Hani seni ilk kez gördüğüm yer vardı ya, hayattan vazgeçtiğinde geldiğin o yer? Gözlerimizin ilk kez kesiştiği o uçurumun kenarı? Oradayım sevgilim. Yüreğimi amansızca bir sızı tutmuş, elimde, bana bıraktığın son şeyle - sararmış bir kağıda zarifçe yazdığın mektup- oraya gidiyorum. Hava soğuk aynı o günkü gibi. Kasım'ın bilmem kaçı. Kasım. Üzerimde pek bir şey yok. Üşüyorum. Hava kar yağmaya yüz tutmuş. Parmak uçlarımı hissedemiyorum bile. Hani şu hiç ısınmadığından sitem ettiğin, minicik olduklarını ileri sürdüğün o parmaklarım. Acıyor şimdi. Soğuktan değil. O pamukvari yumuşacık saçlarının arasından geçemiyor. İzin vermiyorsun. Sonra aniden buz kesiyor. Tutmuyorsun ellerimi. Sıcak ellerinin arasına almıyorsun onları. Neden yapmıyorsun? Sevmediğimi düşünüyorsan eğer, bir şey diyemem. Defalarca kez fısıldamıştın hani kulaklarıma, 'bir gün bizde iyileşeceğiz. Kanamayacak artık kemiklerin. Parmak uçların sıcacık olacak. Orada olacağım hep, sevgini sığdıramadığın o güzel yüreğine sığacağım.' Ama neden kanıyor bu kemiklerim şimdi? Yüreğim neden kan ağlıyor? Sığdıramadım yine sevgimi. Belki de yazgıma bir isyan bu. Ama sen ağlama. O büyük gözlerin, benim bakmaya bile kıyamadığım o gözlerin, inci tanelerini düşürmemeli işli sandığından. Mektubun hala parmaklarımın arasında. O kadar çok okumuş, o kadar çok ağlamışım ki, mürekkepleri dağılmış. Elvedalarını okuyamıyorum. Belki seviniyorsun buna. 'Ağlama sen, ben senin yerine de kanarım. Ama sen dayanamazsın ki miniciksin daha. Sevgini sığdıramadığın bir kalbin var.' demiştin. Kalbin çok güzeldi sevgilim. Ne yaptım da tanrı onu bana bahşetti derdim hep. Hâlâ da diyorum. Kızma bana. Gülüşlerin beliriyor aniden bulanık zihnimde. Onu hatırlayabilecek kadar ayığım. Dişlerini hiç sevmezdin. Gülmezdin hani onun yüzünden 'tavşan gibi oluyorum' derdin, güldürürdün beni. Sahi unutmuşken gülümsemeyi, sen öğrettin bana onu. Sevmezdim ki ben. Kimse sığamaz derdim, bu buhranlı yüreğime. Sevemezdim. Gülümseyemezdim de. Çok dalga geçmişlerdi. Senin o öpmekten bıkmadığın kırık dişimle. Çocuk aklı işte. Gülmeyi bile unutturmuşlardı bana. Yeni bir ben yaratmıştın. Hâlâ da yaratıyorsun. Kalbini kırıyorum, affet. Bir yere sığamıyorum ki ben. Kanayan kemiklerimle kimse öpmüyor beni. Kirli miyim? Sen temizlersin beni öyle değil mi? Gözlerin okyanusu andırır. Kocamanlar çünkü. Ağlama, sadece öptüm.
Hava kasvetli. Ama bembeyaz o gökyüzü. Anlamıyorum. Hem bu kadar boğucu iken neden masum? Ufak bir kar tanesi düşüyor ağlamaktan ve soğuktan kızarmış o burnuma. Aynaya bile bakmıyorum. Ne kadar oldu. Uyumayalı. Çok mu bekledim yoksa. Gözlerim akmış gibi hissediyorum bazen. Uyanık kalabilmek için kaç şişe devirdim? Bak artık saçmalamıyorum bile içince. Sahi tek kelime etmeyeli kaç vakit oldu? Açılmıyor dudaklarım. Biliyorum. Biliyorum çünkü açılırsa, vaveyla yaratacaklar. Boğazımda tarifi edilemez bir yumru var. Geçmiyor da. Burnumun direklerini sızlatıyor. Aniden kahkahalarla boğuluyorum. Tahmini bile edilemez bir çığlık bırakıyorum, masum olduğunu düşünmediğim gökyüzüne doğru. Kahkahalarımla yer gök inliyor. Yumru büyüyor. Deliriyor muyum? Belki. Bir adım sonra oradayım, yol bitti. Nasıl bakmıştın burada bana? Her şey buhranlı, her şey karmakarışık. Gözlerini hatırlıyorum yalnızca, kan çanağı. Neden ağladın sevgilim? Neden kanadın bu kadar? Tarifi edilemez bir şekilde öpsem yüreğini geçmez miydi? Oturuyorum kayalığın üstüne. Ceplerimden kurumuş kiraz çiçeklerini çıkarıyorum. Acımıyorum. Acımıyorum onlara. Kimse de bize acımadı çünkü. Kanayan yerlerimizi öpmemize izin vermediler. Yavaşça aşağıya salıyorum onları. Tanrılara birer birer kurban oluyorlar. Ufak ama acınası bir gülüş bırakıyorum o Kasım gecesine. İçim çürüyor. Ama sesim yok artık. Kurban edildiler belki de. Acımasızca. Bizim gibi...
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
İlk hikayem olduğu için elbette hatalarım olacaktır.
Bir nevi toy'um. Mantık, yazım, noktalama hatalarım olacaktır.
Bana düşüncelerinizi naçizane kelimelerinizle aktarırsanız, size minnet duyarım.
Teşekkürler...
YOU ARE READING
between the bars || jikook
Fanfictiongövdeni hatırlıyorum ansızın bu kış ormanında işte uzun, büyük, parlak siyah ve vahşi! parçalayacak kadar siyah ve onarabilecek kadar vahşi! sanki aşka hayattan daha fazla özen gösteren, çocuksu ama hep parçalanmış, hırpalandıkça palazlanmış bir z...
