1, " I was born sick, but I love it."

127 8 373
                                        

Bölüm şarkısı: Hozier - Take Me To Church


Take me to church
I'll worship like a dog at the shrine of your lies
I'll tell you my sins so you can sharpen your knife
Offer me my deathless death
Good God, let me give you my life

.

Bembeyaz karın, toprağın her bir karışını kapladığı, soğuğu iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bir kış günüydü.

Birkaç yıl önce bu zamanlarda etrafta kar ile türlü oyunlar oynayan çocukların neşe dolu kahkaha sesleri yükselirken, şimdi geçilen zorlu süreç tüm topluma büyük bir hüzün getirmişti. Etrafa sessizlik hakimdi.

Oyunlar oynayan çocuklar ise... Çoğu artık yoktu, geriye kalanlar ise ne oyun oynayacak zamana ne de neşeye sahipti.

Ama bugün ayrı bir huzursuzluk vardı doğada bile. Yağan kar, hafif rüzgarda usulca hareket eden dallar bile olacakların ağırlığının farkında gibiydi.

Bilekleri arkasında sıkı sıkıya bağlanmış, gözleri kirli bir bez parçası ile kapatılmış genç adam kolundan nereye sürüklenirse bilinçsizce oraya gidiyordu.

Bileklerinin kalın ve sıkı ip yüzünden kesildiğini hissediyordu. Kaçmaya yeltenmemden korkuyor olmalılar, diye geçirdi içinden. Fakat onun böyle bir şeye niyeti yoktu. Kaçabilse bile, bu birazdan orada olacak hiçbir şeyi değiştirmeyecekti zaten.

Anlamsızdı. Artık her şey anlamsız olacaktı. Bunu anlayan tek o değildi. Başta da dediğim gibi, sanki yaşanılacak acının farkındaymışçasına bugüne ayrı bir karanlık hava hakimdi.

Onu sürükleyenlerin nefes sesleri ve yürürlerken ayaklarının altında ezilen karın çıkardığı ses dışında hiçbir şey yoktu. Bir süre daha itile kakıla yürüdü.

Artık düşünemiyor gibiydi. Düşünmek istemiyordu. İnanmak da istemiyordu. Mucize bekliyordu hayattan, eğer yukarıda Tanrı, tanrılar ya da ona benzer bir şey var ise; tam da şu an içten içe yalvarıyordu genç adam.

O kendi içinde büyük bir karmaşaya dalmışken bir anda durduruldu. Omuzlarından tutuldu ve yere çöktürüldü.

Sertçe kar ile buluşan dizleri sızlamıştı. Üstündekiler ise baharda bile giyilebilecek incelikte giysilerdi. Şu an donuyor olmalıydı. Fakat bedeni tepki vermiyor gibiydi.

Sonrasında gözleri çözüldü. Bu, bilerek yapılmış bir hareketti.

Görmesini istiyorlardı, her şeye tanıklık etmesini...

Gözlerini yere dikti. Altındaki beyaz kara, aralarındaki ufak taş, dal parçalarına baktı genç adamın birbiri ile farklı fakat yüzü ile muazzam bir uyum içindeki kahveleri.

Kulaklarını tüm seslere kapamıştı. Ufak konuşmalar, fısıldaşmalar vardı fakat o hiçbirini duymuyordu.

Ardından bakışlarını yavaşça yerden kaldırdı ve başını yukarı çevirdi. Birçok yüzün arasında kendisini ilgilendiren tek bir yüz vardı; sevdiği adamın yüzü. O bilindik simaya odaklandı. Aklına her bir ayrıntıyı kazımak istedi, bunca zamandır onu her şeyiyle ezberlemiş bile olsa, korkuyordu genç adam. Unutmaktan korkuyordu, yaşadıkları onca şeyin yitip gidecek olmasından korkuyordu.

Son defa bakarmışçasına baktı sevgilisine, son defa görürmüşçesine inceledi her bir ayrıntısıyla. Zaman zaman ansızın buseler kondurduğu, soğuktan kızarmış lekelerinin hemen altındaki ize baktı mesela, güzel dalgalara sahip saçlarına baktı, şu an bile sevgi ve sükûnet ile kendisine bakan gözlerine...

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Aug 08, 2020 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

Love's Sorrow | TaeggukStories to obsess over. Discover now