Yaz mevsimi. Güneşin olabildiğince parlak açtığı, kavurucu sıcaklara ev sahipliği yapan, ekinlerin olgunlaşıp hasat yapıldığı zaman. Herkesin tatile gittiği, biraz olsun serinlemek adına denize girdiği, bulunduğu yerin dışına çıktığı, ağaçların altında piknik yaptığı neşeli bir mevsim.
Öte yandan yaz mevsimi, akademik yılın bitişini simgeleyen bir zaman aralığıdır. Becky’nin de artık bir lise öğrencisi olmadığını gösteren en büyük etkendir 2012 yılının yaz mevsimi.
Becky’nin fikrini soracak olsaydınız kesinlikle evde kalmayı yeğlerdi zira zaten üniversite gibi bir olgu söz konusu olduğu için bu yaz, evinde geçireceği son yaz olacaktı. Piedmont Lisesinin dereceli mezunlarından Becky’nin, yaşı da göz önünde bulundurularak istediği yerde kalmasına izin verileceğini düşünürdünüz ama hayır, işler pek de beklenilen gibi gitmiyordu.
‘Hava alın biraz’ bahanesiyle yanına kendinden 5 yaş küçük ikiz kardeşleri verilmiş, sanki koskoca California’nın suyu çıkmış gibi tatili geçirmeleri için doğruca Shermie dedesinin erkek kardeşinin yanına -Erkek kardeşi olduğunu yeni öğreniyordu- Oregon’da küçücük, adı sanı duyulmamış bir kasabaya gönderiliyordu.
Olayın hava almakla alakalı olmadığı bariz belliydi ama kızlarının hayatındaki büyük dönüm noktalarından birinde en azından yanında olmasını beklemişti Becky, ne kadar çabuk hayal kırıklığına uğramıştı.
Evinde geçireceği son yazdan zorla feragat etmiş bir şekilde şimdi otobüsle Esrarengiz Kasaba denilen bir yere gidiyordu. Becky, hayatı boyunca hep kendinden bekleneni yapmaya çalışmıştı. İyi bir evlat ol, örnek bir öğrenci ol, uslu ol, sosyal ol, kardeşlerine göz kulak ol, başarılı ol ve daha bir sürü komut. Hepsini de başarıyla yerine getirmişti Becky sanki ucunda elde edeceği bir şey varmış gibi. Ne kadar da safmış oysa.
Rebecca Audrey Pines, herkesin bildiği şekliyle Becky Pines; Piedmont Lisesinin en bilinen öğrencilerinden biriydi. Öğrenci kulüplerinde oradan oraya koşuşturup durmuştu senelerce. Münazara kulübünün en etkin üyelerinden biri, üstelik uzun süre de başkanıydı. Kitap kulübünün ilk üyelerinden biriydi.
Felsefe atölyesini tek başına kurmuştu. Tiyatro seçmelerinde hep büyük roller verilmişti ve altından kalkabilmişti. Şiir söyleşileri, Model Birleşmiş Milletler, okul gazetesinde çalışmak ve daha bir sürü mesele. Bir de üstüne akademik mükemmelliyetçilik…
Becky pek de huzurlu bir lise hayatı geçirmemişti. Yorgunluk tüm kemiklerine işlemiş, sürekli bir iş üzerinde olduğu ve yoğun bir programda olduğu için şimdi büyük bir boşluğa düşmüştü. Tüm bunları yapmıştı, evet. Peki, niçin?
Kendini kanıtlamak için mi? İyi de kime? Ebeveynlerini mi memnun etmek için? Edebilmiş miydi peki? Kendisiyle oturup iki kelam konuşmaya zahmet bile etmeden uzaklaştırmışlardı onu.
Şimdi hayatının en büyük dönüm noktalarından birindeydi ve yanında kimi vardı? Mason ve Mabel daha 13 yaşlarına bile girmemişlerdi. Hayata olabildiğince toz pembe bakıyorlardı. Zaten kendi sıkıntıları onlara yetiyordu, bir de Becky ile ilgilenemezlerdi. Kardeşleri sık sık zorbalığa uğrardı. Becky de her seferinde ortalığı ayağa kaldırır ve bir çözüm bulmaya çalışırdı.
Mabel da Mason da, ona seslendikleri şekliyle Dipper, çok zeki ve algısı açık çocuklardı fakat anlaşılmıyorlardı. Mabel’ın müthiş bir duygusal zekası vardı, kavrayışı çok kuvvetliydi. Empatisi çok yüksek, hissedişi çok yüksek, tepkisi çok yüksek biriydi kız kardeşi. Delisine dolusuna Mabel rengarenk ve cıvıl cıvıl bir insandı.
Sadece onu izlemek bile bazen Becky'nin zihnini yoruyordu. Hassas kalpli biriydi Mabel, çok kalbi kırılırdı, çok çabuk affederdi. Şıpsevdi denilecek bir kişiliği vardı. Bazen kalbinde taşıdığı sevginin taştığını, diğer insanları umarsızca sarmaladığını düşünürdü Becky.
Dipper’ın ucu bucağı olmayan bir öğrenme açlığı vardı. Zihni korkunç derecede hızlı çalışıyor, saniyeler içerisinde olabilecek en kötü senaryoları listeleyip üzerinde kafa yoruyor, gizemli bir şeyi, kolayca bilemeyeceği bir şeyi çözebilmek için can atıyordu.
Öte yandan yalnızdı Dipper. Arkadaşları yok denecek kadar azdı, fiziki olarak zayıfdı, doğum lekesi de eklenince açık bir hedef gibiydi. Yine de Dipper sevdiği şeylerden vazgeçmedi. Sesli dile getirmeye utansa bile vazgeçmedi.
Becky’nin elinden bunun bu kasabada değişeceğini, yeni arkadaşlar edinip kabul görebileceklerini, biraz olsun özgüven kazanacaklarını ummaktan başka bir şey gelmiyordu. Bu tatil kararı her ne kadar canını feci şekilde sıksa da bu durumun kardeşlerini etkilemeyeceğini umuyordu. En azından içlerinden biri mutlu olmalıydı. Becky, bu kişinin kendisi olmadığının bilincinde olduğu için derince iç çekti.
Birkaç saatin ardından otobüs durdu, Becky ve ikizler indi. Onları, büyük amcaları Stan karşılamaya gelmişti. Takım elbiseli, fesli ve tekinsiz bir gülümsemeye sahip bu adama bir süre tuhaf tuhaf baktıktan sonra Becky, amcasının arabasını gördü. El Diablo, vay be.
Stan'le birkaç saniyeliğine göz göze geldiklerinde Becky, takdirini sessizce belli etti. Stan’in bir anlığına gelip giden gerçek gülümsemesini yakaladığında Becky, yazın o kadar da kötü geçmeyebileceği kanısına varmaya başlamıştı bile.
Stan, ormanın içindeki evini “Gizemli Kulübe” isimli bir turist kapanına çevirmişti. Tamir işlerine bakan yirmilerinin başındaki Soos denen bir adam ve daha 15’indeki tezgahtar kız Wendy ile tanıştılar. İkizlerin canı sıkılsa da Becky için bu ufak dükkandaki ayak işlerini yapmak ve çam ormanına bakıp içli içli düşünmek bir şekilde huzur verici denilebilirdi.
Sanırım bu yazdan zevk alabilirdi.
18.07.2025
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Running Up That Hill || Gravity Falls
FanfictionBecky Pines, hayatı boyunca hep standart bir ideale ulaşmayı hedeflemişti. Ailesinin ilk çocuğuydu, ilk gurur kaynaklarıydı. Her daim yaptığı iş her neyse o işi en iyi şekilde yerine getirmek, örnek gösterilen kişi olmak, ulaşılabilir gayelerle birl...
