Lana del Rey- Born to die
Jimin
İnsanlar kaybolmayı hep fiziksel bir şey sanırdı. Bir gün evden çıkıp bir daha dönmemek. Telefonunu kapatmak. İz bırakmadan gitmek.
Ama bence insanların en korkunç kayboluşu bu değildi.
Asıl korkunç olan bilmediğin bir yolda ne yapacağını bilemeden ilerlemeye çalışmaktı. Birinin hâlâ nefes aldığını bilirken ona ulaşamamaktı. Ve elinden hiçbir şey gelmemesiydi.
Çünkü o zaman umut, acıdan daha ağır bir yüke dönüşüyordu. Ve ben tam olarak o yükün altında eziliyordum.
Beşinci gündü.
Jeon Jungkook'tan hiçbir haber alamadığım beşinci gün.
Telefon ekranını tekrar açtım. Kilit ekranında birlikte çekildiğimiz fotoğrafım vardı. Kocaman tavşan dişleriyle kameraya gülümsüyor bir o kadar kocaman da bana sarılıyordu. Bir kolu omuzlarımın etrafındaydı. Sanki fotoğraf çekildiği anda bile beni bırakmaya niyeti yokmuş gibi sıkıca sarılmıştı. Belki de yüzüncü kez bugün o fotoğrafı ve mesajı görmüştüm. Gelen son mesaj Jungkook'tandı. 5 gün geçmişti "Bana ulaşmaya çalışma." mesajı atmasının üzerinden.
Mesaj bildirimini hâlâ silememiştim. Çünkü her baktığımda aynı şeyi düşünüyordum. Jungkook bana bunu yazacak biri değildi. Benden uzak durmamı isteyecek biri hiç değildi. Jeon Jungkook benim çocukluğumdu. Yağmur altında saatlerce beklediğimde yanıma şemsiye getiren kişiydi. Herkes bana sırtını döndüğünde kapımı çalan kişiydi. Ailem yokken ailem olan kişiydi. Belki kardeşim değildi ama kardeşimden daha fazlasıydı.
Bu yüzden onun ortadan kayboluşunu kabullenemiyordum. Biz ne olursa olsun her şeyin üstesinden birlikte gelirdik. Ancak son zamanlarda Jungkook çok değişmişti. Evet beni kendine yaklaştırmıyordu, gece geç saatlerde içmemden nefret ettiği sigara kokusuyla eve girip tek kelime etmeden yatağına geçer sabah olunca da kahvaltısını etmeden çıkardı evden. Benim için pilav yapmayı unutmazdı ama hiçbir zaman.
Jungkook böyle biriydi. Etrafındakileri hep kendinden önceye koyar, her şeyi yapardı onlar için. Bu yolda kendisini harcasa bile durmazdı. 4 ay olmuştu Hye-lim teyze ameliyat olalı. Jungkook okulunu dondurmuş annesine bakabilmek için gece gündüz çalışmıştı 6 ay boyunca. Sabahları gittiği marketten sabahın köründe döndüğü bara kadar tek bir saniye oturmaz sadece çalışırdı. Çalışkan çocuktu, bu yüzdendi ya zaten bölümünün birincisi olması. Bir senesi kalmıştı yalnızca ama artık geri dönüp hayallerine ulaşabileceği bile meçhuldü. Oysa ne çok isterdi avukat olmayı, baro sınavlarına girmeyi.
Benden bir yaş küçüktü Jungkook. Çok çalışmış benimle aynı üniversiteye girmişti. Bölümlerimiz farklıydı ama yine de bana daha yakın olabilmek için çabalamıştı. Psikoloji okumamı destekleyen tek kişiydi belki de. Herkes burun kıvırırdı iş bulamazsın diyerek.
"Yine mi arıyorsun?" Başımı kaldırdığımda karşımda en yakın arkadaşımın annesini gördüm. Yüzündeki endişeyi saklamaya çalışıyordu. Üzerinde beyaz uzun çiçekli bir elbise vardı. Oturduğum merdiven basamağının kirliliğini önemsemeden o da yanıma oturdu, başını omuzlarıma koydu.
"Belki açar."
Sesim o kadar kısık çıktı ki ben bile zor duydum. Hye-lim teyze iç çekti. Benim kadar o da mahvolmuş durumdaydı. Oğluydu onun nasıl mahvolmasın. Kemoterapi yüzünden iyice zayıflamıştı. Gözlerinin altında derinleşen morluklar, saçlarını gizlediği bonesi vardı her zamanki gibi kafasında. Bonesi bile çiçekliydi. Hastalığına rağmen hayat doluydu Hye-lim teyze.
"Jimin..."
Biliyorum.
Bana herkesin söylemek istediği şeyi söylemek üzereydi. Belki başına bir şey gelmiştir. Belki gitmiştir.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Born To Die | Yoonmin
FanfictionPark Jimin'in tek amacı, kardeşi gibi sevdiği Jeon Jungkook'u kurtarmaktı. Fakat attığı o tek adımın, hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecek Min Yoongi'yle yollarını kesiştireceğinden habersizdi. Come take a walk on the wild side Let me kiss yo...
