polisleri işaret ettiğini gördü. Bu kez farklı bir acıyla gözleri yaşarırken dilini ısırdı. Kendi memleketinde kendi dilini konuşamayacaksa kopsundu zaten.

SARSINTIHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin