"Aferin Seul-Jee! Yakmışsın güzelim keki!" diyen Hyo-sonn bir yandan da omzundaki havluyu savuruyordu. Bütün mutfak gri dumanlarla kaplanmıştı."Napiyim? Uyuyakalmışım!" dememle onun öksürüğe boğulması bir oldu. Fırından çıkan kömür yığını çöple buluştuğunda ben de pencereyi açtım.Gören yangın var zannedecekti."Ne zaman uyumazsın ki sen?"diyen Soo-min'e baktım ve "Dün gece senin yüzünden uyuyamadım gerizekalı! Sırf senin Jae-hwan'ının doğum günü hazırlıkların yüzünden! Çocuğa olan sevgini çok belli ediyorsun!" diye söylendikten sonra salondaki koltuğa oturup yastığı kucağıma çektim."Aşık olunca anlarsın!" diye ardımdan seslenen Hyo-sonn'a karşılık sadece yastığı kafamın altına koydum ve uykuya geçmem sadece birkaç dakika sürdü...
2 saat sonra...
Gerinerek uyandığımda havanın karatmak üzere olduğunu fark ettim.Ne kadar uyumuştum ben?Ayaklarımı sürüyerek mutfağa ilerledim ve Hyo-sonn'un pastayı bitirmiş olduğunu gördüm. Gerçekten güzel yapmıştı.Masaya çöktüm ve "Çok güzel yapmışsın pastayı." dedim."Biliyorum,benim kötü yaptığım bir şey söylesene bana." deyince egoist, ben de " Mesela kimya dersinde bok gibisin." diye cevap verdim.Kazandığım zaferin mutluluğuyla gülümserken bir anda parti için evi süslemediğim aklıma geldi."Hyo-sonn daha evi süslemedik!" diye bağırdım ve komidinin üstünde,poşetli bir halde duran parti malzemelerini kaptığım gibi onları tek tek çıkarıp evi süslemeye başladım." Dur Seul-Jee, sen uyurken Choon-Hee ile konuştum,parti için bir kafeye gidecekmişiz.Son anda karar vermişler." Rahatlamıştım ki bu kısa sürmüştü çünkü ne giyeceğimi bilmiyordum.Hye-sonn'u onaylar gibi başımı salladıktan sonra hızla üst kata çıktım.Hye-sonn benim ev arkadaşımdı. Evimiz iki katlıydı.İlk taşındığımız zamanki çok inadımdan dolayı ben üst katta kalıyordum.Çünkü oradaki odanın penceresi çok büyüktü ve yıldızları görebiliyordum. Yıldızları seviyordum çünkü onlar geceye inat,parlıyorlardı.Etrafa umut saçıyorlardı.Ve bana annemi hatırlatıyorlardı...
Bundan tam iki yıl önce,Han Nehri'nde cesedi bulunmuştu. Babama nedenini sorsam da o bilmiyordu.Biz...
Biz mutluyduk.Mutlu bir aileydik.Her haftasonu biryerlere giden,
bir derdimiz oldu mu birbirimize destek olan mutlu bir aile. Peki ya annemi intihara sürükleyen neydi? Bana "Hayatta kendi hayatından önemli bir şey yoktur" diyen annem neden kendi hayatına son vermişti ki? Beni ne kadar üzdüğünün farkında değil miydi? Bir daha bir sıkıntım olduğunda anlatacağım sadece onun altında yattığı nemli toprak mıydı? Ağladığım zaman başımı yaslayacağım yer onun mezar taşı mıydı? Kalan eşyalarına başımı gömüp ağlamaktan yorulmuştum. Onun taktığı kolyeyi görmeye ruhum dayanmıyordu artık.Onun yokluğuna dayanmıyordu.Yalnız kalmaya dayanmıyordu ruhum. Her gece korkuyla uyanıp yıldızlarla konuşmak ruhuma ağır geliyordu. Bazen ben de onu yanına gideyim diyordum. Sonra annemin sözleri geliyordu aklıma, vazgeçiyordum. Ruhum, bu kadar ağır yükleri kaldıramıyordu. O ana dek, bir anda hayatımda beliren mutluluk topağı, babam yanımda olmadığında dahi yanımda olan can dostum, Hye-sonn. Bana her zaman mutlu olabileceğimi, her şeyde bir umut olduğunu öğreten varlık. Ben ondan ayrılamazdım, o da benden. Onunda hayatında da birtakım problemler vardı. Ama yaşadıklarımız,yaşayacaklarımızın ön gösterimi dahi olamazdı...
Giyeceğim elbisenin ne olacağına karar vermem yaklaşık yarım saat sürmüştü. Ki daha bunun makyajı vardı,saçı vardı. Beraberinde bunları yapmam için sadece bir saatim kalmıştı. Elbisemi hızla giydikten sonra aceleyle makyaj masasına oturdum. Fırçayı yüzüme her sürdüğümde Hye-sonn odaya girip girip çıkıyordu. En sonunda ağzındaki baklayı çıkarmış ve söylemek istediğini söylemişti." Ya makyaj yapma bari, senin yüzünden ne kadar güzel olsam da yanında çirkin görüneceğim!" diye bağırdı. Onun egosunun altında kalır mıyım?" Ah, çok güzel olduğumu biliyorum. Bunu dillendirmene gerek yok tatlım, ama herkes makyaj yapacak,ben de yapsam bir şey olmaz herhalde." dedim ve aynaya dönüp sırıttım. O ise sadece omuz silkip bana dil çıkardı.Saçımı da hallettikten sonra tam anlamıyla hazırdım.
Hye-sonn da hazırlandıktan sonra birlikte evden çıktık.Hayır yani doğum günü için bir kafeye gidiyoruz ama Hye-sonn iyilik yapmak için (!) pastayı bizim getireceğimizi söylüyor.Buraya kadar bir problem yok.Ama sen ne hakla pastayı bana taşıttırıyorsun Hye-sonn!? "Beni enayi mi belledin sen?" diye aniden çığırmamla Hye-sonn bana döndü."Niye bunu ben taşıyorum?Al sen taşı!" diyerek onun eline tutuşturdum pastayı.
O da "Aaa! Yok daha neler? Hem ben çok güçsüzüm,aniden düşürüveririm pastayı." diyerek bana sırıttı. Onun nazlanmalarını çekemeyecektim. Pastayı kaptım ve " İyi be! Ama pazartesi çantamı sen taşırsın okula ona göre!" dedim ve yürümeye devam ettik.
Ne kadar kaldığını bilmiyordum. Hye-sonn on dakikadır az kaldığını söylüyordu ama bana ülke değiştirmişiz gibi geliyordu.
Yürüdük,yürüdük. Bir kaf dağına varmadığımız kalmıştı ki karşıdan gelen yedi kişinin arasında gördüğüm kişi aniden durmama sebep olmuştu.
Taehyung? Senin ne işin var burada?
YOU ARE READING
Guilty
Fanfiction"Beni mi vuracaksın? Durma vur haydi! Önce kalbimden vurdun beni,şimdi kafama sıksan ne fark eder?Şimdi o kurşunla vur ki beni göğsümden,duygularım düşüncelerime mani olmasın yine.Çünkü seni her gördüğümde çelişiyor ikisi.Birisi senden uzak durmamı...
