Merhaba.
Birinci Tekil isimli kurgu tek bir hikayedir ve diğer kitaplarla arasında bağlantı yoktur. İyi okumalar.
*
Tüm hayalperestlere. 💫
12.08.2019
Ek not: Hikaye düzenlemeye alınmıştır. Bölümler yayımdan kaldırılmayacaktır.
08.07.2021
*
İnsanların farklı tutum ve davranışları yargılanmaya açık gözükür çoğu zaman. Hiçbir şekilde yargılanmak istemeyen bireyler, büyük bir itinayla herkesi yargılar durur. Baktıkları herkeste bir kusur arar ve daima da bulurlar. Bu insanların birbirine attığı okların arasında masum duygular can verir. Hayat, gözardı edip yanından geçtiğimiz onca insanın hikayesini takar peşimize halbuki. Elimizi uzatsak veya bir tebessüm etsek hayata kazandırabileceğimiz onlarca insan yok olup gider sesini duyuramamaktan. Bunun için bile onları suçlarız, kendi başımıza gelmediği sürece yapabildiğimiz en iyi şey kişisel hırslara köle olmak olur zira. Eh, bir de yargılamak.
Soğuk bir kış günü, insanlar hızlı adımlarla ıslak kaldırımlar üstünde yürüyordu. Kimileri şemsiyesini açmış, kimileri yağmurun altında ıslanmanın tadını çıkarmaya karar vermişti. Toplu taşıma araçları büyük bir düzen içinde caddeden geçiyor, genç bir kızın arkasından koştuğunu fark etmeyen bir otobüs şoförü gitgide hızlanıyordu. Araç tamamen gözden kaybolduğunda kız durdu ve soluklanırken omuzlarını indirdi. Saçları yağan yağmurdan dolayı epey ıslanmış, yüzüne yapışmıştı. Beyaz teni soğuğun getirisi olarak kızarmış, ona tatlı bir görünüm sağlamıştı. Şemsiyesi yoktu, üstündeki mont ne kadar kalın olursa olsun ısıtmaya yetmiyordu. İsveç'in kalabalığı arasında yapayalnız kalan bu kızın ismi Dora idi.
Dora on sekiz yaşına basalı birkaç saat olmuştu. Yeni yaşının hayatına güzellikler getireceğine inanıyordu aslında ama daha ilk günden üst üste başına gelen bu aksilikler canını sıkmıştı. Yanaklarını şişirerek adımlarını hızlandırdı o da. Normalde her doğum gününde abisi onu okuldan alır, şehrin küçük ama tatlı kafelerinden birine götürürdü. Dora için bu o kadar alışılmış bir eylemdi ki yaklaşık yarım saat beklemesine ve birkaç kez abisini aramasına rağmen ona ulaşamadığında içinde bir yerde koca bir boşluk hissedivermişti. Şimdiyse evde olduğunu umarak eve doğru ilerliyordu. Onu gördüğünde kesinlikle kendisini ekmenin bedelini ödetecek ölçüde surat asacaktı.
Dora güzel bir kızdı. Bir altmış beş boyunda, beyaz tenli ve ince yapılıydı. Birçok kişiden farklı olarak gri renge hapsolmuş gözleri ona ayrı bir hava katıyordu. Pembe ve orta kalınlıkta olan dudakları ona çocuksu bir çehre armağan ederken hafif kalkık burnu da adeta karakterini temsil ediyordu. Gerçekten de genç kız dik başlı ve burnu havada biri olarak tanınırdı. Belki de bu yüzden hayatı boyunca hiç gerçek anlamda bir dosta sahip olamamıştı. Onun soğukkanlı bir insan gibi görünmesi yalnızlığına sebebiyet vermişti. En azından meselenin dışarıdan görünümü böyleydi. İçten içeyse asla böyle biri olmadığını biliyordu Dora. Bilakis, sevdiği insanlara karşı öylesine cana yakın davranırdı ki ondan daha samimi birinin olduğunu söylemek haksızlık sayılırdı. Sorun da buydu çünkü onun sevdiği pek kişi yoktu. Aslen Türk olmasına rağmen ailesi henüz o doğmadan önce İsveç'e yerleşmişti. Hayatında onun için önemli olan üç kişi vardı: ebeveynleri ve abisi. Ne yazık ki on iki yaşındayken anne ve babasını elim bir kazada kaybetmişti ve onun tüm ailesi bir anda kendisinden altı yaş büyük olan abisi Doruk olmuştu. Doruk, şimdilerde bir mimarlık şirketinde çalışan genç bir delikanlıydı ve o da en az Dora'nın ona bağlı olduğu kadar bağlıydı kardeşine. Hayat onun omuzlarına çok erken yüklemişti sorumlulukları fakat Doruk hiçbir zaman pişman olmamıştı onları sırtlanmaktan. Dora'ya sadece bir abi değil aynı zamanda anne ve baba olmuş, küçük kız kardeşinin büyümesinin her adımını takip etmişti. Dora ise büyük bir kıskançlıkla abisini paylaşmak istemeyerek insanların gözündeki o kötü imajı kazanmış olmalıydı.
Dora, abisini bir an önce görmek için verdiği mücadeleyi sonunda kazanarak müstakil evine ulaştığında kafasındaki düşünceleri atarak derin bir nefes aldı. Sonunda, diye içinden geçirip çantasındaki anahtarı aramaya koyuldu. Kapıyı açıp girdiğinde soğuktan dudakları titriyordu. Havanın içeri girmesine engel olmak adına hızla kapıyı kapatıp montunun fermuarını açtı. Bir an önce üstünü değiştirmezse hasta olacaktı. Portmantoya astığı montunun ardından şöyle bir süzdü etrafı ve "Doruk!" diye seslendi bir cevap almayı umarak. Birkaç saniye beklese de bir cevap almamıştı. Homurdanarak önce ışığı yanan banyoya yürüdü ve kapalı kapıyı tıklattı ama içeriden herhangi bir su sesi zaten gelmiyordu. Göz devirerek tüm gün onu takip eden huzursuzluğunu bastırmaya çalıştı. Kapıyı açıp girdiğinde buranın boş olduğunu teyit etmek mümkünmüş gibi daha da sıktı canını. Bu kez şansını odasına bakarak değerlendirmek istese de unuttuğu bir şey vardı; Dora gerçekten de şanssız bir insandı.
Yüzünü buruşturup odayı tararken gözüne ilk çarpan şey abisinin yatağının dağınıklığı olmuştu. Doruk onun aksine hayli düzenli bir adamdı ve yatağını toplamadan asla işe gitmezdi. Bedeninin tamamını odaya soktuğunda bakışları bu defa yere saçılmış birkaç eşyayı buldu. Kaşlarını çatarak yatağa yaklaştığında Doruk'un birkaç kıyafetiyle birlikte yerde duran bir telefon ve çerçeve fark etti. Çerçeveyi eline aldığında kırık cam parçası parmağına battı. Hafifçe inlese de buna aldırmadan çerçeveyi kendine çevirdi. Resimdeki yüzleri gördüğünde bir an bacaklarında derman kalmadığını hissetti. Abisinin yatağının üstüne çökerken gözlerinin içi yandı. Yaralı parmağı resimdeki yüzlerin üstünde gezinerek fotoğrafı ufak bir kan lekesine maruz bıraksa da umursamadı. Ailesiyle birlikte çektirdiği son fotoğraftı bu. Anne ve babası başlarını birbirine yaslamış kocaman gülümsüyordu. Doruk ve o ise biraz öndeydi. Abisinin bir kolu omzuna atılmıştı. O da dişlerini göstererek sırıtmıştı. Doruk ve Dora arasında ebeveynlerine en çok benzeyen abisiydi. Dora hem huy hem de yüz olarak daha farklı olsa da annesini andıran bir duygusallığı vardı yine de. Doruk ise babasının birebir kopyasıydı. Onun gibi esmer, koyu kahve saçlı ve güzel gülüşlüydü. Dora iç çekerek gözlerini geçmişteki mutlu günlere ait resimden çekti ve çerçeveyi yatağın kenarına bırakıp telefona uzandı. Bu Doruk'un telefonuydu. Şaşırdı. Telefonun ekranı kırılmıştı. Dora içine bir endişe yerleştiğini hissetti. Eve bir hırsız mı girmişti? Odanın dağınıklığını bu şekilde açıklayabilirdi fakat salon ve diğer yerler gayet normal görünüyordu. Üstelik Doruk'un telefonunun burada ne işi olduğunu açıklamıyordu bu teori. Dora zeki bir kızdı, beynindeki çarklar hızla dönüp ona felâket senaryoları yazdırsa da buna aldırmamaya çalıştı. Boğazına yerleşen yumruya rağmen ayağa kalkıp etrafa bir iz var mı diye bakınırken yerdeki kağıda ilişti gözü. Derhal katlı kağıdı alıp açtığında bir mektup buldu. Yazıyı tanıyordu, abisine aitti. Fakat Doruk'un özenli yazısı yerine aceleyle karalandığı belli olacak şekilde dizilmişti harfler. Gün içindeki şaşırma kotasını doldurarak mektubu okumaya başladı.
Fakat bunun hayatının dönüm noktası olacağından habersizdi.
Sevgili Dora;
Beni çok merak etmiş olmalısın. Sana haber vermeden gitmek zorunda kaldığım için özür dilerim. Bir süreliğine ortadan kaybolmam gerekiyor. söz veriyorum döndüğümde her şeyi açıklayacağım ama şimdilik buna mecburum. Sen de yokluğumda güvende olmak için Türkiye'ye, aşağıya yazacağım adrese gitmelisin. Oraya git ve oradakilerin sana yardımcı olmasına izin ver. Seni en az benim kadar iyi koruyacaklarına eminim. Bana inan ve polise gitme. Korkma; sana döneceğim, en kısa zamanda... Gitmen için gerekli parayı banka hesabına yatırdım, pasaportun da çekmecenin üstünde duruyor. Yeniden görüşene kadar kendine çok iyi bak ve sakın unutma, kalbim daima seninle.
Unutmadan, doğum günün kutlu olsun bir tanem.
-Seni çok seven abin, Doruk.
YOU ARE READING
Birinci Tekil
FantasyDora'nın hayatı on sekizinci yaş gününde, tek dayanağı olarak gördüğü ağabeyi Doruk'un aniden ortadan kayboluşuyla geri dönülmez bir şekilde değişir. Doruk arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olurken ondan geriye kalan tek şey kağıda aceleyle yazıldı...
