Morendo

24 5 13
                                        







Boğuluyormuş gibi hissettiğim çok an var. Şu an da o anlardan biri. Korkular, kaygılar musallat oluyor bir an. Kulaç atmalıyım, yüzmeye devam etmeliyim.

​Kendimi yalnız hissediyorum. Çare, bir çare...

​Biçare, amaçsız ve yolsuz. İstemiyorum. Ne istediğimi biliyor muyum? Mutlu olduğum anlar, yeni şeyleri denediğim anlar, gezdiğim dolaştığım anlar ve geçen bunca yıl...

​Ne anlamı var? Anlam arayışı, anlam yaratışı.

​Kendimle yürüdüğüm zamanları hatırlıyorum. O huzurlu anlar... Busan'daki eski evin bahçesinde dertleştiğim bir zeytin ağacı vardı ve başka ağaçlar da vardı. Artık gitmediğim, gidemediğim evin karşısındaydılar. Geçenlerde Yoongi hyung ile oradan geçtiğimizde gördüm ki artık o ağaçların hiçbiri yoktu, yerinde gri apartmanlar vardı. Büyükannemin baktığı kuzular ve keçiler de yoktu. Çok şey değişmişti.

​Küçükken çekildiğim bir fotoğrafım aklıma geldi şimdi de. Kucağımda o beyaz kuzuyu tutuyorum, gözlerimin içi gülüyor, çok mutluyum. Jungkook, kulaç atmaya devam etmelisin. Derin bir nefes aldım. Gözüm bilgisayardaki saate kaydı. Yine düşüncelere dalıp zamanın farkına varamadım. Zaten son yıllarda hep böyle oluyordu, şaşılacak şey değildi benim için. Herkesin kendi zamanı var ama sanki benim zamanım benden kaçıyor, parmaklarımın arasından kum gibi dökülüyordu.

​Son kampüs otobüsünü kaçırıp kaçırmadığımdan emin değildim. Telaşlanacak gibi olsam da bir nefes alıp hemen eşyalarımı toplayıp güzel sanatlar fakültesinin çalışma odasından çıktım. Sınav zamanı değildi, bu yüzden tek tük öğrenci vardı binada ve onlar da ya yurtta kalıyordu ya da kendi araçlarıyla gelmişlerdi. Binadan hızlıca çıktım. Seul'ün o tanıdık, soğuk yağmuru çiseliyordu. Hızlıca durağa yürüdüm ve beklemeye başladım, bir umut otobüsü kaçırmamış olabilirdim. Durakta yalnızdım, on dakikadır gelen giden yoktu ve ince ceketimin içinde üşümeye başlamıştım. Olmaması gereken yerlerde düşüncelere dalan beynim şimdi donmuştu, hiçbir şey düşünemiyordum. O sırada yolun karşısından birinin geldiğini fark ettim.

​İyice yaklaştığında doğruca bana bakıyor olduğunu gördüm. Onu tanıyordum. Yoongi hyung'un aynı evi paylaştığı, fakültedeki başka bir bölümden olan -fotoğrafçılık bölümüydü sanırım- çocuktu. Daha önce hyung'un stüdyosunda ve kafede aynı ortamda bulunmuştuk. Sadece ismini biliyordum. Kim Taehyung.

​Tam karşımda duruyordu şimdi. Siyah, uzun paltosu omuzlarından dökülüyor, dağınık siyah saçlarının uçlarından yağmur damlaları damlıyordu.

​"Senin çoktan gitmiş olman gerekmiyor muydu?" diye sordu. Sesi, yağmurun sesini bastıracak kadar derindi.

​"Normalde evet ama çizime dalmışım, zamanın nasıl geçtiğini fark edemedim," dedim. Gözüm ayağımın altında ezdiğim taştaydı. Yağmur durmuştu. Toprağın ve ıslak asfaltın kokusunu duyumsadım. Derin bir nefes aldım ve kafamı kaldırdım. Onunla yüz yüze geldim, o koyu, okunması zor gözleriyle direkt benimkilerin içine bakıyordu.

​"Yani mahsur mu kaldın şimdi burada?" diye hafif gülümser bir tonda sordu.

​"Öyle görünüyor değil mi..." dedim sessizce. Hala göz gözeydik ve bu ağır gelmeye başlamıştı, başımı eğdim. "Son olanlardan sonra yurda misafir öğrenci kabul edeceklerini hiç sanmıyorum," dedim. Ona söylemiyor da daha çok kendi kendime düşünüyor gibiydim. Bana biraz daha yaklaştığını hissettim. Siyah botları, benim yıpranmış Converse'lerime çok yakın duruyordu şimdi. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda hafiften gülümsediğini gördüm. Alt dudağının ve burnunun ucundaki benler dikkatimi dağıttı.

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Aug 02 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

SmorzandoStories to obsess over. Discover now