Haftanın son günü olmasının verdiği huzur ile birlikte, öğlen arasına girmeden bir önceki dersteydik. Yoongi koşarak yanıma geldiğinde kafamı sıradan kaldırdım.
"Hanseul, olanları duydun mu?" kafamı olumsuz bir biçimde salladım.
"Park Min Sae hocanın oğlu buraya geliyormuş. İsmi Jimin sanırım." gözlerimi devirdim ve kafamı sıraya koydum.
"Bana ne bundan?" zil çaldığında Yoongi umursamayarak yanıma oturdu ve elini saçlarıma attı.
"Yine mi aradı?" mırıldandım ve onayladığımı belirten sesler çıkardım, o beni hep anlardı.
"Hiç yılmıyor, peşimi bırakmayacak." Ders müzik olduğu için çantamı toplayıp müzik sınıfına doğru yol aldım, Yoongi de yanımda Namjoon ile konuşuyordu.
Jae Min yanımıza geldiğinde Namjoon sevgilisine sarıldı, Yoongi ile ben tiksinerek onlara baktığımız için Jae Min koluma vurdu.
"Bak ıssırırım seni, koala." hafif bir gülümseme sunup sınıfa girdim. Öğretmen zilinden sonra hala Jungkook hoca yoktu, nedenini anlayamasam da beklemeye devam ettim.
Bir kaç dakika sonra nöbetçi kız geldiğinde tüm dikkatimi ona verdim. "Jungkook hoca ve diğer öğretmenler toplantıda, öğleden sonra herkese tatil edildi. Evlere dağılabilirsiniz."
Sınıftan mutlu olduğunu belirten sesler geldi.
Yine kendim kalmıştım.
Yoongi gülümsedi ve bana döndü. "Yah, hadi içmeye gidelim!" olumsuz anlamda kafa salladım.
"Olmaz, işlerim var." Omuzlarını düşürdü ve kafa salladı.
Müzik sınıfında kimse kalmadığında mutlu bir şekilde ayağa kalktım.
Sevgilim ile baş başa kalmıştık.
Yavaşça siyah piyanoya doğru ilerledim, duygularımın bütünleşmiş hali karşımda duruyordu.
Piyanonun ince tuşları ile birleştirdim soğuk parmaklarımı. Karşımda sanki o varmışcasına, parmaklarım bir silahmış gibi saldırıyordum piyanoya.
Olmuş ya da olacak her şeyi içimden çıkartmanın tek yolu buydu, başka çarem yoktu.
Anlatacak kimsenin olmaması ayrı bir şey olsa da, tek dostum şu anlık bu siyah ve büyük odaydı.
Piyanoydu.
"O kadar sert bastırmamalısın, yoksa kırılabilir." duyduğum ses ile bir anda afallayıp arkama döndüm.
"Korkuttum mu? Üzgünüm." genç çocuk, siyah saçlarını geriye attırıp gitarı hoplattı ve omzuna sabitledi.
"Kırılacağını biliyorum. Onun için yaptım zaten," dedim.
Çocuk elini uzattığı sırada, kapı sert bir şekilde açıldı ve içeri, dünyada son görmek bile istemeyeceğim o adam girdi.
"Hanseul!" ayağa kalktım ve eteğimi düzelttim.
"Ne işin var senin burada?" yanıma geldi ve kolumu tuttu.
"Bırak!" hızla kolumu geri çektim, zayıf ve küçük olabilirdim fakat aşırı güç damarlarımdan akıyordu.
"Ben senin babanım! Doğru dur." bena tekrardan uzandığında geri çekildim.
"Sen babam değilsin, olmayacaksın da. Kendine gel," sözlerim yüzünden yerine çakılmış bir şekilde bana baktı. Sesimiz aşırı yoğun olduğu için yukarıdaki öğretmenler buraya toplanmıştı.
"SEN NE ZAMAN BU HALE GELDİN HANSEUL? SENİ TANIYAMIYORUM!" elindeki telefonu duvara fırlattı.
Psikopat gibi gülümsedim.
"Senden yediğim bıçakları sırtımdan çıkartıp, ayağa kalktığımda bu hale geldim, baba." bir adım daha yaklaştım ve laflarım altında ezilen adamın tam önünde durdum.
"Ya da annemin ölümüne sebep olan varlığıyla yokluğu bir olan gereksiz mi demeliydim?" öylece kaldığı zaman kafa salladım ve çantamı omzuma taktım.
"Ben de öyle düşünmüştüm." Koşar adımlarla dışarı çıktığımda evimin önündeki parka doğru ilerledim.
Göz yaşlarım yanaklarım ile buluşurken burnumu çektim.
Seul yaz kış yağmur alan bir yerdi, annem de benim yağmur gibi olduğumu söyler dururdu.
Ölmeden önce tabi...
Yanımda hissettiğim hareketlilik ile tam ayağa kalkacağım sıradabir ses duydum.
"Dur, öğrenci. Konuşacağız." Bay Jeon kolumdan tuttuğu için, minik bedenim daha fazla dayanamayıp banka yığılmıştı.
"Neden sana bağırıp duruyor?" başımı yere eğdim. "Annem, ölmeden önce tüm mirasını benim üstüme geçirmiş. O yüzden de..."
Bay Jeon dudaklarını yalayıp kafa salladı. "Anladım."
"Benimle evlenmek istiyor." Bir anda bana döndüğü için yerimden sıçradım.
"Anlamadım, ne?"
"Benimle evlenmek istiyor işte." göz yaşlarım tekrardan beni dinlemeyip akmaya başladığında Bay Jeon bana bir mendil uzattı.
"Sağ olun..." mendili alıp göz yaşlarımı sildim ve devam ettim.
"Ben... Daha fazla dayanmak istemiyorum hocam. Gücüm yok, vücudum kürdan gibi. Dokunsanız kırılacağım, zekam da işe yaramaz halde."
"Hep umut vardır Hanseul... Sana ondan kurtulman için yardım edeceğim."
"Teşekkür ederim." Gülümsedim ve burnumu çektim.
"Hadi evine bırakayım seni." Kafa salladım ve Bay Jeon ile yol boyu konuştuk.
Bana benimle çok yakın arkadaş olmak istediğini söyledi, hatta olduk da.
Gece saat 12'ye doğru, adımlarım en sakin olabilecek yere doğru, yani Han Uçurumu'na doğru gidiyordu.
Han Nehri insanın ruhuna umut verirken, Han Uçurumu ise ruhunu alıyordu.
Bir ucu hayatken, bir ucu ise...
Soğuk, karanlık.
Adımlarım benden ayrı hareket ederek, uçurumun karşısında durdu ve kendime gelmek için derin bir nefes aldım.
Aşağıda sanılanın aksine ölüm değil yaşam vardı.
Gerçek yaşam.
Tamamiyle uçurumla aramda az bir mesafe kalasıya kadar emin adımlarla yürüdüm.
Ve işte her şey buradaydı.
Geçmişim...
Şu anım.
Geleceğim.
Ama geri gelmeyecektim, geleceğim kelimesinin aksine.
Fakat her şey rayında ilerlerken, küçük bir taş hayat trenimin tüm dengesini bozdu.
"Atlayacak mısın cidden?"
Arkama döndüğümde, yine onunla karşılaştım.
Fakat bu hiç de küçük bir taş değildi, oldukça büyüktü.
_________
Uzun süre sonra yeni kurguya başladım, desteklerinizi bekliyorum :")
-
