Hemos actualizado nuestras Pautas de Contenido.
Consulta las pautas más recientes para seguir compartiendo historias de forma segura.

-1- Lanet Komşular.

92 12 7
                                        


Elimdeki kalemi Günce'nin tam alnının çatına saplamamak için tatmin edici sebepler aramaya başlamıştım. Yaklaşık iki buçuk saattir duyduğum tek şey daha alfabemize bile girmeyi başaramadığı halde aklımızda yer etmeye çalışan x'ti.
"Günce yeter, bak vallahi atacağım kendimi şu pencereden ha." Elimdeki kalemi masaya fırlatıp sandalyeme yaslandım. O da benim gibi kalemi sertçe masaya çarptı ve kafasını her biri farklı bir konuda açık olan kitap yığınlarının üstüne koydu.
"Bencede. Daha fazla harf görmek istemiyorum." Kitaba yapışık kafasından sesi boğuk çıkmıştı.
İkimiz birlikte yaklaşık 4 ay sonraki ygs ye çalışıyorduk. 11. sınıf konularını bitirmemize az kalmıştı.
Ben Güncelerin evinde onlarla birlikte kalıyordum. Babam ben küçükken ölmüştü ve annem de başka bir adamla evlenip kendine yeni bir hayat kurmuştu. Ama babamın simasını hala hatırlardım. Birkaç anımızla birlikte onunla ilgili pek bir şeyim kalmamıştı.
Annemle ben farklı şehirlerdeydik ve o bulunduğu yerden her ay bana düzenli olarak para gönderip fırsat buldukça da arardı. Günce'yle çocukluk arkadaşı olduğumuz ve annemle annesi arkadaş olduğu için de annem beni gönül rahatlığıyla burda bırakabiliyordu. Yoksa ilk bakışta pimpirikli bir kadın olduğunu anlardınız hani.
"Ben bir kahve bari hazırlayayım."
"Aynen ya iyi olur."
Saatlerdir kalkmadığım sandalyeden ayrılmam geçici felç hissi verse de kendimi toplayıp esneye esneye mutfağa vardım. Zaten mutfak hemen alt taraftaydı. Dolaptan kahveyi ve şekeri çıkarıp tezgaha koydum. Sütü de buzdolabından çıkarıp ısınması için ocağa koyduktan sonra bardakları hazırlamaya başladım. Dışarıdansa büyük bir arabanın sesi geliyordu. Tüm sokağı doldurmuştu. Zaten evin bu arka tarafındaki yol daracık ara sokaklar gibiydi, koca arabayı nereye sığdırıyorlardı merak etmiştim. Pencereye çıkıp kafamı sesin olduğu tarafa çevirdiğimde bir nakliye aracının geri geri geldiğini gördüm. Nakliye aracı? Birisi mi taşın... Ah... Taşınmak? Yeni komşularımız mı oluyordu? Gerçekten gereği yoktu böyle şeylerin. Geri gidemezler miydi?
Odamızın tam karşısındaki eve ait kapının önünde duran nakliye aracından dört kişi indikten sonra arabanın arkasını açtılar. Ardından da diğer tarafta siyah bir araba durdu. Tabiki dikkatimi nakliyecilere verecek değilim ya, siyah arabaya odaklandım. Muhtemelen taşınan kişiler o arabadaydı.
İki genç adam da o arabadan indi. Arabayı süren çocuk akşamın alacakaranlığıyla sarışın mı kumral mı olduğunu anlamadığım bir saça sahipti. Ama kesinlikle çekici bir vampire benziyordu. Evet böyle bir çocuğa bu alacakaranlıkla ancak vampir denirdi. Triko kazağının dar mı geldiğini yoksa içine mi sığmadığını da anlamamıştım. Ama ilk işim bunu öğrenmek olacaktı evet. Nasılsa komşumuz olacaklardı, sıkça karşılaşacağımızdan emindim.
Diğer çocuk kapıyı açıp adamlara eşyaları indirmeleri için işaret verdikten sonra siyah arabanın kapısına yaslanıp kollarını göğsünde çaprazladı. Bu genç de diğeri kadar vardı. Güzel yüz hatları ve açık kahverengi saçları vardı. Ama diğerinin daha iyi olduğu benim için su götürmez bir gerçekti

Adamlar eşyaları bir bir indirip eve taşımaya başlamışlardı. Evet komşularımız bu iki çocuk olacaktı. Neden kimse gelip bize "Komşularınız olsun ister misiniz?" diye sormuyordu ki? Belki biz istemiyorduk? Yani şahsen ben kesinlikle istemiyordum. Ygs zamanı bir de komşu tantanasıyla uğraşamazdım. Sınav stresi yüzünden yeterince gergin ve agresiftik, yoksa elbette iki çocuk komşumuz olacak diye bu kadar tepki vermezdim.
Sütün taştığını duyunca kafamı  pencereden çekip ocağa koşturdum. Bir kez ya, bir kez olsun şu sütü taşırmadan ısıtamamıştım. Bu gidişle ben evde kalırdım valla.
"Uğursuzlukları nasıl da belli bak. Gelir gelmez dert oldular." diye söylenerek kendi hatamı yeni komşularımıza yıktım. Gelmeselermiş canım banane.
Sütü bardaklara koyup karıştırdıktan sonra  odaya götürdüm. Günce'nin bardağını önüne koyup kendi sandalyeme yerleşirken muhteşem (!) haberi ona da verdim.
"Nurtopu gibi komşularımız oldu Günce hayırlı olsun."
Kafasını kaldırıp kısık gözleriyle donuk donuk baktıktan sonra kaşlarını çattı.
"Ne komşusu ya? Bir bu eksikti. Ben istemiyorum. Söyle gelmesinler."
Gülerken burnumdan gelmemesi için ağzımdaki kahveyi hemen yuttum.
"Canım, yerleşmeden önce çocukların bize gelip de 'Pardon kızlar sakıncası yoksa karşınızdaki daireye taşınabilir miyiz?' diye sormalarını mı bekliyorsun?" dedim dalga geçerek. Halbuki az önce aynı şeyi ben düşünüyordum. Ah benim bu hallerim.
"Bak fena olmaz aslında... Ama bir dakika.Çocuklar derken?"
Güzel yere parmak basmıştı. Seviyordum bu kızı ya.
"Aynen, çocuklar. Serseri tiplere benziyorlar."
Yüzünü buruşturup kafasını arkaya attı.
"Bunlar bize rahat vermez bak ben sana diyeyim. Ah sınavım aahhh."
"Al benden de o kadar."
Kahvelerimizi bitirdikten sonra gözümüzün artık görmek istemediği kitapları kaldırdık. Ders çalışmayı abarttığımız zamanlarda hep, birimiz şarkı açar ve birlikte şarkıya saçma salak eşlik ederdik. Anlaşılan şarkıyı ben açacaktım çünkü Günce'nin devrelerinin yandığını anlamamak için salak olmak gerekirdi.
Telefondan en sevdiğimiz şarkıyı açtım. Cody'nin gitarının sesi kulaklarımın pasını silip süpürürken gülümsedim. Bu kesinlikle Günce'yi canlandıracaktı.
Kafasını kaldırıp muzipçe sırıttığında amacıma ulaşmanın zaferiyle ben de sırıttım.
"But now I'm out the door. I won't waste no time thinking about you anymore." diyerek başladım.
"Cause I got new girls new problems." diye devam ederken kalkıp saçma saçma oynamaya başladı. Zaman kaybetmeden ben de eşlik edip ben de saçmalamaya başladım.Bizim de stres atma biçimimiz böyleydi. Elimiz ayrı kolumuz ayrı oynuyordu. Kan ter içinde kalana kadar ne yaptığımızı bile bilmeden dans edip, elimizde mikrofon varmış da şarkıyı biz söylüyormuş gibi yaparak günün yorgunluğu atardık. Hayat yeterince akıl gerektiriyordu. Hayattan yorulan insanların bunun gibi saçmalayarak dinlenmesi oldukça mantıklı değil miydi? Bedenen değil de psikolojik olarak dinlendiğimizi söylememe gerek yoktu sanırım. Çünkü bir süre böyle devam ettikten sonra haşatımız çıkmış oluyordu.
Şarkının elektro gitar kısmı çalarken ben de rock gitar çalan metalcileri taklit etmeye başladım. O sırada Günce de yine kendine has hareketlerini konuşturuyordu. Gülerek etrafıma bakınıyordum ki gözüm karşı dairenin penceresine takılmıştı. Her zamanki karanlıktan fazla bir şey vardı. Daha iyi görebilmek için gözlerimi kıstım. Alacakaranlığın içinde birisi kollarını kavuşturmuş bir biçimde sırıtarak bizi izliyordu. Yavaşça normal insan halimi alarak bozuntuya vermeden pencereye doğru ilerlemeye başladım. Gülen kişi şu sarışın mı kumral mı anlamadığım o çocuktu. Hani nakliyecilere işaret verip kapıya yaslanan değil de diğeri. Orda karanlığın içinde dikelmiş biz aptalların kendimiz gibi olan hareketlerini izliyordu. Aptal olduğumuz bir kere aşikârdı. Perdeleri çekmemiştik. E alışmıştık ne de olsa ne komşumuz vardı ne bir şeyimiz. Gerek duymuyorduk. Bugün de aklımıza gelmeyip dansımızı perdesiz edince çocuk da napsın? Baktı karşıda iki kişi tuhaf tuhaf oynuyor, izlerdi tabii.
Benim kendisini fark ettiğimi görünce el sallayarak pişkin pişkin gülmesine devam etti.
El sallayarak mı?
Yüzünü göreli en fazla 15 dakika olmuştu ve orada dikelip evimizin içine bakma arsızlığını göz ardı ettim diyelim, utanıp kaybolması gerekirken el sallamak da neydi?
Neydi hemen söyleyeyim.
Ukalalık.
Ve ben ukala insanlardan nefret ederdim. Özellikle şimdiki gibi rezil olduğum ukala insanlardan ayrı bir nefret ederdim. Ne de olsa elinde benimle ilgili kötü bir koz olacaktı. Ve de kötü bir ilk izlenim. Ama madem benim onun gözündeki ilk izlenimim kötü olmuştu, biraz daha kötüsünü yaşayabilirdi. Ne de olsa battı balık yan giderdi.
O hala bana bakıp gülerken perdeyi tuttum. Sırıtma sırası bendeydi. Ve ona orta parmağımı gösterip zaferle perdeyi çektim. Gülümsemesinin yavaşça silinişini tahmin edebilmek hiç de zor değildi. Orada durmuş, az önceki çektiğim hareketi hazmetmeye çalıştığından emindim. Bir kere burası bizim mahallemizdi, burada bizim kurallarımız geçerdi.
Neyse kendimi bu kadar kaptırmasam çok daha iyiydi.
Günce de aptal dansını yarıda kesmiş,kaşlarını olabildiğince kaldırarak, elleri belinde o açıklama bekleyen duruşuna geçmişti. Gülerek göz devirdim.
"Karşıya taşınanlardan biri pencereden gülerek bizi izliyormuş. Onu fark ettiğimi görünce el sallamasın mı?"
"El mi salladı?" Ellerini belinden çekmiş iki yanında sallandırıyordu. Kaşlarını çattı. O da sevmezdi geniş insanları.
"Evet ama duuurr. Sor bana ben ne yaptım. Hadi sor."
"Ne yaptın?" dedi kaşlarını kaldırıp tekrar ellerini beline koyarak.
Kollarımı göğsümde bağlayıp zaferle çenemi yukarıya kaldırdım. Bir sırıtış eşliğinde de yanıtladım. "Suratına hareket çekip perdeyi kapattım."
Kollarını belinden indirip çakmam için havaya kaldırdı.
Sırıtarak "İşte benim kızım be." dedi gururla. Ellerimizi havada çakıp kötü kötü güldük. Başkası olsa gidip kek falan verip hoşgeldiniz derdi ama bizim lügatimize aykırı şeyleri yapmayı ikimizde sevmezdik. Hanım hanımcık kızlar gelseydi mesela ayrıydı tabi ama komşularımızın bu tarz bir insan olduğunu gördükten sonra açıkçası hoşgeldinize falan gitmek pek içinden gelmiyordu insanın. Kanım ısınmamıştı. Aksine soğumuştu demek sanırım en doğru sözdü.

Bir süre sonra artık oturunca ne kadar yorulduğumuzu fark etmiştik. Hatta yorulmak değildi. Oynamaktan anamız ağlamıştı. Bu yüzden yorulduğumuzu oldukça belli eden düşmüş suratlarımızı yatağa kendimizi bırakarak yorgana gömdük. Pertim çıkmıştı.
Yatağımıza girip hemen uykuya dalmak için gözlerim can çekişiyordu yuvalarında. Kendime acı çektirmeyi seven bir mazoşist olmadığımdan da hemen yatağa girip uykuya daldım. Gözlerim artık yırtınmayı kesip teşekküre başlamıştı. Ah önemli değil.

Portakal ÇiçeğiHistorias para obsesionarse. Descúbrelo ahora