Sıcak bir bahar sabahında, ormanın ortasında bana yardım etmeden çekip giden bir hödüğün — evet, bildiğin hödüğün — hayatımın aşkı olacağını kim tahmin edebilirdi?Ben edemezdim.Etmedim.Etsem zaten o ağaca tırmanmazdım.Ama hayat, benim gibi cıvıl cıvıl gazeteci adaylarına böyle tuzaklar kurmayı seviyormuş meğer.Her şey, patronum Ahmet Bey'in — yani kel kafalı sinir harbi — bana haftasonu kaçamağı bölümü için Ağva'ya gitme görevini dayatmasıyla başladı."Ah Ahmet efendi ah..." diye söylenirken valizimi hazırladım. Son ses müzik açıp arabaya atladım. Hayallerimde tatil, gerçekte ise iş... ama olsun, ben yine de romantik bir 'tesadüf sahnesi' yaşarım belki diye kendi kendimi gaza getiriyordum.Ağva'ya vardığımda otelin lobisi mis gibi çam kokuyordu.Resepsiyondan anahtarımı aldım, odaya çıkıp valizi bıraktım ve doğruca yemek yemeye indim. Yol yorgunluğu insanın ruhuna işliyor ya... işte öyle bir çöküş. Kafamı yastığa koyduğum gibi ölmüşüm. Resmen ölmüşüm.Gözümü açtığımda saat öğleni geçmişti.Pencereden içeri giren ışık, odanın içini sarıya boyamıştı.Bir insan bu kadar mı güzel uyur?Belli ki oksijen tokadı yedim, bayılmışım.Dışarısı o kadar güzel görünüyordu ki...Yolları bilmesem bile "Ay ben bir yürüyüş yapayım, doğanın kollarına atılayım!" moduna girdim. Acemi şansım bu ya, ilk başlarda her şey yolundaydı.Tam bir şarkı gibiydi..."Hani kuşlar, ağaçlar... Binbir renkli çiçekler... Nasıl yakalamıştık.. Saçlarından baharı...."Sanki dünya bana serenat yapıyordu.Eh ben de girdim havaya.Manzarayı daha net görmek için gözüme kestirdiğim bir ağaca tırmanmaya başladım.Evet, yanlış duymadın.Ağaca.Tırmandım.Yirmi dört yaşındayım, hâlâ aklım beş yaşında.Güzel bir dala oturup şarkı söylemeye devam ettim.Rüzgâr saçlarımı okşuyor, kuşlar cıvıldıyor, ben de doğanın kraliçesi edasıyla poz kesiyordum.Manzara gerçekten muhteşemdi."Ohooo... Manzaraya bak be!" dedim kendi kendime.Sonra hemen sinirim kabardı:"Ulan kel kafalı Ahmet, beni gönderdiğin yere bak! Cennet! Allah'ın keli! beni cennete gönderip çalışmamı bekliyor. Pes!"Ve tam bu sırada...Bir çıtırtı.Küçücük.Masum.Ama benim hayatımı altüst etmeye yetecek bir ses.Dal kırıldı.Ben bağırdım.Dünya ters döndü.Ve sonraki saniye...Pat!Ben yere çakıldım.Kafamdaki yıldızlar henüz dağılmamıştı ki, gözlerimi araladığımda karşımda bir çift yoğun, ölçer gibi bakan, delip geçen, olan biteni asla takmayan yeşil bir çift göz belirdi.Ve ben...Soluk aldığım anı unuttum sandım.Yakışıklıydı.Evet.Ama öyle böyle değil, sinir bozucu derecede yakışıklı.Ve aynı zamanda tepemi attıracak kadar soğuk.Bir an dünya durdu sanki.Kuşlar sustu.Rüzgâr bile nefesini tuttu.Sonra o, kelimeleri bıçak gibi fırlattı:"Ben kadınlardan kaçıyorum, tepeme yağıyorlar. Manyak mısın sen? Ne işin var ağaç tepesinde?"Şokla göz kırptım.Ne?Ne?Bir dakika... BEN düştüm. BEN canım çıktı. BEN az önce öldüm sayılır.Bu adamın derdi ne?Yutkundum.Bir yandan da kalbim sinir ve utanç karışımı bir ritimle çarpıyordu.Adamın gözleri üzerimdeydi — öyle bir bakış ki sanki ben değil, tüm günahlarımla beraber toprağa çakılmış hâlimi analiz ediyordu.Ve ben sadece düşündüm:"Hayatımın mı? Bu yeşil gözlü canavar mı? Yok artık..."Ama içimde hafif bir kıpırtı oldu.Ve o an düşündüğüm tek şey şuydu:"Aşk mı? Bu mu? Bu yeşil gözlü felaket mi? Hadi oradan..."Ama ne yalan söyleyeyim...İçimde, tanımadığım bir yerden minik bir kıpırtı da geçti.Sinirle karışık, merakla karışık, tarif edemediğim bir şey.Ben onu görür görmez sinir oldum.O ise bana bakar bakmaz sabrının sonuna gelmiş gibiydi.İkimizin de birbirinden hoşlanması imkânsız görünüyordu.Ama kader, imkânsız ihtimalleri özellikle sever.Ve tam da o düşüş anında,hayatımın yönü hiç fark etmeden incecik bir eksen kayması yaşadı.Bilmiyordum...Ama o gün, o ağaçtan düşüşsadece bir talihsizlik değil,bir şeylerin sessiz başlangıcıydı.
YOU ARE READING
GÖLGEYE DÜŞEN IŞIK
Teen FictionEski bir bordo bereliyle, sakar ve çenebaz bir gazetecinin sınırları zorlayan hikayesi. Bir @duygusaldengesiz ve @zehraisfen kaleminden...
