Bölüm 1

1.1K 59 97
                                        

Öncelikle MERHABALAR AQ.

Sizi çok özlemişke.

Artık buradayım. Hala hikayelerimi okumak isteyen çıkar mı emin değilim ama yine de yazmak istedim. Bu kadar uzun süre beklettiğim için özür dilerim. Sizi seviyorum.

Vminkook ile tekrar karşınızdayım.

Okuyuverin garriiii.

-


Terli bedenim, nefessizlikten çılgınlar gibi inip kalkan göğsüm ve koşmaktan titremeye başlamış bacaklarıma aldırmadan ilerlemeye devam ediyordum. Kendimi bildim bileli sorunlardan kaçmayı başarmış ben, yine her zamanki gibi bildiğimi okuyup sadece kaçıyordum. Neyden kaçtığımı, neden yaptığımı bile bilmiyordum. Hayatımı yıllar önce sikip atmış olan, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden o adamı görmek, bana uzun süreli bunalımımı hatırlatmıştı ve ben bunu atlattığımı zannederken tekrar o korkunç, sonu gelmeyen ve zifiri karanlık kuyuma düşüyordum.

Yıllardır peşimi bırakmayan depresyonumu biraz olsun geride bıraktığımı zannederken, pişmiş kelle gibi sırıtıp tekrar karşıma çıkmış olan bu illet, beni sonsuz bir boşluğa doğru itiyordu. Kalbim adeta yerinden çıkacakmış gibi atarken, gözlerim ıslanmaya başlamıştı. Bunu fark etmiş olacağım ki aniden durup soluklanmaya başladım. Ellerimi dizlerimin üstüne koyup nefesimi düzene koymaya çalışmam bir işe yaramamış, kendimi yere atıp kafamı arkamdaki eskimiş, rastgele bir evin duvarına yaslarken bulmuştum. Kelimenin tam anlamıyla bitmiştim.

Park Jimin, hayatımın aşkı, beni korkunç bir kadere mahkum etmişti. Altı yıl kadar önce uzun sayılabilecek bir iş gününün ardından eve gidiyordum. Gözlerim yorgunluktan dolayı kapanmak için adeta bana işkence çektirirken, yolda bir yerde kıvrılıp uyumamak için elimden geleni yapıyordum. Evime giden sokağın girişine vardığımda her gün geçmek zorunda kaldığım pis kaldırıma adımı atmış, başım önde, ayaklarıma bakarak ilerliyordum ki, ince ve o zamana kadar boğazından aşağı sadece kutsal su inmiş olduğuna inandığım bir oğlan sesi duydum. Merakımı bastıramadığımdan olsa gerek kafamı kaldırdığımda bir gencin–onun gibi birinin bizim fakir sokağımızda ne işi vardı hiçbir fikrim yoktu- sokağın başındaki eskimiş ve terk edilmiş eve bağlı ağacın tepesine endişe ile baktığını gördüm. Merakıma bir kez daha söz geçiremeyip yanına doğru ilerlerken buldum kendimi. Genç, o kadar odaklanmış görünüyordu ki beni fark etmemişti bile. Yeteri kadar yaklaştığımda ilk fark ettiğim şey dolgun ve kırmızıya yakın tonlardaki dudakları olmuştu. Minik, endişe ile bakan gözleri bana doğru bakmasa da oldukça net bir şekilde güzelliğini saklama gereği duymuyordu. Beyaz ve kusursuz teni ve minik hafif kayışlı ancak asla sırıtmayan burnu ile hayal dünyasına kapılmış gibiydim.

Onu izlemeyi sürdürürken çocuk hafifçe bana döndüğünde kısık ve tiz bir çığlık ile yerinden zıpladı. İstemsizce birkaç geri adım atmıştık anlık korku ile. Ürkek gözlerle direkt olarak bana bakması heyecanımı dizginlememde hiç de yardımcı olmasa da, çocuğun korkup kaçmaması için bir açıklama yapmak zorunda olduğumu biliyordum. Bu nedenle düşünmeden ''Birine mi bakmıştınız?'' diye sordum. Sorduğum sorunun durumumuzla olan alakasızlığını düşününce kafamı o eskimiş ağaca saplayıp deve kuşu misali saklanmak istemiştim ancak çocuk oldukça nazik bir şekilde ''Hayır, sadece büyük annemi görmeye geldim.'' Demişti.

Mahallemizde yaşayan yaşlı kimseler yoktu. Bu nedenle ona durumu açıklamak için ağzımı açtığımda çocuk konuşmama izin vermeden ''Birkaç yıl önce öldü. Evinin durumunu görmek istedim. Bilirsin, eski zamanları hatırlamak için.'' Demişti cümlesinin sonunda doğru burukça gülümserken. O bu şekilde söyleyince, kafamdaki taşlar oturmaya başlamıştı. Birkaç yıl öncesine kadar mahallemizde oturan oldukça yaşlı Choi adında bir ninemiz vardı ve kendi halinde, sevimli bir kadındı. Beni ne zaman görse cebimi şekerlerle doldurur, bunlar için her ne kadar büyüdüğümü söylesem de ''şekerlemeler için asla yeterince büyümezsin evlat.'' Derdi. Eh, ben de o zamanlar okula giderken cebime sıkıştırdığı şekerleri ağzıma atar, havalı olduğunu düşündüğüm saçma sapan yürüyüşümle ilerlemeye devam ederdim.

Hatırladığım anıların getirdiği buruk bir gülümseme yerleşmişti yüzüme. Choi ninenin yanaklarımı sıkıp o zamanki ergen Jungkook'un delikanlılığına leke yemiş gibi ondan kaçmaya çalışması canlanmıştı içimde. Tabi içten içe hoşuma gitmiyor da değildi ancak utanırdım işte. Ancak Choi nineyi kaybedeli birkaç yıl olmuştu. Mahalleli çok üzülmüştü. Ben ise en çok üzülendim sanırım. Çok severdim onu pek göstermesem de. Sonradan fark etmiştim, sevgimi içimde saklamak yerine göstermem gerektiğini. Geç olmuştu ancak öğrenmiştim işte.

Bu gencin Choi ninenin torunu olduğunu öğrenmem ilgimi daha da arttırmıştı. Gözlerine dikkatle baktığımda Choi ninenin şefkat dolu bakışlarını fark etmiştim. Kesinlikle onun torunu olduğunu anlamıştım artık. Dudaklarım istemsizce yana kıvrılmıştı.

İşin verdiği yorgunluk ile gözlerimi zor açtığım o gece, ilk gerçek aşkımı tanımıştım. Onu tavlamak için etrafında köpek gibi havladığım günler gözümün önünden hiç gitmiyordu. En sonunda onu tavlamayı başardığımda, divaneydim artık ona. Gözlerindeki ışık sönmesin, bana olan aşkı bitmesin diye ona tapmadığım kalmıştı. Bir dediğini iki etmezdim ancak birbirimizden sakladığımız şeyler vardı ve bu, bizim sonumuzu getirecek olan yegane şeydi.

Birbirimize asla anlatmadığımız; belki de anlatamadığımız gerçekler yüzünden en sonunda patlamış, söylememiz gereken şeyler söylemiştik. Ona çok ağır şeyler söylediğimi biliyordum ancak hiçbirini hatırlamıyordum. Sadece bağırıp çağırdığımızı, bir şeyler kırdığımızı ve gözlerindeki ışığın birden söndüğünü hatırlıyordum. Anlık gelen o durgun surat ifadesi ve ölü gibi bakan gözler bana tokat gibi çarpmıştı. Dudaklarından çıkan sözlere sağır olmak istemiştim. Öyle sözlerdi ki, sadece ''Hayır, lütfen.'' Diye cevap verdiğimi hatırlıyordum. Arkasına bakmadan çekip gittiğini, benim ise dolu gözlerim ve açık kalan ağzımla onu izlediğimi...

Bir yıllık ilişkimizin bitmesinden sonra onu tekrar beş yıl sonra görmüştüm ve bu, beni sonu gelmeyen bir karanlıkta boğulurkenki çırpınışlarıma neden olmuştu. Kalbim, asla durmayacak gibi atıyor, kafamı yasladığım pis duvar kulağıma korkunç şeyler fısıldıyordu. Başımda korkunç bir ağrı vardı.

Zorlukla ayağa kalkıp üstümü silkelemeye başladım. Bir an önce eve dönüp yatağa atmak istiyordum kendimi ancak henüz az önce gördüğüm adamın yüzündeki gülümseme ile bir bankta oturmuş siluetini unutamıyordum. Birini bekliyordu. Beni de böyle beklerdi.

Unutamamıştım.

Unutmak istememiştim ki.

Tökezleyen ancak hızlı adımlarla eve giderken dolan gözlerimi saklamaya çalışmamıştım. Dıştan bakılınca aptal bir sarhoş gibi görünüyordum ancak umurumda değildi. Tek istediğim daha önce de belirttiğim gibi, eve gitmekti.

Eve vardığımda içeriden gelen Yoongi hyungun homurdanmasını duyabiliyordum. ''Kes şunu. Senden nefret ediyorum.'' Diye bağırdığını duydum Yoongi hyungun. Hoseok hyung ise kıkırtıları arasından ''Ben de seni seviyorum bebeğim.'' Diyordu ona. Onu kızdırmayı seviyordu. Herkes severdi ancak şu an sevdiğim pek bir şey var mıydı, bilmiyordum.

Kapının kilit sesini duymuş olacaklar ki Yoongi hyung içeriden bana seslendi. ''Jungkook-ah, sen mi geldin?''

Onu umursamadan direkt odama dönmüştüm. Ceketimi bir kenara atıp üstümü değiştirmeden yatağa atlamış, beni bu kadar bertaraf eden şeyin ne olduğunu sorgulamaya başlamıştım. Bu kadar güçsüz müydüm diye sordum kendi kendime. Bu kadar üzülmeye değer miydi? Beni bu derece yıkacak gücü ne zaman vermiştim ona? Henüz bu soruların cevabını veremeden zihnim boşluğa girmeye başlamış, beni en azından birkaç saatliğine de olsa bütün bu duygulardan arındıracak uykuya teslim etmişti.

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Apr 30, 2022 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

changes +vminkookStories to obsess over. Discover now