Oyuncağımı alıp çekmecenin derinliklerine saklamıstım üzerine birkaç kağıt bıraktım sonra yetmedi bir kumaş bulup üstüne örttüm ama yeterli gelmedi odanın içinde dört döndüm. Sürekli birseylerle örtmeliyim öyle gizli kalmalı ki ben bile varlığını unutmalıyım düşüncesi kafamda dönmeye başladı. Sonra, sonra anlık bir farkındalık ile olduğum yere çakıldım. Aslında bunlar oyuncağa değil duygularıma yapmak istediklerimdi. Geri dönüp yavaşça çekmeceyi kapattım. Sandalyeye oturup yükseklik ayarlamasını yaptım. Tüm bunları yaparken öyle bir sessizlik icindeydim ki bu beni boğuyordu. Derin bir nefes almaktan kendimi alamadım. Üzerimdeki yoğunluğu atmak istiyordum. Demişlerdi ki kapıda her zaman benim için bekleyecek bir emir eri olacaktı. Bunu fırsat bilip kapıya doğru ilerledim, emir vermeyi sevmezdim. "Ihmm Merhaba? Rica etsem bana bir kahve getirir misin sek olursa çok mutlu olurum " Sesimi olabildiğince yumuşatmaya çalışmıştım umarım biraz da olsa karşımdaki genç çocuğu rahatlatabilmisimdir. Çünkü yüz hatları çok gergin olduğunu ele veriyor sanki dokunsam ağlayacak gibi duruyordu. O zaman anladım ki bu erin üzerinden de bir PCY dalgası geçmiş, ne adam ama...
Kahvem yanımda, bilgisayarım önümde, dışardan da toprak kokusu geliyor. Kokuyu almasam dışarıdaki yağmurun farkına varmazdım. Aldığım koku ile kafamı pencereye doğru çevirdim. Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur vardı. Camları döverek yere düşüyordu. Anladım ki çalışırken çevremi unutmuşum. Aklıma gelen şeyle kolumu kaldırıp saate baktım. Tanrım ! Saat çoktan 11 olmuş ve ben saatlerdir burdan kalkmamışım, öğle ve akşam yemeklerini kaçırmışım. Hemen masamı toparlayıp bilgisayar çantamı elime aldım. Unuttuğum birsey var mı diye kontrol ederek diğer elime kapının yanındaki askılığa astığım kahverengi kaşemi aldım. Islak birkaç saat beni bekliyordu anlaşılan. Sabah çıkarken araba yerine otobüsle gelmeyi tercih etmiştim çünkü otobüsten nizamiyeye kadar yürüyecek böylece günlük sporumu yapmış olacaktım ama yağmur planlarımda yoktu Tanrı'nın planlarım üzerinde planları vardı. Uzun beyaz koridoru arşınlarken bir yandan da koridoru çepeçevre saran pencerelerden dışarıya endişe ile bakıyordum. Islanmak değil de o üşüme hissini hissedecek olmak beni rahatsız ediyordu. Her içime işleyen soğuklar olduğunda kendimi yalnız hissederdim küçüklüğümden beri böyleydi içime bir öküz oturur boynuzları taa boğazıma ulaşırdı sanki. Çevremde biri olsun olmasın yapayalnız olurdum içimde. Oturup köşeye ağlamak isterdim. Şimdi de aynılarını hissederim endişesi beni kavuruyor odaya dönüp sabaha kadar çalışma isteğimi artırıyordu. Ama eve gitmem gerekti. Yuki bensiz bir gün kalamazdı. Zaten sabah mamasını koyup koymadığımı hatırlamıyorum ona işkence çektirmek istemezdim. Kapının önüne geldiğimde elimi uzatıp yağmurun şiddetini ölçtüm. Felaketti... Elimi kendime çekip, gözlerimi devirdim. Yine bir derin nefes aldım. Tam çıkacakken yanımda bir hareketlilik hissettim dönüp baktığımda bunun Chanyeol olduğunu gördüm. Hadi ama günüm daha ne kadar berbat olabilirdi ki ! Bir süre beni inceledi ben de madem onu bunu yapabiliyor benim ne eksiğim var diyerek ona baktım. Üniformalarını çıkarmıştı. Üzerinde her zaman hoşuna giden kendine büyük gelen hoodielerinden biri vardı. Hoodienin kolları ellerini kapatıyor kocaman adama 3 yaşındaki çocuk görüntüsü veriyordu. Kafasında siyah sapkalarindan biri vardı, kulakları kendi bağımsızlığını ilan etmişti. Normalde olsa kıkırdayacağım ve kulaklarıyla oynamak isteyeceğim bu durum şu an için bana komik gelmiyordu. Belki de hayatın trajikomikliği hikayedeki komediyi kaybettiriyordu. Uzun uzun incelemem onun boğaz temizlemesi ile son bulmuştu. "Şemsiyen yok değil mi?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. Sadece kafamı aşağı yukarı salladım, konuşmak istemiyordum. Yılların kırgınlığını geçtim sabahki olay daha tazeydi ve elimi kolumu bağlıyordu. "Hiç büyümeyeceksin, sürekli sana bakan birilerini arıyorsun. Neden bu durumda olduğumuzu şu an daha iyi anlıyorum." dedi ve ben öldüm. Elime şemsiyeyi tutturdu. Başka bir cümle söylemedi ben de konuşmadım ne demeliydim ki ? O önde ben arkada yürüdük. Kulaklıklarıni takmıştı on adım gerisindeydim ama müzik bana ulaşıyordu. Yağmur tepemize ıniyordu. O müziği dinliyordu, ben kalp kırıklığımın yağmura uyan ritmini. O önüne bakıp birseyler kurguluyordu, ben ona bakıp hayallerime lanet ediyordum. Nasıldı o geniş omuzlarında yatmak, nasıl bir histi uzun kollarının belime dolanması? Peki ya sıcak nefesinin boynuma vurması ? Havaya üfledikce oluşan dumanları buradan seçebiliyordum. Bir zamanlar içime çektiğim nefesin dumanları... Durağa kadar yürüdük, ikimiz de sırılsıklamdık: o yağmurdan, bense onun aşkından. O durakta durdu, ben devam ettim. Tıpkı yıllar öncesindeki gibiydi hersey. Kesinlikle haklıydı ,eve kadar yürüdüm . Demiştim ya bu havalar içime yalnızlık hissi veriyor diye o gün daha farklıydı yalnızlıktan öteydi. Sanki elimi uzatsam tutardım öyle somut hale gelmişti. Saat 12 ye gelmişti eve vardığımda. Evdeki saat öterken müthiş sindirella kül kedisine dönmüştü. Dizlerini karnına çekip saatlerce ağlamıştı. Kedisi Yuki ise sahibinin içler acısı halinden kendi açlığını unutmustu. Bir de kedilere nankör derlerdi o gün nankör olan kesinlikle kedi değildi.
YOU ARE READING
CODE WAR
Short StoryBen olsam almam beni Adamdan saymam beni Uzun uzun soymam beni Deli miyim ? Ben olsam bakmam bana Bir çorba yapmam bana Bütün bunları bana sen öğrettin sevgilim
