'Mutlu hissedersem bilemem,
Kafam karışık sayılır; kendimi düzeltmeye çalışacak havamda değilim.'
XYLØ, Yes & No
5 Eylül, 2019
꧁꧂
Çanlar çalıyordu.
Tehlikeye bulaştığımda zihnim beni böyle uyarırdı, yani saat başı duyardım tiz sesi. Kırıp dökmekten hiç korkmamam zarar görmeyeceğim anlamına gelmiyordu ve onlar, bunu hatırlatmak için vardı.
Çanlar, şiddetini her geçen gün arttırıyordu.
Son haftalarda zihnim zangır zangırdı. Her şeyin sebebi baş şeytandı. O ve ben uyumlu değildik. Ben kelimelerimi yutamazken o konuşmazdı. Ben sıkılıp etrafımı rahatsız ederken o sadece izlerdi. Ve ben alıkoyulup zarar görürdüm ama o, acının sebebi kendisi olsa bile anlaşmasını fes etmeyeceğini söylerdi.
Bana bir şeyler yapmıştı, ben de ona ama hiçbiri ondan nefret etmemem için yeterli değildi. Onun ifadesiz mizacının altında hiç görmediğim bir yüzü vardı.
"Uzun bir uykuydu, formundan düşmüş."
Etrafımdaki sesler artık boğukluktan kurtulmuş ve netleşmişti. Bu sesi anımsıyordum. Doğru yerdeydim.
"Belki de vazgeçmeliyiz. Hafızasını silerek geri yollamalıyız. Ondan çok daha iyiyiz."
Vücudumu yavaşça haraket ettirdiğimde oturuyor olduğumu fark ettim, kontrolüm yavaş yavaş parmak uçlarımda beliriyordu.
"Hangi bakımdan? Şeytanla yatan sen değilsin, Aniel."
Birden elektrik çarpmışa döndüm ve gözlerim ardına kadar açıldı, sırtım dikleşti. Sesim hırsla patladı: "Ne dedin sen?"
Sessizlik oldu. Baş şeytanla yattığımı iddia eden melek Raziel, bana bakarak kaşlarını çattı. Alaylı bir cevap vereceği sırada Lucius Nahaliel önüme geçti ve görüş alanını daralttı. "Bizi neden çağırdın, Mara?"
Bir süre cevaplamakla Raziel'e atılmak konusunda ikilemde kaldım.
Uzun bir nefes verdikten sonra, her seferinde hiçbir işe yaramasa da, içimden sayarak sakinleşmeye çalıştım. "Ne yapmamı istiyorsunuz?"
Aniel birden doğruldu. "Kabul ettin mi?"
"Sizi özlediğim için gelmedim herhalde." Sol bacağımı diğerinin üstüne atarak geriye yaslandım, kollarımı göğsümde birleştirdim. "Görevimi alıp bir an önce buradan gitmek istiyorum. Hadi. Hızlı."
Herkesin gözleri düşmanca kısılsa da Nahaliel, gülümseyerek karşıladı. "Planlar. Hedefler. Ne zaman, nerede olacakları. Neler yaptıkları. Zayıflıklar ve sırlar. Bize bunları söylemen lazım."
Dudağımı bükerek sağa sola salladım. "Hım, Shiva'yı diriltmek gibi mi yani?"
Henüz kim olduğunu öğrenmediğim kadından kalın bir ses çıktı: "Ne?"
"Bir şeytan mı diriltirdi?" Aniel, şok dolu bakışlarını diğer baş meleğe çevirdi. "Lucius?"
Nahaliel, gözlerim dışında hiçbir yere bakmadı ve yakınıma gelerek oturdu. "Nasıl oldu bu?"
Onlara Lola'yı kısaca anlattım. Balaam'a bunu yaparken zerre pişman olmadım. Eski baş meleklerin yüzlerinin şekilden şekile girmesini izlerken keyif bile aldım.
En sonunda "Gorgonlarla araları kötü. Drayadlar da onlara savaş açmış durumda." diye ekledim. "Baş şeytanın işleriyle fazla ilgilenmediğim için son durumları bilmiyorum."
"Şimdilik yeterli." Lucius Nahaliel başıyla onaylarken Aniel bile durumdan memnun gözüküyordu. "Bu işte bizimle birlikte olduğun için teşekkür ederiz."
"Onu mühürle." dedi Aniel, anında ortaya atılarak. "Bize hizmet ettiğini söylemesi yetmez."
Alayla güldüm. "Bana parmağının ucunu bile dokunduracak olursan bu iş boka sarar, melek."
"Aniel haklı." dedi Nahaliel, Aniel'e katılarak. "Bir söz senin gibi biri için değerli değil."
"Benden büyük şansınız olsa beni burada bir saniye daha canlı tutmazsınız. Bana muhtaçsınız." Dişlerimi gösterecek şekilde gülümsedim. "Bence güvenmekten başka çareniz yok."
Aniel konuşacağı sırada Nahaliel elini kaldırarak yükseleyecek itirazı susturdu. Aniel omuzlarını indirdi. "Bizimle oynamasan iyi edersin."
Nahaliel elini bana doğru uzattı. Birkaç saniye sonra, elimi üzerine koymamı istediğini fark ettim ve hareketlendim. Diğer eliyle arkada duran meleğe gelmesini işaret ettiğinde melek, kanatlarını usulca açarak yanaştı.
Nahaliel, bir tüy kopardı ve avucununun üstünde duran elimin içine koydu. Boşta kalan eliyle üzerini kapattığında keskin bir acı hissederek ayağa fırladım ama kolumu geri çekemedim.
Ona saldıracağım anda beni bıraktı.
"Neydi bu?" dedim, tıslayarak. Avuç içimi ovuşturdum, gözlerim bir yandan da tüyün nereye kaybolduğunu aradı.
"Yaklaşık bir ay boyunca sağ avucunu kanattığında söylediklerini duyabileceğiz. Buraya daha fazla gelmen seni tehlikeye sokar."
Elimdeki her şey normaldi. "Peki bunu baş şeytan fark eder mi?"
"İtiraf etsen bile inanamaz." İç çekti. "Çünkü normal şartlar altında hiçbir melek, tüyünü koparmaz."
"Sadece yedi kişi olmanıza bakarsak... Eski bir genelleme."
"Artık diriltmelerin gerçekleşebileceğini ve yöntemini öğrendik." Lucius Nahaliel'in gülümsemesinde ilk defa saklanamayan bir tehlike gördüm. "Bunu sen sağladın. Minnettarız."
Ψ
Eve döndüğümde Balaam'ın yüzünü görememiş olmak beni rahatlatmıştı. Benim gibi birinin bile yalanını ustalıkla saklayabilmesi için üzerinden geçen bir süreye ihtiyacı vardı.
Balaam'a bunu neden yaptım? Ya da Meredith, Shiva ya da diğerlerine? Çünkü benden nefret ediyorlardı, ben de onlardan. Küçük görülüyordum ama öyle değildim. Güçlerimin baş melekler ve baş şeytanlara işlememesinin nedenini bulduğum anda yok edecektim fakat nereden başlayacağımı bile bilmezken en fazla ne yapabilirdim?
Onların dünyasında güç, bireyi ayakta tutardı ve bir kralı yenemezseniz hep soytarısı olarak kalırdınız. Kraliçe olsanız bile.
Karnımın rahatsız eden gurultusunu susturmak için ağzıma tıktığım on birinci lokmadayken zil çaldı. Kaşlarımı çattım. Tabağımı elimde götürerek ağır adımlarla ilerledim.
Karşımda Meredith duruyordu ve kapıyı açtığım anda onu sorgulayamadan içeri dalmıştı.
"Fazla vaktim yok." diyerek kendini insan üstü bir hızla koltuğa attı.
Endişeli, biraz da suç işliyormuş gibi görünüyordu. Bu yüzden onu tersleyemedim. Karşısına ilerleyerek ortadaki masaya tabağı bıraktım ve gerginliğinin bana da bulaştığını hissettim. "Ne için?"
Onu ilk defa böyle görüyordum. Boğazımda kocaman bir yumru oluşturmuştu ifadesi.
"Balaam burada olduğumu bilmiyor, öyle kalsa iyi olur ama yokluğumu fark etmesi çok sürmez."
"Ona ihanet mi ediyorsun?"
"Asla." Katı bir sesle, neredeyse öfkeyle konuştu. "Yaptığım her şeyde onun iyiliğini düşünürüm."
Normalde onunla dalga geçerdim. Yapamadım. O an her zaman alaycı ya da hiçbir şey barındırmayan ifadesinin olmayışı kanımı dondurmuştu.
"Babanı araştırıyordum. Ben hata yapmam ve yapmamışım da. Baban Malcom Bona Dae." Bir süre bekledi. Zaten bildiğim bir gerçeği dinlendirmesi gereksiz gelmişti ve onu alaya almadığım için ikimizin de kaşları havaya kalkmıştı. "Ama bu sahte bir kimlik. Gerçek Malcom'ın kimliğini çalmış ve şekil değiştirmiş."
Başımı iki yana salladım. "Benim babam şeytanlardan nefret eder ve aptalın tekidir. Yıllardır bu kadar iyi yalan söylüyor olamaz."
"Eğer saklanma ustasıysa neler yapabileceğini tahmin bile edemezsin." Sindirmem için tane tane konuştu. "Ve az çok duymuşsundur ki bu kadar iyi saklanan tek bir kişi var. Bir baş melek öldürdükten sonra kaybolan, tüm şeytanlar tarafından aranıp bulunamayan."
Ellerim titremeye başladı, güçsüz göründüğüm için kendime küfrettim. Birden içim dolmuştu, bağırarak boşluklar açıp nefes almak istiyordum. Zihnimdeki düşünceler delirmiş gibi oradan oraya zıplıyordu. "Bu doğru olamaz, Meredith."
"İsminin benzer yankısı onu ele verdi."
"Yanına gidelim, sana bunun doğru olmadığını kanıtlayabilirim." diye savunmaya geçtim. "Olamaz... Olmaz."
Meredith onun, Zuphalas'ı öldürdükten sonra kaybolan Brevius Milcom olduğunu söylüyordu.
Babam gerçekte bir avuç pislik bile olabilirdi ama şeytan olamazdı. Özellikle de eski bir baş şeytan.
"Onunla konuşmaya gittim ama bulamadım. Yeniden kaçtı."
Başımı eğdim, ellerimle yüzümü kapayarak ovaladım. O an avuçlarım gözlerimi örttüğü gibi her şeyi örtse hiç de fena olmazdı.
"Eğer dediğin doğruysa..." Yutkunmak için durmam gerekmişti. "Neden beni size verdi?"
"Bilmiyorum." Ellerimi indirip gözlerimi açtığımda bir an bana uzanacakmış gibi olduğunu gördüm ama geri çekildi ve yüzündeki tüm duyguyu sildi. Ayağa kalktı. "Gitmem lazım."
"Balaam'a bir şey söyledin mi?"
"Hayır. Bu gerçek elbet fark edilecek ama eğer Gorgonlar onun bildiğini ve gizlediğini öğrenirse, benim deyişimle bile, korkunç şeyler yaşanır." Sırtını dikleştirdi. "Anladın mı?"
Ona cevap vermeden hızla, koşar adımlarla kapıya gittim ve ceketimi alarak kendimi dışarı attım. Tüm ormanı arkamda bırakıp yola çıkmam saniyeler sürdü. Uzun bir korna sesi kulaklarımı, fazla ışıklandırılmış duraklama yerleri ise gözlerimi rahatsız ediyordu. Zihnim uçan kuşa sinirlenecek kadar afallamıştı.
İyi biri olabilecekken kötü hale geldiğim için kendimi yargılar dururdum. Kendimi suçlayarak yanıldım. Çünkü bazı şeyler elimde değildi. Ben içimde kötülüğün kökünü barındırıyordum. İyi davranmaya çalışmam hiçbir işe yaramayacaktı. Her zaman can yakacaktım.
Ben, Bona Daelerin hatası değildim. Ben, şeytanların hatasıydım.
Kendimi dolu kafelerden birine attım ve en köşeye geçtim. Kırmızı deri koltuğa yerleştiğimde gülüşmeleri dinledim, hepsi buğulu ve çok uzaktı. Hayatımda hiç bu kadar kötü hissetmemiştim. Alanzo Balaam bile bunu başaramamıştı... Henüz.
Başımı arkaya yaslayarak gözlerimi aşağı indirdim. Karşımda koltuk değil de siyah bir kazağın sardığı büyük bir vücudu gördüm. Gözlerim yavaşça yukarı doğru hareket etti ve geniş omuzları algıladığımda kim olduğunu anladım. Balaam'ı burada görmenin ilginçliği aklımdaki buğuyu bir anlığına dağıttı, sakinleştirdi.
Gözlerimin onunkilerle buluşmasına izin vermeden dışarı baktım. "Ne işin var burada?"
"İlk defa yoğun bir duygunu hissettim." Sesi meraklıydı. "Ne olduğunu anlamak için geldim."
Karnım ağırıyormuş gibi sardım ve cama doğru dönerek hafifçe büküldüm. "Yalnız kalmaya ihtiyacım var."
"Ben varken de yokmuşum gibi davranabiliyorsun."
"Hayır, onu yapan sensin. Unuttun mu?" Histerik bir şekilde güldüğümde içimdeki bu duyguyu bastıramıyor olduğumu fark ettim. Gülüşüm acılı çıkmıştı. "Aptal kağıtların her şeyden daha önemli. Ah, bir de itibarın var. Onlar varken ben hep yokum."
Tereddüt, biraz da şaşkınlıkla sordu: "Sorun bu mu?"
"Sorun her şey." diye fısıldadım.
"Ne istersiniz?" diyen garson kızın neşeli sesi araya daldığında hareket etmedim.
"Papatya çayı. Bir tane."
"Harika. Hemen getiriyorum."
Onca sesin arasında kızın uzaklaşan ayak seslerini işittiğimde biraz bekledim. Sonrasında başımı hafifçe şeytana çevirdim. "Onun ne olduğunu biliyor musun?"
"Sinirlere iyi geldiğini duydum." Dikkatle bana bakması yüzümü buruşturma isteği getirdi. "Bitki sonuçta, çoğu iyileştirme büyüleri de bitkilerle yapılıyor."
Alay yetim bana hiç uğramadı, sessiz kaldım.
Öne doğru eğildi, gözlerim onu izledi. Yüzünün her bir köşesini, başka bir rengin altına saklanmak isteyemeyen kırmızı gözlerindeki her beneği, dudaklarını oynattığında belirginleşip kaybolan elmacık kemiklerini tekrar tekrar ezberledim. "Acını alabilirim."
Duyguları çözmekte aram hiç iyi değildi ama bunun acı olduğuna emin değildim çünkü eğer öyleyse tüm hayatım o hisse bağlıydı.
"Kaçmaktansa acımı yaşamayı seçerim ama bu acı değil, şeytan." dedim, katı bir sesle. "Senin burada olmanı istemiyorum."
"Seni bırakmam."
"Bunu çok rahat yaptığını ikimiz de biliyoruz." Çay önüme koyulduğunda keskin kokusunu aldım. Hava bu kokuya olumlu tepki verse de ben güzel olan hiçbir şeyi beğenmemek için lanetlenmiştim sanki. "Defol artık."
Bardağın önüme ittirildiğini duydum. "İç."
Durdum ve düşündüm. Evet, yapmam gereken buydu.
"İçeceğim."
Ayağa kalkarak insanüstü bir hızla dışarı çıktım. Çayın ücreti, insanların beni görüp görmediği ya da kameraların varlığı umurumda olmadı.
Havanın beni Göküstü'ne götürmesini emrettim.
Ayaklarım, klübün önünde durdu. Koştuğumda hızla yüzüme çarpan ve beni sarmalamayı seven hava hep rahatlamamı sağlamıştı, ilk defa işe yaramıyordu.
Kendimi içeri attım, yüksek ve her temposunda yeri sallayan müzik beni karşıladı. Bu ses rahatlıkla zihnimi doldurup düşüncelerimi engelleyebilirdi. Boş bar sandalyelerinden birine geçtim ve sıvıları dudaklarımla buluşturmaya başladım.
"İyi bir fikir değil."
Yanımdan gelen ses ona aitti. Şaşırmadım ama varlığını çok geç algılamam bazı duyularımın hafiften kapandığına işaretti. Alayla gülümsedikten sonra sonuncusunu bitirdim. "Benden hiçbir zaman iyi fikir çıkmaz."
Yerimi başka birine devrettim. Balaam'a bilerek omuz atarak yanından geçtim ve herkesin arasına kaynadım.
Müzik, ihtiyacımı anlarmış gibi çıldırdı. Ritimle birlikte zıpladım, sağa sallandım, sola sallandım ve bağırdım. Kendimi sürünün bir parçası gibi hissettim.
Yukarıdaki kollarım tutulup aşağı indirildi ve durduruldum. İrkilerek gözlerimi açınca Balaam'ı gördüm. Ona kimse çarpmıyordu ama dans edenler beni ittiriyordu.
"Durmalısın."
Bu kadar gürültünün arasında onun sesi inanılmayacak kadar net geliyordu. Bunun ihtimaline odaklanarak farklı bir dünyaya dalmamla çıkmam bir oldu çünkü birinin çarpmasıyla tökezledim.
Arkamdaki birine öfkeyle baktı, sonrasında da beni kendine doğru çekip göğsüne yapışmamı ve bedenlerin benden uzak durmasını sağladı.
Yüzüm göğsüne yapıştığı için başını eğdiğinde dudakları, saçlarımın örttüğü kulaklarımdaydı. "Başa çıkma yöntemlerin çok kötü."
Gıdıklandığımı hissederek sol omuzumu kaldırdım ve onu itmeye çalıştım ama geri çekilerek de bunu engelleyebilirdim. İsteyemedim ki. Kokusu beni büyüledi, bünyesinde birçok sıfat barındırıyordu; hepsi derin, karanlık ve arzuluydu. O, şahit olabileceğim en güzel kokuydu. Ve en tehlikelisi.
Vücudum titremeye başladı ama bu etkilendiğimden değildi, sanki çok derinlerden bir patlama geliyordu. Yavaş yavaş, büyük büyük.
Baş şeytanın parmaklarını saçlarımda hissettim. Daha iyi bir dünya vaat eden uyuşturuyucu gibiydi. Gerçek değildi ama bir anlığına öyle hissettiriyordu. Özellikle de dokunuş biçimi. Nazik ama kararlı.
"Sorun ne Mara?"
O ses tonuna dayanamayan dilim çözüldü. "Kendimden nefret ediyorum."
Öfkelenmek istedim ama sarhoşluk buna izin vermedi, rahat olmamı ve umursamamı söyledi. Her şey geçecekti.
"Sen ve ben." Ilık bir gülüş doldu kulaklarıma. İçim kıpır kıpır oldu. "Benziyoruz."
Donakaldım. Sarhoş yanım bunu engelleyemedi.
"Yok olmam lazım."
Balaam yüzümü görebilmek için beni hızla geri itti. "Ne?"
"İçimdeki şeyi daha fazla gizleyemem." diye geveledim. Kelimelerim yamuk yumuktu ve anlaşılması zordu. Düşünerek konuşmuyordum, daha önceden var olan ve bilmediğim bir şey söyletiyordu bunları.
Saçmalayışımı ciddiye aldığında fırıldak gibi dönen gözlerimi üzerinde tutmaya çalıştı. "Neyi Mara?"
"Reddedilmişliği."
"Anlamıyorum."
Beynim çalkalandı, kendimi her zamanki gibi hissettim. Gücünün arkasına saklanmaya çalışan çelimsiz ruh. Ama Balaam'layken saklanamıyordum çünkü ona karşı güçlü değildim. Bu da kindarlığımı tetikliyordu ve kin, her gizli duyguyu bastırıp yerine geçiyordu.
"Ben de. Neden bir şeylerin parçası olamadığımı anlamıyorum." diyerek öne doğru düşüşe geçtim.
Birkaç boğuk ses ve kokudan sonra bayıldığımı hissettim.
Kendime gelmem ne kadar sürdü bilmiyordum ama yatağımda olmam ve güneşin batmaya yakın oluşu, gereken uykuyu fazlasıyla aldığımı söylüyordu.
Nasıl geri döndüğümü hatırlamak istercesine zihnimi zorladım. Bulduğum şeyden hoşlanmadım. Çünkü dün gece saçmalamıştım. Balaam'a birkaç anlamsız şey zırvalamış, karşısında güçsüz düşmüştüm.
Avuç içimi alnıma vurarak ofladım. Ayaklarımı sürükleye sürükleye banyoya götürdüm. Çıktığımda ise kocaman bir bardak su içmek için aşağı indim.
Mutfakta, kollarını göğsünde birleştirerek sandalyeye tünemiş Balaam'ı gördüm. Öylece oturuyordu. Ben geldiğimdeyse yüzünü hareket ettirmeden gözlerini bana yöneltti.
"Ne yapıyorsun burada?"
"Seni bekliyorum." Mutfağın açık kapısından görülen salondaki saate baktı. "On beş saat, dört dakikadır."
"Hıhı." diye 'inandığımı' belli ettim. Soğuk suyu uzun yudumlarla içtim.
"Dün sana ne oldu?"
Bardağı gereğinden uzun bir süre yıkadım; dakikalar sonra cevapladım: "Bilmem. Normalde o kadar içince bayılmam, sınırda bırakmıştım. Göküstü içkileri beni çarpıyor herhalde."
"Mara."
Anlamamazlıktan gelmemi yememişti. "Yanlış bir zamanda geldin. Kendi sorunlarım var, tamam mı? Ve bunları tek başıma atlatıyorum."
Duyduklarına inanamıyormuş gibi baktı. "Atlatma kelimesinin anlamını sana açıklamamı ister misin?"
"Ne diye on beş saat bekledin?" diye çıkıştım, konu değiştirme çabasıyla.
"İyi olduğuna emin olmak için."
"Aynen aynen." Elimi umursamazca salladım. "Git şimdi."
"Emin olduğumu söylemedim."
"Pekala. Kurtulamayacağız anlaşılan." Karşısına oturarak omuzlarımı indirdim. Ellerimi masanın üzerine koyarak ona baktım. "Stheno'nun söyledikleri takıldım. Oldu mu?"
"Şeytan çocuğu olabilme düşüncesi seni bu hale mi getirdi?"
"Meredith, Veorra denen kadından biraz bahsetti." Açıkça itiraf etmekte bir mahsur görmedim: "Rahatsız hissettim."
"Bilmediğim bir şey biliyorsun." dedi anında, irkilmeme sebep oldu. "Nedir?"
Aslında ona söyleyebilirdim. Zamanı gelince bildiğini herkes öğrenirdi ve ona zarar verebilirlerdi. Balaam zarar görürdü. Bu düşünce güzeldi evet ama dudaklarım bir türlü varmadı, belki de Meredith'ten dolayı.
Baygın bir ifadeyle gözlerimi ondan çektim ve sağa baktım.
"İyi. Kendim öğrenirim."
"Sır, şeytan." Gıcık bir ifadeyle baktım ve sinirlenmesini umarak onu taklit ettim: "Sır kelimesinin anlamını açıklamamı ister misin?"
Pes edermiş gibi ellerini kaldırdığında şaşırdım. Biraz daha sınırları zorlamaya karar verdim:
"Ayrıca yalnız kalmak istiyorum. Kafamı toparlamam lazım." Başımı olumsuz anlamda salladı. "Sadece birkaç saat. Sonra seninle geleceğim ve hiç itiraz etmeyeceğim. Bir süre yani."
Bir an düşündü, böyle bir şey söylememi beklemediğinden kaşları çatılmıştı. "Söz mü?"
İç çektim. "Söz."
Ve gitti. İçimde tuttuğum her şeyi uzaklaştırmak istermiş gibi uzun bir nefes verdim.
Kendimi hazırlamam gerekiyordu. Yalanlarıma. Onları ustaca toparlamak için eskiye dönmem lazımdı ama gelin görün ki dün Balaam'a kendimden nefret ettiğimi söylemiştim. Kendime bile yıllarca itiraf edemediğim şeyi, tek bir ses tonuna dökülmüştüm.
Sesi kulaklarımda tekrar uğuldarken gözlerimi kapadım. Resmen kanımla birlikte vücudumu dolaşıyor, her bir hücremi etkiliyordu. Bazen karşı koymak inanılmaz zordu.
Onu dakikalarca düşünebilir, ona saatlerce kızabilir, ona günlerce imrenebilirdim. Ama onu hayatıma kabul etmem yıllar sürerdi ve eminim ki baş melek ve baş şeytanlara bulaştığım için yıllarım yoktu.
"Sana yapışık geziyor."
Arkamdan gelen tanıdık ses yutkunmama sebep oldu. Babama aitti ama her zamanki endişeli, nefret dolu tonunun yerine dünya yansa umurumda değilmiş gibi bir tını gelmişti.
"Dedikleri doğru mu?"
"O küçük yardakçı şeytan fazla hızlı çalıştı." Dişlerimi birbirine bastırdım, onun da adım attığını duydum. "Hayal kırıklığına uğramış gibisin."
"Yıllarca küfrettiğimiz şeytanlardan birisin. Beni şeytana benzemekle suçlamıştın ve tüm Bona Daeler sana inanmıştı. Beni bile bile dışladın." Öfkem üzerine etrafındaki hava titreşti ama ona değmeden sakinleştiler. "Neden?"
Gülümsediğinde yüzünün tam ortasına kocaman bir yumruk geçirerek beynini patlatmak istedim. "O pis böcekler tarafından kabul edilmek istiyor muydun gerçekten, Mara?"
"Perilerin arasına karışsaydın. Bona Dae olmak zorunda değildi."
"En kolay ve hızlısıydı. Bu vücuda dönüşmek ya da o aptalları bir yalana inandırmak oldukça basit."
Ellerimin titremesine sinirlenmiştim, aptal olduğumu anlamama da. Sesim bir hırlarmış gibi çıkıyordu. "Sana inanamıyorum. Keşke seni öldürmeyi deneseydim, ne olduğunu daha önceden öğrenirdim ve yıllarca salak gibi kanmazdım."
"Buraya sorularına cevap vermek için gelmedim." İçimdeki öfkeye dayanamayan havanın ısısı yükselmişti, yüzüme cayır cayır çarpıyordu. "Balaam'a beni bulmaya çalışmamasını söylemelisin."
"O hiçbir şey bilmiyor." dediğimde kaşları bariz bir şaşkınlıkla havalandı. "Bir süre daha bilmeyecek de. Kurcalama."
"Ama yardımcısı biliyor... Baş şeytanla oyun mu oynuyorsun?" diye sordu, memnun olmuş bir sesle.
"Beni neden ona verdin?"
Yüzünde pişmanlık, mutluluk ya da sinsi planlar belirtisi aradım ama hiçbir şey bulamadım. Sakin bile değildi, bir şey hissetmiyordu sanki.
"Öğrenirsin. Her şey bittikten sonra."
Gitmesini söylercesine elimi salladım ama o da benden bir şey dememi bekliyormuş gibi bakıyordu.
O an, anladım.
"Annem kim?"
Cevabını beklerken nefes alamadım.
Dudakları tehlikeyle kıvrıldı. "Onun adını taşıyorsun, çocuk."
Mara.