Küçük bir çiçekçi dükkanında çalışan ben her zaman rutinlerimle gurur duymuşumdur. Ben, Park Jimin ironiler abidesi olarak, çiçek alerjime rağmen bu küçük dükkanda mutlu olduğum için çalışıyordum. Rutinlerim ve ironilerim beni var edenlerdi.
Yok edense, yalnızlığım.
O kadar şikayetçi değildim neyse ki. Burada görmeye alışık olduğum yüzler ve çiçeklerle fazlaca eğleniyordum. Düzenli müşteriler ve renkli bitki dünyası benim için en değerli şeylerdi.
Hayatım, monotonluktan daha monoton bir hal aldığı için kıskançlıktan onu bir kuyuya kapatır orada beslerdi. Çünkü hiçbir şey onun kadar monoton olamazdı.
Elimdeki eldiveni düzeltip orkide saksıları ile ilgilenmeye dönecektim ki kapıdan giren iki kişi ile alerjim için taktığım maskemi indirmeden konuştum.
"Hoş geldiniz."
Sadece kafa sallamakla yetinen, benimkinin aksine siyah maske takmış olan çocuk ellerini montunun cebine attı ve konuştu. Bembeyaz tenli, biri kız biri erkek ikili bana bakarken ürkmüştüm çünkü koyu gözleri değişikti. Yorgunluktan kısılmış gözler üzerimde baştan sona gezindikten sonra kaşlarını çatarak konuştu.
"Bay Cha, nerede?" Sesi, kalın ve boğuk gelmesine rağmen bir an şaşkınlığımı gizleyemedim. Bu kadar naif bir görünüme böyle bir ses sanki Tanrı tarafından özellikle seçilmiş gibiydi.Keskin bakışları bana odaklandığında gözbebekleri o kadar koyuydu ki irisleri çok zor seçiliyordu. Simsiyah giyinimi ve maskesi insanı ister istemez ürpertiyordu.
"Neden sormuştunuz?" Aynı onun gibi maskeden dolayı boğuk çıkan sesimle çalıştığım küçük çiçekçinin, daha büyükleri ve zincirlerine sahip olan patronumla ne gibi bir ilişkisi olabilir diye düşünüyordum.
"Onunla bir görüşmemiz var. Bize buranın adresini verdi."
Aklım karışmış bir şekilde cebimden telefonumu çıkarıp patronumun sekreterini ararken neden en küçük şubede buluşma teklifini kabul etmiş diye merak ettim içten içe.
"Bir dakika, hemen sizi bilgilendireceğim." Telefon elimde açılmasını beklerken kızın elini orkidelere götürdüğünü gördüm. Az kalsın koparacakken birden atılmamla irkildi.
"Lütfen, onları koparmayın!" Koparacak sanmış ve bir an içim cız etmişti.
"Zaten satmak için kesmiyor musunuz?" Sert ve düz bir ifadeyle bana sorunca sakinliğimi koruyarak onu cevapladım.
"Hayır, saksıda satıyoruz. Müessesemiz koparılmalarına karşı."
Benim bunu dememle yüzünde oluşan gülümseme buz gibi olan aurasına karşın gayet sevimliydi. Başını sallayarak, elinde telefonla uğraşan, benden hafif kısa boylu olan kızdan bir karış kadar uzun boylu olan çocuğun yanına gidip orada beklemeye başladı. Uzun simsiyah saçlarını eliyle savurarak dirseği ile yorgun çocuğu dürttü ve dilini çıkararak gözlerini şaşı yaptı.
"Yoonji, biraz yerinde dur."
"Yoongi, biraz daha eğlenceli ol."
Ben de onlara garip bir bakış atıp dükkanın içine giren bahçıvanlarla beraber Bay Cha'ya selam verdim. Zaten açılmayan telefondaki aramayı sonlandırdıktan sonra çiçeklere geri döndüm. Arka tarafta dükkanın neredeyse dört beş katı olan büyük çiçek bahçesine çalışanlar geçerlerken konuşmak için oturma grubuna oturan çocuğun belindeki şeyi fark etmemle gözlerim kocaman açıldı.
Silah mıydı o?
Yanlış gördüğümü düşünmem ile etrafı, kafasını uzatıp Yoongi denen çocuğun ve patronun hararetli konuşmasının aksine, sakince gözetleyen Yoonji denen kız beni germeye devam ediyordu. Kız Yoongi'nin kulağına eğilip bir şeyler fısıldadıktan sonra dikkatlice etrafı süzmeye devam etti.
Dükkanın önünde aniden duran ve yerdeki saksıların bir kısmını ezen siyah araba ile beyaz tenli, maskeli çocuğun elindeki silahı tekrar görmemle elimi telefonuma polisi aramak için atmıştım. Bir yandan da saksıları korktuğumdan titrerken devirmemek için savaş veriyordum.
İçerideki çalışanlar görmesin diye dükkanın arka kapısını kapatan Yoonji saksıların arasına bakarken beni görmesiyle bana doğru koşması bir oldu.
O sırada telefonda karşı taraftaki kişinin sesini duymuştum ki koluma attığı sert tekmeyle kendimi yerde buldum. Yoongi belinden çıkardığı silahı Bay Cha'ya doğrultunca büyük bir ses geleceğini ya da etrafın kan olacağını sanarak korkuyla yardım çağıracaktım ancak üstümde oturan ve bir eliyle beni sabitleyip diğer eliyle ağzımı sıkı sıkı kapatan kız buna engel oldu.
Maskesini çıkaran çocuk ateş etti fakat ne ses, ne kan, ne de başka bir şey umduğum gibiydi.
Bu uyuşturucu gibi bir şey olmalıydı ki, siyah arabadan inen izbandut iki kişi arabaya patronun baygın bedenini taşıyabilmişti.
"Yoongi, bunu ne yapacağız. Senin yüzünü gördü seni salak!" Böyle bir kızdan ne bu gücü ne böyle hareketleri beklemediğim için dilimi yutmuştum neredeyse şaşkınlıktan.
Sıkıntıyla iç geçirip simsiyah saçlarını karıştıran çocuk kısa bir süreliğine çırpınan bana baktı. Patlamış dudağı ve yer yer çürük olan yüzünü buruşturdu.
"Sikeyim, ilk defa bu kadar küçük bir işi elimize yüzümüze bulaştırdık."
"Bir şeyler söylesene seni piç, zamanımız doluyor. Merkeze zamanında dönmezsek bu sefer Şef Namjoon bizi gebertir!" Kız beni kontrol altında tutmakta hiç zorlanmıyordu ve tekme attığı kolum sızlarken bana ne yapabileceklerini düşünüyorlardı. Korkudan ağlamak üzereydim.
"Bizi ve yaptığımız işi gördü. Öylece salamayız. Bir daha eskisi gibi bir olaya izin veremeyiz." Bu cümleden sonra yüzü yaralı çocuğun koyu gözlerinin titreyip daha da koyulaştığına şahit olmuştum.
Birden kafama yediğim darbe ile bilincim kapanmaya başlamıştı. Yoongi denen çocuğun beni arabaya taşıdığını fark ediyordum ama o sırada bilincimin köşesinden yere çakılmaktaydım. Acıdan hiçbir şey yapamazken tek umudum arabanın ezdiği çiçeklerin fazla zarar görmemiş olmasıydı.
Gözlerim kararmadan önce tek gördüğüm daha çiçek açmamış ama ezilmiş, etrafa saçılmış Smeraldo saksılarıydı.
x
YOU ARE READING
smeraldo | yoonmin
Fanfiction"Smeraldo, çiçek açacak. Ruhumda ya da toprakta, kim bilir belki de alevlerin arasında." x [taekook + namjin]
