Mingyu kampüsün taş döşeli yolunda uzun adımlarla ilerlerken sırtındaki çantayı düzeltti. Sonbaharın ilk serinliği havayı hafifçe titretse de güneş hâlâ üniversitenin geniş avlusuna sıcak bir ışık serpiyordu.
Aynı yıl doğmuş olsalar da aralarında altı ay fark vardı; bu yüzden Mingyu kendini sık sık abi rolüne kaptırıyordu. Bu, onun doğasında vardı biraz korumacı, biraz gösterişli, çoğu zaman da gereksiz özgüvenli.
Tam fakültenin giriş kapısına yaklaşmıştı ki omzuna hafif bir dokunuş hissetti.
“Yine acele ediyorsun,” dedi Minghao sakin bir ses tonuyla.
Mingyu dönüp baktı; Minghao’nun saçları sabah güneşinde parlıyordu. Genellikle dingin duran yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Minghao’da, insanı ister istemez rahatlatan bir sakinlik vardı Mingyu’nun tüm enerjisine karşılık gelen bir zıtlık.
“Geç kalmayalım diye,” dedi Mingyu, sanki gerçekten dersi umursuyormuş gibi. “Bir de… bugün ders Jun vaftiz babamızın. Onu bekletmek istemem.”
Minghao gözlerini devirdi. “Sen aslında babamdan çekiniyorsun.”
“Çekiniyor muyum? Yoo, ne münase”
Mingyu cümlesini bitiremeden sınıf kapısından içeriden bir ses yükseldi:
“Giren girer, girmeyen bir dönem boyunca ‘ilk ders disiplini’ hakkında makale yazar!”
Jun’un çınlayan sesi boş koridorda yankılandı.
Mingyu ve Minghao aynı anda doğruldular.
“Kesin babam erken kahvesini içmemiş,” diye fısıldadı Minghao.
Mingyu ise hemen toparlandı. “Hadi, vaftiz babaya iyi görünmemiz lazım!”
Sonra ekledi, “Gerçi senin baban, ben kendi babalarımın yanında da fena görünmek istemem.”
Jeonghan’ın sürekli takılan sesi, Seungcheol’un sert ama sevgi dolu bakışları aklına geldi. Her özel günde, her tatilde dört aile bir araya gelir; Mingyu ve Minghao da bu samimiyetin içinde büyürdü. Artık birbirlerinin babalarına bile “vaftiz baba” demek sıradanlaşmıştı.
İkili sınıfa girdiklerinde Jun ciddi bir ifade ile tahtanın önünde duruyordu. Mingyu hızlıca hafif bir eğilmeyle selam verdi: “Günaydın Jun hocam!”
Sınıfta birkaç kişi mırıldandı; bazıları gülümsedi. Minghao sessizce içeri yürüyerek her zamanki yerini aldı. Mingyu da onun yanına oturdu.
Jun gözlüklerinin üzerinden ikisine baktı. “Erkenci olman güzel.”
Minghao yan gözle Mingyu’ya baktı. “Gördün mü? Sırf erken geldin diye seni övdü. On dakika sonra gelseydin kesin sınıfın önünde karakter gelişimi konuşması yapardı.”
Mingyu, “Ben seni korumak için erken geldim,” diye fısıldadı.
Minghao nefes verdi. “İşte yine başlıyoruz…”
Ders başlamadan önce sınıf sessizleşti. Jun, tahtaya büyük harflerle “KÜLTÜR VE DİLİN BİRBİRİYLE DANSI” yazdı.
Mingyu kalemini çıkarırken kendi kendine düşündü. Aynı yılın farklı aylarında doğmuş olabiliriz… ama bu adamla aynı bölümde, aynı sırada oturuyorum. Ve ona karşı hissettiğim şey… kardeşlikten biraz farklı.
Minghao da not defterini açarken içinden geçirdi Mingyu yine bir enerji patlamasıyla günümü zorlaştıracak ama… buna alıştım artık. Sadece sabır. Çok sabır.
Ve o ilk ders, onların hikâyesinin başlangıcına sessizce not düşüyordu.
Minghao, Mingyu’nun ailesinin kapısını çaldığında içeriden Jeonghan’ın tanıdık neşeli sesi yükseldi.
“Geliyoruuum! Aa, Minghao! Hoş geldin, gel bakalım içeri! Sen artık misafir sayılmazsın zaten.”
Minghao hafifçe eğildi.
“Hoş buldum Jeonghan vaftiz baba.”
Jeonghan bu hitaba her zamanki gibi bayıldı.
“Ah, kulağa hep güzel geliyor. Hadi geç, sofrayı yeni kurduk.”
Mingyu mutfaktan kafasını uzattı.
“Hao! Çabuk gel, babam bugün sınav notlarını konuşacakmış. Belki dikkatini dağıtırsın da kurtulurum.”
Minghao gülerek ayakkabılarını çıkardı.
“Benim yüzümden kurtulacağını pek sanmıyorum.”
Sofraya oturduklarında ortam her zamanki gibi sıcak ve kalabalık bir aile hissiyle doluydu. Jeonghan yemekleri dağıtırken Seungcheol ciddi bir ifadeyle sandalyesine yaslandı.
“Mingyu,” dedi kaşığını bırakıp. “Son sınav notların açıklanmış. Ne almışsın?”
İşte geldi… Mingyu’nun içi çekildi.
“Baba, aslında… yani… not önemli değil, önemli olan—”
“Kaç aldığını soruyorum,” dedi Seungcheol, tipik baba disiplin sesiyle.
Mingyu dudaklarını büzdü.
“E… 54?”
Minghao hemen araya girip destek olmak istedi.
“Aslında Seungcheol vaftiz baba, Mingyu o derste—”
Mingyu panikle yana dönüp Minghao’nun ağzını eliyle kapattı.
“HA! HAO SEN SÖYLEME!— yani Hao, şey… su içecektin sen değil mi? Hadi gel, getiriyim!”
Minghao konuşamadan, ağzı hâlâ Mingyu’nun eliyle kapanmış şekilde sadece “mmm!” diye boğuk bir ses çıkardı.
Jeonghan kahkaha attı.
“Allah aşkına Mingyu, çocuğu boğacaksın! Ne saklamaya çalışıyorsun?”
Seungcheol ise kaşlarını kaldırdı.
“Minghao’nun anlatacak bir şeyi var anlaşılan.”
Minghao sonunda Mingyu’nun elini itip serbest kaldı, derin bir nefes aldı. “Diyordum ki… Mingyu o derste aslında iyi çalıştı, sınav çok zorlayıcıydı. Herkes düşük aldı.”
Mingyu’nun yüzü “LÜTFEN DAHA FAZLA KONUŞMA” yazan bir ifadeye büründü.
Seungcheol kollarını bağladı.
“Gerçekten mi?”
Minghao başını olumlu anlamda salladı. “Evet Seungcheol vaftiz baba. Hatta ben bile zorlandım.”
Jeonghan gözlerini kocaman açtı.
“Sen bile mi? Oha, o zaman ciddi zormuş.”
Mingyu gururla dikeldi.
“Gördün mü? Ben çalıştım. Sadece… sınav… yani… yanlış sorular sorulmuş olabilir!”
Seungcheol hafifçe gülümsedi.
“Tamam tamam, aferin Mingyu. Ama yine de daha iyi çalışmanı istiyorum.”
Mingyu rahatlamış bir nefes aldı.
Tam herkes yemeğine dönecekken Minghao ekledi
“Hem Mingyu’nun çalışırken ne kadar sabırsız olduğunu da—”
Mingyu reflex gibi tekrar Minghao’nun ağzını kapattı.
“Tamam Hao, iç iç! SU İÇME ZAMANI!”
Bu sefer herkes kahkahaya boğuldu. Jeonghan masaya vuruyordu. Seungcheol bile gülmemek için zorlanıyordu.
Minghao ise Mingyu’nun elini indirince yavaşça fısıldadı
“Bir daha ağzımı kapatırsan ders notlarını ben anlatırım.”
Mingyu’nun yüzü anında bembeyaz oldu. “Tamam, tamam… sustum.”
Sofra boyunca kahkahalar sürdü ve akşam, iki ailenin tadına doyulmaz sıcaklığıyla geçti.
YOU ARE READING
6 months difference
Non-FictionBu hikâye, yıllar boyunca birbirlerinin yanında büyüyen iki genç adamın; aile bağları, dostluk, kayıplar ve yeniden başlayan umutlarla örülü yolculuğunu anlatıyor. Beklenmedik olaylar onları sınarken, ailelerinin desteği ve birbirlerine duydukları d...
