Dört bir yanı şeytanlaşmış, fitne ve fesattan başka bir şey bilmeyen insanlar ile çevrilmiş; yıkık ve moloz olan evimde annemin ve babamın cansız bedenleri ile baş başa kalmıştım. Küçük ve kan lekeli yırtık yastığıma başımı koymuş, sel olan gözyaşlarım ile derin düşüncelere dalmıştım. Üstü olmayan bu evde dışarıda adeta kan lekesine bürünmüş toz bulutsusuna bakıyordum. Bir yandan da silah ve bombardıman sesleri o toz bulutsusunun görüntüsünü daha da dehşete sarıyordu. Benim ve ailemin hiçbir suçu yoktu ki bunları yaşıyorduk! Şimdi çocuk başıma ben ne yapacağım? Sızlayan kolumun acısı nasıl geçecek? Her şeyden önce bir daha göremeyeceğim annem ve babamın hasret acısını nasıl olur da içimde yaşayacağım? Ben daha dokuzumu bitirmemiş bir çocuğum! Adaletin bu mu dünya? Üç ilahi dinin can damarı olan Kudüs'ün çekeceği acıya böyle mi karşılık vereceksin! Süleyman Peygamber görse ağlamayacak mı? Bedeni bu görüntüler karşısında tir tir titremeyecek mi? Sen peygamberin bu hale düşmesine göz mü yumacaksın dünya? O toz bulutsusu Süleyman Peygamberi görse göklerde şiddet ile yıldırımlar çakıp kan ağlamayacak mı? Umrunda mı dünya! Küçük bir çocuğun çektiği acıyı ve çileyi duymazsın sen. Tabii ya, unutmuşum. Sen; Muhammet Mustafa (s.a.v), Rabbinin huzuruna çıktı diye ses çıkarmıyorsun artık. O bizi yetim bıraktı ve bizi sahipsiz bıraktı diye düşünürsün. Yanılıyorsun dünya! Biz Ümmet-i Muhammed olarak asla ama asla yetim ve sahipsiz değiliz. Bize yardımlarını esirgemeyen bir Rabb var! Asıl sen kork sen!
Tepede kavurucu sıcaklığı ile bedenimi adeta bir yaprak gibi kurutan güneş ışığıyla uyandım. İçeride birkaç Yahudi asker vardı. Bu askerler, adeta üstümüze çullanmış ve kahkahalar eşliğinde halimize güler olmuşlardı. Bir tanesi uyandığımı fark edince sızlayan ve şişen kolumdan tutup beni bir çöp çuvalı gibi yerde sürüklemeye başladı. Askerî araçların yanına götürdü beni. Sırtlan sürüleri gibi etrafımı sardılar. Annem ve babamın cansız yatan bedenlerini gözümün önüne getirdiler. Babamın avucu sımsıkı kapalıydı. O İsrail askerleri babamın avucunu açmak için toplandılar. Onlar açmaya çalıştıkça babamın avuçlarının daha da sıkılaştığını gördüm. Başaramayacaklarını anladıklarında avucuna bıçağı geçirmek istediler. Vahşice açmaya çalıştılar. Fakat başaramadılar. Babamın cansız yatan bedenini bırakıp annemin cansız bedenine dadanmaya başladılar. Komut veren komutan asker, annemi aramaları için emir verdi. O köpeklerin ne maksadı olduğunu biliyordum ben. Annemin bedenini çıplak hale getireceklerdi. Babamın bakmaya kıyamadığı o nur kokan saçlarını açtılar önce. Haykırarak ayağa kalktım. Onlara engel olmak istedim. Fakat gözü dönmüş asker, bacağıma iki el ateş etti. Yerimde kıvrana kıvrana bekledim. O soysuz şeytanlat, annemin bedenini çırılçıplak hale getirip tecavüz ettiler. Sızlayan kemiklerim ile bedenim buz kesildi. Sağ elimle yerden bir avuç toprak alıp gözlerimin içine saplaya saplaya soktum. Lakin sular seller akan gözyaşlarım, kumların çıkmasına neden oluyordu. Anneme yapılan zulme karşın bir şey yapamadım diye kahroluyordum her geçen saniye. Rabbe dua ediyordum ki canımı alsın ve beni bu dilini yutmuş zalim dünyadan kurtarsın. Ama onların yaptığı o pislikleri saniye saniye görmeme ve sessiz kalmama hiçbir şey mani olmuyordu adeta. Biricik annem! Seni bu şeytanlaşmış insanların ellerinden kurtaramadım ya, Allah beni kahretsin! Annem, biricik annem! Affet beni. Hiçbir şey yapamadım diye affet beni!
Askerler gideli biraz zaman geçti. Onlar gitmeden önce bacağımda yerini koruyan o kurşun yaraları benim kurtulmama sebep oldu. Kan kaybından ölü numarası yapıp cansız bir beden gibi durdum ve yattım yerimde. Şimdi de kızgın kumların üzerinden sürüne sürüne babamın yanına gittim. İnsanın derisini kurutacak nitelikte olan güneşin sıcaklığı babamın cansız bedenine hiçbir şey yapmamıştı. Normalde kokması ve sıcaktan dolayı şişmesi gerekirken bedeni buz kesmişti ve etrafa cennet bahçelerinden gelen bir koku misali misk saçmıştı. O buz kesen tenine dokununca kızgın alevlerde dövülen bir demire dokunduğumu hissettim. Çünkü bu çilenin ateşi yüreğimde yanarken yüce dağların karlı tepelerinde esen sert ve soğuk tipiler bile benim bu ateşime karşı koyamazdı. Babamın o gözlerini öptüm. Şimdi kapalıdır lakin o gözler cennete ve cennet bahçelerine bakan bir çift dünyaydı. Doyasıya sarılıp öptüm babamı. Sonra şu kelimeler suskun olan dilimden dökülmeye başladı:
"Baba, babam! Çınar gibi bana gölge olan babam! Ne diye beni bırakıp gittin? Hani bu akşam camide bana sela okutacaktın, hani perşembeyi cumaya bağlayan bu gecede cemaate beni imam yapacaktın! Niye gittin ki? Ben gündüzleri annemin yanında o suskun sesim ile sela okuyordum, bilir misin baba? Annem bana o parlak gözleri ile bakıp dinliyordu. Benim sesimi çok beğeneceğini söylüyordu. Baba, nasip değilmiş demek ki. Olsun baba, ben gene de okurum. Sen cennette dinlersin. Annem ve sen, Peygamberime selamlarımı ilet baba. Ben sizin için hep dua edeceğim. Allah mekanını cennet eylesin." diyerek eline dökülen gözyaşlarımı silmek istedim. Tam o esnada babamın o askerler tarafından açmaya çalıştımlatı avucu açılıverdi. İki tane alyans vardı avucunda. Yemyeşil vadilere can veren, börtü böceğe, çiçeğe, dereye parıltısı ile şen veren güneş gibi parlak ve sarı bir çift alyanstı bunlar. Mis gibi kokuyorlardı. onları ıslanmış yanaklarıma sürüp öptüm. Ardından annemin bana yaptığı kahveyi içerken yere döktüğüm zaman aklıma gelmişti. Korkudan ne yapacağımı bilememiştim. Sonra annem bir peçete getirip silivermişti. Ve beni yanaklarımdan öperek tebessümler etmişti. Ben bu kahve lekeli peçeteyi atmamıştım. Unutmuştum cebimde. Bak şimdi de annem babam gitti diye bana onlardan sonra kalan en büyük varlığımdan biri oldu. O mis kokan alyansları kahve lekeli peçeteme sarıp yırtık ve kanlı pantolonumun cebine koydum. Ardından annemin yanına gittim. Bakamıyordum. Hem içim gidiyordu hem de utanıyordum. Kafamı çevirdim ve ağladım hıçkırıklar ile. Gözlerimi ellerim ile ovup silerken bombardımanda dağılan eşyaları ve elbiseleri gördüm. Annemin evlenirken giydiği o bembeyaz gelinliği gördüm. Onu alıp annemin cansız duran bedenini örttüm. Sonra yanına gidip ellerini tuttum. Açıkta kalan ve güneş gibi parlayan saçlarını topladım. Kafasını dizlerimin üstüne koyarak ellerini tuttum. Onun yanaklarına bir elmas gibi düşen gözyaşlarımı fark ettim. Sonra dilimden dökülüverdi şu kelimeler:
"Anne, kurban olduğum annem! Sana gözlerimin önünde yaptıklarına karşın bir şey yapamadım diye beni affet. Bana hakkını helal et annem. Babama söylemedim sana o iblislerin yaptıklarını. Dayanamazdı anne. Kahrolurdu. Beni affedin annem. Ama Allah şahidimdir ki ben bunun intikamını er geç alacağım. Beni hor görme annem. Seni ne kadar sevdiğimi Allah biliyor ya, o bana yeter Annem. Ben seni ve babamı çok seviyorum ve babama cennette beni izlerken nasıl sela okuduğumu ve senin parıldayan o zifiri karanlık gözlerin ile bana bakıp gönlü hoş bir şekilde dinlediğini söyle. Peygamberime selamlarımı iletin annem. Allah mekanınızı cennet eylesin annem." diyerek sarılıp ağlamaya başladım.
YOU ARE READING
Kahve Lekeli Peçete
Mystery / ThrillerKüçük bir çocuğun Filistin topraklarında yaşadığı dramatik olaylar üzerine, intikam aleviyle yanıp yanıp tutuşarak kendini yetiştirip verdiği mücadele ile hedeflerine ulaşan bir aksiyon ve dram romanı...
