• 2 • Pochemuchka

2.1K 192 90
                                    

Duyduklarımla nefesimin kesildiğini, başımın döndüğünü hissettim. Bayılmadan önce duyduğum tek şey bana doğru yaklaşan adım sesleriydi.

Pochemuchka: Rusça; art arda çok fazla soru soran insan anlamına geliyor.

Gözlerimi zorlukla araladım. Karşımdaki beyaz tavanla birkaç dakika bakıştım. Olanları hatırlamak gözlerimin dolmasına sebep oldu. Yıllardır baba dediğim adamın beni bir mal gibi satması kalbimi paramparça ediyordu. Neden, neden, neden? Kalbim, bir kazık çakılmışçasına acıyordu. Ellerimi göğsüme koydum. Acıyı kafamda kurmuyor gerçekten hissediyordum. Kalbim gerçekten acıyordu.

Gözyaşlarım dinince zümrütlerimi, günün ilk ışıklarının vurduğu odada gezdirdim. Kimin evindeyim ben? Duvarlar gri ve lacivert renklerinden oluşuyordu. Tam karşımda tüm duvarı kaplayan devasa bir kitaplık vardı ve tek bir rafı bile boş değildi. Yanımda duran komodinin üstünde beyaz bir çalar saat vardı. Gözlerimi kaşıyıp dikkatlice baktım, 05.23'ü gösteriyordu. Kapının biraz ilerisinde dolap vardı, yanında da çantam duruyordu.

Japon stili yatakta doğruldum ve ayaklarımı yere uzattım. Biraz da kapıyla bakışarak kendime gelmeyi bekledim. Bakışlarım üzerimdeki kıyafetlere yöneldi. Bu kıyafetler benim değildi. Üzerimde siyah sweatshirt altımda lacivert şort vardı. Ayaklandım ve dolabın yanında duran çantamı sırtlandım.

Kendime gelmiştim ve tekrar kaçabilmek için hazırdım. Kapıyı açmayı denedim, tabii ki kilitliydi. Kapıyı yumruklayarak bağırmaya başladım. "Hey! Çıkarın beni buradan. Ben mal değilim, beni öylece satın alamazsınız. İstemiyorum kimseyi hayatımda. Rahat bırakın beni, gitmeme izin verin." Duyduğum ayak sesleriyle kapının arkasındaki yerimi aldım. Kilit yavaşça açıldı. İçeri girenin kim olduğuna bakmadan elime aldığım sandalyeyle kafasına geçirdim. Yere yapıştığını anlamamla tabanları yağladım.

Odadan çıktığım gibi olduğum yere mıhlandım. Burası ne kadar büyük bir evdi böyle. Çıkış ne taraftaydı? Fazla zamanım olmadığını bildiğim için rastgele bir taraf seçip koşmaya başladım. Sonunda merdivenler görünmüştü. "Bekle. Dur, kaçma seni lanet velet." Yanımdaki asma rafta duran içi taşlarla dolu kaseyi elime aldım. Merdivenlerden inerken arkama bakmadan geride kalan basamaklara döktüm taşları. Son basamaktan inerken duyduğum düşme sesi zaman kazandığımın göstergesiydi. "Geberteceğim seni küçük bok. Elime bir geçireyim mahvedeceğim seni." diye bağırıyordu arkamdan. Salondaydım. Neredeydi bu lanet çıkış kapısı? Tekrar koşmaya başlayacağım sırada ayağım halıya takılmasıyla yüz üstü yere yapıştım. Çantamda sırtımdan uçarak önüme düştü. Sürünerek çantama ilerlerken aniden üzerimde hissetiğim ağırlıkla nefessiz kaldım.

Hitoshi olduğunu tahmin ettiğim kişi bileklerimi yere yapıştırıp tek bacağını kalçama koymuştu. Çok ağır ve güçlüydü. Hareket edemiyordum. "Bırak beni. Çek ellerini üstümden. Ben sana ait bir mal değilim. İstemiyorum seni, dokunma bana." diyerek çırpınmaya başladım. "Sakin ol. Şimdi seni bırakacağım ve rahat duracaksın anladın mı? Yoksa işaretlerim seni." demesi kaskatı kesilmeme sebep oldu. "Anladın mı?" diye tekrarladı. Kafamı olumlu anlamda salladım. "Güzel." Ellerini bileklerimden, bacağını kalçamdan çekti. Tam dönüp ona yumruk atacağım sırada bu sefer izin vermemiş ve beni tekrar aynı şekilde yere sabitlemişti. Sert sesiyle tekrar konuştu. "Sana rahat dur demedim mi? Madem sözümü dinlemiyorsun o zaman cezanı çek." Enseme yavaşça eğilip nefesini verdi. Hayır, bunu yapamazdı. Titreyen sesimle yalvarmaya başladım. "Tamam. Tamam dur, özür dilerim. Yemin ederim hiçbir şey yapmayacağım. Söz veriyorum kaçmayacağım. Lütfen işaretleme beni. Üzgünüm." Hareketlerini kesti ama bir süre daha uzaklaşmadı. Aldığı derin derin nefeslerden beni kokladığını anlamıştım. "Zaten yapmayacaktım." Ensemden uzaklaşırken tekrar hareket etmemi sağlayacak bir pozisyon alsa da hala üzerimdeydi.

QuerenciaHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin