85

154 10 0
                                        

İkna ettiğim Baran ellerimi çözüp bir el boşluğa doğru ateş etti ve kapıya çıktı. Köstebek olduğunu doğrulamıştı. Hanzala ile bağı da Jafar üzerindendi. Peki bütün bunlar beni nasıl etkiledi? Tüm o anlattıkları, annesinin ve onun hikayesi. Gerçek veya değil. Önemi yok. Ben sadece acıma duygusu hissettim. Kayıp giden ömürler silsilesi. Beyni yıkanmış onca insan. Evet aklı başında kaç yaşına gelmiş eğitimli bir insan dersin, doğruyu yanlışı ayırt edebilir dersin, yanılırsın. Ben bu kurbanlara sadece acırım. Aklını kullanamayan herkese. Bu pisliklerin tuzağına düşmüş oyununa dahil olmuş herkese.

Peki acıma duygum Baran'ı gözümde masum yaptı mı? Hayır. O hala bir köstebek. O bir vatan haini. O silah arkadaşlarına ihanet etmiş ölüme terk etmiş bir adam. Hikayesi sebebi ya da bahanesi ne olursa olsun gerçek bu. Benim gözümde en az Hanzala ve Jafar kadar ölümü hakediyor. Bu beni vicdansız ya da merhametsiz mi yapar? Sanmıyorum. Öyleyse bile sorun değil. Ben vicdansız olayım yeter ki vatan sağ olsun yeter ki bir asker daha şehit olmasın bir evin daha ocağına ateş düşmesin.

Şimdilik plan basitti. Baran her ne kadar beni çözmüş olsa da ona güvenemezdim. Beyni yıkanmıştı bir kere. Jafar'ın tek sözü ile beni unuturdu. O ana kadar canlı kalmaya çalışıp bir an önce merkeze ya da herhangi birine haber vermeyi deneyecektim. Telefonum tabiki bende değildi. Önceliğim buradan çıkmak olacaktı.

Ayaklarımdaki ipleri çözüp ayağa kalktım. Bir an başım döndü dengemi sağlayamadan geri sandalyeye oturdum. Uzun süredir aynı konumdaydım ve ayaklarıma kan gitmemişti. Şaka değil resmen biraz daha dursa kangren olacaktı. Öyle sıkı bağlamışlar. Bir hafta izi geçmez artık. Tabi ölmeden buradan çıkabilirsem. Ben karanlık odada yolumu bulmaya çalışırken Baran geri döndü ve karanlıkta bileğimden tutup ilerlememe yardımcı oldu. Nerede olduğumu nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Şuan kendi rızamla ölüme de gidiyor olabilirim. Bir bakıma bu en küçük sorunum olur çünkü buraya gelmeyi kabul etmek başlı başına bir ölüm fermanını imzalamaktı. Baran'a yalan söylememiştim. Korktuğum ölüm değildi, en azından benimki değildi. Benim korktuğum bu pislikler yüzünden saçının teline zarar gelecek her bir askerdi. Dereyi geçene kadar Baran'a dost diyecektim.

Sonunda karanlıktan çıktığımızda yeni doğan güneş karşıladı bizi. Sabah olmuştu demek. Suya ulaşmış bir karetta gibi yaşam doldu içim. Dağın arkasından yüzüme ve vücuduma ulaşan Güneş ışınları canlılığımı varlığımı hissettirdi. Ölmedik savaş devam ediyor. Kapıdaki iki adamın yerde ölü uzandığını gördüm. Bir an önce gitmemiz lazımdı ama nerede olduğumu nasıl geldiğimi bilmiyordum ki Baran'ın tuttuğu elimi çekiştirmeye devam etmesine izin vermeliydim. Biraz daha sabretmeliyim bu temasa. Sonrasında benim elim onun yüzünde çok güzel temaslar uygulayacak.

Karlı ve taşlı yolda bir süre daha ilerledikten sonra bir arabaya ulaştık. Bu Baran'ın arabası değildi. Belli ki adamlarındı. Ölü olanların. Ulaşamayınca peşimize düşeceklerin. Sağ koltuğa geçtim ve bozuk yolda Baran'ın yanında oturmaya başladım. Oturmak ama ne! Sandalyede olduğumdan daha rahatsız ve diken üstündeyim. Bir deliyle aynı arabada bulunmak bir de o kullanıyorsa? Doğru bir karar değil gibi ama çok geç.

" Nereye gidiyoruz? Burası nere? "

" Hanzala'nın mağaralarından biri sadece. "
Adama bak vatanımın taşı toprağına göz koymuş yetmemiş bir de kendine hibe etmiş puşt.

" Peşimize düşecekler. Birilerine haber vermemiz gerek. Yardım almamız gerekiyor silahım bile yok. "

Uzanıp torpidodan bir tane çıkarıp kucağıma bıraktı. Ben nasıl kurtulacaktım bu adamdan.

" Nereye gidiyoruz? "

" Annemi kurtarmaya. Daha fazla onun yanında kalamaz. "

" Nerede annen? "

" Babamın yanında. "
Unun var mı, şekerin de var mı? Nereye gidiyor bu konuşma söylesene tek seferde ya.

" Jafar nerede? "

" Hanzala'nın yanında. Yolumuz uzun. Biraz uyumayı dene. Zor bir savaş olacak. "

Elimdeki silahı kontrol edip cam tarafına doğru döndüm yüzümü. Uyumam mümkün değildi. Baran'ın yanında Hanzalaya giden yolda. Sonuca yaklaşıyorum anne. Hayat amacıma yaklaşıyorum. Ben ölüme gidiyorum anne. Ben sana geliyorum.

Yıldırım'dan ;

Göreve gidecektik. Bir kez daha doktordan uzaklaşacak ne zaman döneceğim belirsiz bir yola çıkacaktık. Bu sefer ilk gidişimden daha da kötü ayrılarak. Birlikte yaşamayı teklif ettiğimde görevler ikimiz için de bir mola olur demiştim. Sonra hayat hiç de planlandığım gibi gitmedi. Önce evime sonra kalbime girdi doktor. Onu kaybetmekle sınandım. Ona kavuşamadan ölmekle de. Sonra onun yüzünden onsuz kalmakla da. Deva benim sınavım olmaya yemin etmiş gibi yakmıştı canımı. Bu yine de bitirmedi ona olan hislerimi.

Benden kanıt istemişti. Sevdanın kanıtı mı olur diyemedim. Tamam belki duygularımı sevda diye tanımlamak fazla gelirdi ama geçici bir hoşlantıdan öte olduğu kesindi. Oysa o ne beni sevmekten vazgeçiyor ne de sevgimizi yaşamaya izin veriyordu.

Sonra sınavlar daha da büyüdü. Bu sefer aramıza üçüncü kişiler girdi. Baran'ın tehdit olarak görmemiştim ama ya Aydın. Onu görmezden gelmek mümkün değildi. Rakip olarak benden daha iyi performans sergilediği ise ortadaydı. Deva evden gitmişti. Benden de. Tamam bir geceyi onda geçirmesi hemen taşındığı anlamına gelmez ama bu bile yeterli olmuştu aklımı yitirmeye. Sabah onu Aydın'ın kıyafetleri içinde kapıda karşıladığımda kalbim durmadı resmen çıktı göğsümden. Devaya ulaşmak ona sevgisini kanıtlamak ister gibi zorlandı ciğerim. Nefes alamadım bir an. Sadece evden ya da benden gitmemişti. O sevgimizden ihtimalimizden de gitmişti. O beni silmeye başlamıştı. Kendi içimizde başladığımız bu aşkı o şimdi yok ediyordu. Hem de daha bir araya gelemeden.

Eğer gitmek isterse tutmazdım, tutamazdım. Başkasını seçerse kal diyemezdim. Sadece bizi imkansız kılan sebeplerin ne olduğunu öğrenmek isterdim o kadar. Aydın'a imkan veren sebepleri.

Şimdi yine gitmişti. Geleceğim demişti ama sözünü tutmadı. Ne aramalarıma cevap veriyor ne de geliyordu. Sonunda bir hastasına gitmesi gerektiğini söylediğinde yatağa girmiştim. Her ne kadar beklemek istesem de uyumam gerekti, sabah göreve gidecektik.

Uyandığımda o boşluk karşıladı beni yine. Deva'dan önce fark etmediğim ya da önemsemediğim o boşluk asılı kaldı evin içinde. Doktor hayatıma bir girmiş pir girmişti. Renk saçmış ses olmuştu. Yokluğunda ev daha soğuk daha yalnız daha çirkin geliyordu gözüme. Sadece ev de değil. Hayat bile siyah beyaz sanki onsuz. Gökyüzü mavisinden ton kaybetmiş sanki.

Ona ne ara bu kadar bağlandım ben de bilmiyorum. Galiba onu korkutan ve sebep aratan da buydu. Sevgim ona inandırıcı gelemeyecek kadar güçlü ve büyüktü. O ise kaçmakta çareyi buldu. Tutaydım gollarından gitme diyebilseydim keşke.

Gece eve gelmemişti. Onsuz bir sabah güneş doğmayan bir gün. Hazırlanıp lojmanın kapısında beklemeye başladım. Eren geçerken beni de alacaktı. O sırada yanıma gelen Haşim ve Selim'i gördüm. Onlar da benim gibi hazırlanmış lojmandan çıkıyorlardı.

" Günaydın abi. "
Her ne kadar yaşımız yakın olsa da iş dışında abi demelerine ses etmiyordum artık.

" Hayırdır Selim, neyi bekliyorsunuz, Baran nerede?"

" Baran gece gelmemiş abi. Biz de karargahtadır diye aramadık. Sen hayırdır? "

" Eren'i bekliyorum, araba doktorda kaldı. Gece bir hastasının yanına gitti. Siz de yürümeyin bizimle gelin. "

Hep birlikte kapıda Eren'i beklerken Aydın'ın arabası lojmanın girişinde durdu. Deva sayesinde bu arabaya da alıştık. Sanki beni görmeye gelmiş gibi hızla yanıma gelip yakama yapıştı. Bu artık fazla oluyor. Ben de kendimi tutuyorum arada Deva var diye ama bana ne elleşiyon koçum.

" Nerede Deva, söyle nerede? "

DEVAWhere stories live. Discover now