Yüzümü okşayan ılık rüzgar, ağırlaşmaya hazırlanan göz kapaklarımın üstünden geçerken, kirpiklerime kadar işleyen o duygu beni tamamıyla ele geçirdi. Deniz, o günün yorgunluğunu taşımasına rağmen dinlendirmek istercesine dalgalarını sahile vuruyordu. Yaz akşamları olduğu için normalden daha canlı ve rengarenk olan cadde, köşede midye yiyen teyze, bisikletiyle yanımdan geçen çocuk, şu kafede oturan kalabalık arkadaş gruplarının kahkahaları, annesiyle kocaman ağacın yanında fotoğraf çekinmeye çalışan kız, kalabalıkta kulaklıkla müzik dinlerken kaybolup gitmeyi tercih etmiş şu 17 yaşlarındaki oğlan, külahtaki dondurmasını yalayan küçük çocuk, telefonla konuşurken koşuşturan insanlar, sırf yeni aldıkları çantayı birbirlerine göstermek için dışarı çıkmış şu kız grubu, köşede sigarasını içen gençler, kavga eden çiftler, sağ taraftaki çay bahçesinde oturan yaşlılar. Topuklu ayakkabımın çıkardığı tok ses bu hengamede kaybolup giderken yine hangilerine daldığımı bilmediğim düşüncelerimde oyalanan ben. Yürürken ne kadar da hızlı akıp gidiyor zaman. Hayat, yürümek gibi değil mi? Etrafında onca değişik hikaye var, ama sen kendi içinde bir yerlerdesin. Nerede olduğunu bilmeden.
Onlarca hikayenin arasında kaybolmuş, eve gidiyordum o gece. Sınavdan çıktığımız günün akşamı zorla yapılan ruhsuz bir kutlamadan sonra eve dönmekteydim. Her zamanki gibi kalabalık ve rengarenk caddenin güzelliğine kaptırmıştım kendimi. Rutinden farklı olarak bir şey takıldı gözüme. Sokağı dönmeden önceki kahve dükkanın yerine küçük ve dışarıya açık bir bar açılmıştı. Bütün caddeyi ele geçiren müzik sesinin oradan geldiğini şimdi anladım. Canlı müzik için bir grup getirmişlerdi. Dışarı taşan insanlar mutlulukla şarkıya eşlik ederken, bazıları sarhoşluğun da verdiği etkiyle haykırışlarını dile getiriyordu. En sevdiğim grubun şarkısını duyunca duraksadım. Gözlerimi kapattım ve gülümsedim. Bu bana iyi gelecekti. Tam içeri girmeden mekana biraz yaklaştım. "En güzel günüm gecem..." diye haykırıyordu solist. "Sizinle..." diye devam ettirdim şarkıyı dudaklarımı hareket ettirerek. "Bu nasıl sevgidir böyle..." gırtlağı yırtılırcasına bağırıyordu. Hareketli ve hızlı bu şarkıyı en güzel enerjiyle, şarkıyı adeta yaşayarak söylüyordu. Yüzünü hala göremesem de bağırarak söylemesine rağmen sesine hayranlık duydum o an. Biraz daha sokuldum. Sahneyi, bu sesin sahibini görebilmek için. Yaklaştıkça insanların sırtlarının izin verdiği kadarıyla yarım yamalak seçebildim yüzünü. Daha rahat olabileceğini düşündüğümden duvarın kenarına, sahnenin köşesine kadar hoplayıp zıplayan, dibine kadar eğlenen insanlardan özür dileyerek gittim. Burası tam benim yerimdi işte. Kimsenin görmediği, küçük karanlık bir yer.
Siyah elektro gitarını boynundan asmış, sol elinde penasını tutuyor, bağırmaktan boynundaki damar belirginleşmiş, çok hafif ıslanmış dalgalı saçları, gülünce dudağının kenarında beliren o çukur, gözünün kenarındaki çok küçük duran ama benden başkasının göremediğinden emin olduğum zarif beni, gitarın sapını tutarken kasılan ince uzun parmakları ve evet, duman rengi gri gözleri. Çok güzeldi. En sevdiğim parçalarla konserine devam ederken, etraftaki insanların coşkularının sesleri sessize alınmış gibi izliyordum onu. Sesine, hareketlerine, enerjisine, gülüşüne hipnoz olmuştum adeta. Ünlü bir ressamın sergisindeki en değerli parçaya bakar gibi bakıyordum resmen. Mor ışık yüzünün yarısına vuruyordu şimdi. Karanlıkta kalan yüzünün diğer tarafı hatlarını daha keskin yapmıştı. Bağırırken parmaklarıyla geriye attığı saçının tutamı tekrar önüne düşmüş, ama o bunu takmadan zıplamaya devam etmişti. Siyah tişörtünün üstüne giydiği oduncu gömleğini çıkarıp bir kenara attı şimdi. Gülümsemekten kendimi alamadım. Titreyen telefonum incelememe izin vermemekte ısrar edince gelen mesaja bakmak zorunda kaldım. Asiye abla mesaj atmıştı tahmin ettiğim gibi. Saatin 12 olduğunu o zaman fark ettim. Son kez soliste baktım, "Sen beni tanımazsın, severim de söylemem...." diyordu şimdi bağırmaktan çatallaşmış olmasına rağmen mükemmel çıkan sesiyle. Ondan gözlerimi ayırmadan geri geri gidiyordum ki bir şeyle çarpışınca durdum. Çıkan cam kırığı sesine bakılırsa kesin yine garsonun elindeki tepsiye çarpmış olmalıydım. Arkamı döndüm ve tahminimde yanılmadığımı anladım. Çıkan sesle bir kaç saniye insanlar durmuş kafalarını çevirmişti ama önemli bir şey olmadığını gördüklerinde eğlencelerine devam ettiler. Garsondan binlerce kez özür dileyerek oradan ayrıldım. Rezil olmadan gün nasıl bitti diye düşünüyordum tam ben de. Her zamanki gibi "Hop ben buradayım." diyen iç sesime sahte bir şekilde gülümsedim ve hızlı adımlarla evin yolunu tuttum.
YOU ARE READING
Acılarım Kadar Naif
Teen Fiction'Çok acıyor anne. Ama geçecek. 2 ayım kaldı. Sonra defolup gidiyorum. Merak etme param var. Her sene Kemal amcamın gönderdiği paraların yarısını saklıyordum. Yeniden başlamam için yetecek bu para bana. Onların parasıyla yine ama başka çarem yok. Hem...
