Franz Kafka, herkes kendi yarattığı parmaklıkların ardında yaşar, demişti. Ve bu Akaashi'nin yaşam felsefesiydi. Kendisinin ördüğü duvarlarının arkasında güvende olmasa bile yaşamaya çalışıyordu. Sokak lambalarının yetişemediği aralardaki silah seslerinde, bir bıçağın keskin ucunda, bir insanın yaşamı için son yakarışlarında, o da yaşamaya çalışıyordu.
Düştüğü çukurdan artık doğrulamayacak kadar içine gömülmüştü günahlarının. Her daim affedici olduğu söylenen Tanrı'nın artık huzuruna çıkamayacak kadar elleri kana bulanmıştı. İlk bıçak tutmayı altı yaşında öğrenmişti. Bıçakla bir insan canı aldığında dokuz yaşındaydı. Bir silahı ilk kavrayışı on iki yaşında olmuştu. O silahla bir adamın kafasını hedeflediğinde on üç... Ve gerisi çorap söküğü gibi gelmişti. Zamanla, onu evlat edinen adamın emri altında bir ölüm makinesi haline gelmişti. Ve Akaashi, hayatta kaldığı müddetçe ne yaptığını umursamıyordu. Çünkü bir söz vermişti, ne olursa olsun yaşamak ve hayata sıkıca tutunmak zorundaydı. Bu işe bir kere isteği doğrultusunda olmasa bile girmişti ve çıkışı göremiyordu.
Akaashi, yaşıyordu. Siyah deri eldivenlerine bulaşan kanda, havaya yayılan metalik kokuda, silahının tetiğinde, ışığın yetişemediği o gölgelerde yaşıyordu. Akaashi, seviyordu. Karanlığı seviyordu, yaşamayı seviyordu. Ama yaşamak için can alıyordu. Bu onun lanetiydi, her daim adaletli olduğu söylenen Tanrı ona bir koşul sunmuştu. Yaşadığı taktirde birileri hep ölecekti...
"Lütfen... Yalvarırım sana, benim bir ailem var. Lütfen..." hayatı için yalvaran bir adamın titreyen sesinde yaşıyordu, Akaashi. Tetiği çektiği anda dar çıkmazda, kimseyi uyandırmaya yetmeyecek ufak bir sesin ardından, adam alnının ortasındaki bir delikle yere devrildi. Akaashi, acelesiz hareketlerle silahın ucundaki susturucuyu çıkardı ve aldığı cana rağmen hâlâ yaşadığını kanıtlarcasına derin bir nefes çekti içine.
Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.
Dar çıkmazdan ayrılarak sakin adımlarla, güneş daha yeni doğmaya başlarken, eve giderken hangi taşıtı kullanabileceğini düşündü. Ardından sokağa yeni giren bir taksi onun yerine seçimi yaptı. Taksiyi durdurarak şoföre adresi verdi ve arkasına yaslandı. Gözleri kapanmak için fırsat kolluyordu ama onun yerine geçip giden sokakları izledi evine varana kadar. Taksiden inip de evine girer girmez telefonu çaldı.
"Tebrikler, oğlum. Yine yüzümü kara çıkarmadın."
İç çekti ve dudaklarında alaylı bir gülümseme dolandı. "Teşekkürler, baba."
Ve telefon kapandı. İşte Akaashi'nin her gün tekrarladığı tek diyalog buydu. Bir okulunun olduğunu hatırlayarak telefonu bir kenara bıraktı ve hızlı bir banyo yaptı. Ardından giyinerek çantasını aldığı gibi evden çıktı ve okuluna giden otobüse binmek amacıyla durağa yürümeye başladı. Her gün planlanmış gibi aynı şeyleri gerçekleştirmek ona artık garip gelmiyordu. Aslında bunu fazlasıyla seviyordu. Yolunda gitmeyen işlerden, sürprizlerden, spontane olaylardan nefret ederdi. Onun her bir dakikası planlanmıştı ve bunun dışına çıkmak Akaashi için bir kabus gibiydi.