Seul’ün üzerine çöken kurşuni bulutlar, şehrin ışıklarını boğmak ister gibi alçalıyordu. Yağmur, eski bir deponun sac çatısına ritmik ama sert darbeler indirirken içerideki sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Tozlu havada asılı kalan tek şey, masanın üzerindeki iki viski bardağı ve aralarında duran milyon dolarlık çantaydı.
Kim Taehyung, sırtını deri koltuğa yaslamış, elindeki bardağı hafifçe sallıyordu. Buz parçalarının cama çarpma sesi, sessizlikte yankılanıyordu. Yüzünde, sadece yıllardır omuz omuza çarpıştığı ortağına, kardeşi bildiği adama gösterebileceği türden bir huzur vardı.
"Sonunda başardık Jeon," dedi sesi boğuk bir memnuniyetle. "Bu sevkiyat bizi bu bataklıktan çıkaracak olan bilet. Artık arkana bakmana gerek kalmayacak. Kızın için istediğin o hayat... Artık avuçlarının içinde."
Jeon Jungkook, masanın diğer tarafında gölgelerin içinde oturuyordu. Bakışlarını Taehyung’un gözlerinden kaçırıyor, titreyen parmaklarını dizlerinin üzerinde kenetliyordu. Boğazında büyüyen o yumru, her geçen saniye daha da can yakıcı bir hal alıyordu. Taehyung’un bahsettiği "avuçlarındaki hayat", aslında bir arkadaşın kanı ve güveni üzerine inşa ediliyordu.
"Evet," dedi Jungkook, sesi kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu. "Başardık." Taehyung gülümseyerek bardağını havaya kaldırdı. "Bize, Jungkook. Kimsenin yıkamadığı o ortaklığımıza."
Jungkook, kalbinin göğüs kafesini parçalamak istercesine çarptığını hissediyordu. Cebindeki küçük cam şişenin ağırlığı, sanki tüm dünyanın yüküymüş gibi bacağını eziyordu. Masanın altındaki elini yavaşça hareket ettirdi. Taehyung, o sırada dışarıdaki yağmuru izlemek için başını çevirmişti.
O birkaç saniye, Jungkook için bir ömür kadar uzun sürdü. Gözlerini kapatıp sadece küçük Melek’inin, hastane yatağında solgun yüzüyle kendisine bakan kızının yüzünü getirdi aklına. Onun yaşaması için birinin ölmesi ya da yok olması gerekiyordu. Ve kader, bu kurbanın Taehyung olmasını emretmişti. Şişenin kapağını tek eliyle açtı, şeffaf ama ölümcül sıvıyı Taehyung’un bardağına boşalttı. Sıvı, amber rengi içkinin içinde bir saniyeliğine dağıldı ve sonra görünmez oldu.
"İç hadi," dedi Jungkook, sesi titremesin diye kendini kasarak. "Yorgun görünüyorsun. Bu gece deliksiz bir uyku çekmelisin." Taehyung ona döndü. Gözlerinde o kadar saf, o kadar sarsılmaz bir güven vardı ki, Jungkook o an yerin yarılıp içine girmeyi diledi. Taehyung bardağı kafasına dikti. Tek bir yudumda, içinde nefreti, ihaneti ve sonun başlangıcını barındıran o zehri yuttu.
Dakikalar geçtikçe odadaki hava ağırlaştı. Taehyung, önce alnını ovuşturmaya başladı. Göz bebekleri büyümüş, bakışları bulanıklaşmaya başlamıştı. "Jungkook..." dedi, sesi çatallanarak. "İçki... Bir garip tadı var. Kendimi iyi hissetmiyorum."
Jungkook ayağa kalktı ama ona yardım etmek için değil, aralarındaki mesafeyi açmak için. Taehyung’un elleri masaya tutundu, damarları patlayacakmış gibi şişmişti. Nefes alışverişleri sıklaştı ve düzensizleşti.
"Neden?" diye sordu Taehyung. O an her şeyi anladı. Gözlerindeki güvenin yerini önce şaşkınlık, sonra derin bir hayal kırıklığı ve en sonunda saf bir acı aldı. "Neden bunu yapıyorsun?"
Jungkook, masanın üzerindeki para dolu çantayı kavradı. Gözlerinden bir damla yaş, tozlu zemine düştü. "Başka çarem yoktu Taehyung. Onu kurtarmam gerekiyordu. Bu para... Senin hayatın karşılığında onun hayatı."
Taehyung, ciğerlerine hava çekmeye çalışırken koltuğundan yere yuvarlandı. Vücudu kasmaya başlamıştı. Doz o kadar yüksekti ki, kalbinin durması an meselesiydi. Jungkook’un ayakkabılarına sarılmak istedi ama gücü yetmedi. Elleri sadece Jungkook’un pantolonunun paçasına tutunabildi.
"Sana... inanmıştım..." diye fısıldadı Taehyung. Sesi artık sadece bir hırıltıdan ibaretti. "Biz... kardeştik..." Jungkook, arkadaşının acı içinde kıvranan bedenine bakamıyordu. Çantayı sıkıca kavrayıp kapıya doğru geri geri gitti. "Özür dilerim. Beni affetme Taehyung, ama anla. Bir baba olarak bunu yapmak zorundaydım."
Kapıyı açtı. Dışarıdaki soğuk rüzgar ve yağmur yüzüne çarptığında, arkasında bıraktığı şeyin sadece bir ceset değil, kendi ruhu olduğunu biliyordu. Taehyung’un yerde, yarı baygın halde bakışlarının kendisini takip ettiğini hissetti. O bakışlar, Jungkook’un ömrü boyunca göreceği son şey olacaktı.
Jungkook, yağmurun altında koşarken hıçkırıklarını bastıramıyordu. Paralar çantasında, ihanet ise kalbindeydi. Arkasında, soğuk deponun zemininde ölümle pençeleşen, kalbi kırık bir adam bıraktı.
Ancak Jungkook’un bilmediği bir şey vardı: Kim Taehyung ölmek için fazla öfkeliydi. Ve o gece, o deponun zemininde eski dostluk can verirken, yerini küllerinden doğan, merhametini zehirle takas etmiş bir canavar alacaktı.
Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.