Taylor laboratuvarın kapısına geldiğinde telefonundaki saate bir kez daha baktı: 08.47. Sekiz kırk yedi. İçindeki gereksiz dakiklik mekanizması buna memnun olmuştu. Sekiz kırk sekiz olsaydı da hiçbir şey olmayacaktı elbette. Kimse onu kapıda karşılayıp "Bir dakika geç kaldın, kariyerin bitti," demeyecekti. Ama Taylor'ın zihni olayları böyle değerlendirmiyordu. Onun zihninde zamanında gelmek, hazırlıklı olmak, verilen işi eksiksiz yapmak ve mümkün olduğunca kimseye yük olmamak birbirinden bağımsız davranışlar değil, iyi bir insan olmanın küçük ve ölçülebilir kanıtlarıydı. Bunun nereden geldiğini düşünmek istemediği zamanlarda sadece disiplinli olduğunu söylerdi kendine. Daha derine indiğinde ise bunun yalnızca disiplin olmadığını bilirdi. İnsanların senden hayal kırıklığına uğramaması için önceden her şeyi doğru yapmaya çalışmak, zamanla karakter gibi görünmeye başlayabiliyordu.

Kapıyı dirseğiyle itti.

"Günaydın."

İçeriden Maria'nın sesi geldi. "Günaydın. Erken geldin yine."

Taylor çantasını omzundan indirirken gülümsedi. "Erken mi?"

"Senin için evet. İnsanlar bu saatte kahve içiyor, sen veri toplamaya başlamış oluyorsun."

"Ben de kahve içiyorum."

Maria sandalyesinden dönüp ona baktı. "Sen kahveyi içmiyorsun. Kahve seni içiyor."

Taylor güldü. "Çok kötüydü."

"Ama doğru."

Laboratuvarın içi sabahın o kendine özgü hâlindeydi. Tam olarak sessiz değildi; bilgisayarların fanları, cihazların düşük uğultusu, koridordan gelen ayak sesleri ve bir yerlerde açılıp kapanan dolapların sesi birbirine karışıyordu. Yine de günün ilerleyen saatlerindeki hareketlilikten uzaktı. Taylor bu saatleri seviyordu. Henüz herkesin kafası tamamen dolmamışken çalışmak, laboratuvarın bir parçası olmaya çalışmak ona daha kolay geliyordu.

İlk hafta boyunca buraya her geldiğinde kendini misafir gibi hissetmişti. Masaların yerini bilmesine rağmen nereye oturacağını düşünmüş, hangi bilgisayarı kullanabileceğini bilmesine rağmen birinin gelip "Orası benim," demesinden çekinmiş, bir şey sorması gerektiğinde soruyu kafasında üç farklı şekilde kurmuştu. İkinci haftada bunların bir kısmı azalmıştı. Hangi çekmecede eldiven olduğunu biliyordu. Hangi bilgisayarın durup dururken donduğunu biliyordu. Maria'nın kullandığı siyah kalemin mürekkebinin bitmiş olmasına rağmen neden hâlâ onun elinden düşmediğini bile biliyordu.

Bir şeyi daha biliyordu: Mads Hoca'nın genellikle dokuzdan önce geldiğini.

Taylor bilgisayarını çıkarırken düşünceyi zihninden hızla uzaklaştırmaya çalıştı. Bunu bilmenin hiçbir anlamı yoktu, dedi kendine, ama hemen ardından kendini yakaladı. Bir insanın çalışma saatlerini bilmek neden kötü bir şey olsundu ki? Laboratuvarda çalışıyordu. Hocasıydı. Aynı yerde bulunuyorlardı. Gayet normaldi. Ama bunu özellikle takip ediyor olmak normal değildi, diye fısıldadı içindeki başka bir ses. Takip etmiyordu. Geçen hafta üç kere dokuzdan önce geldiğini fark ettiği için takip etmiş olmuyordu. Dört kereydi aslında. Allah'ım. Kendi kendine kızarak bilgisayarını açtı; saçmaladığını, adamın hocası olduğunu düşündü.

Tam o sırada kapı açıldı. Taylor başını kaldırdı. Mads içeri girdi.

"Günaydın."

Sesindeki enerji, saat dokuz bile olmadan odanın havasını değiştirecek kadar canlıydı. Üzerinde koyu renk bir polo tişört, açık renk pantolon ve spor ayakkabıları vardı. Saçlarını her zamanki gibi geriye doğru sıkıca toplamıştı. Bir eliyle telefonunu tutuyor, diğerinde anahtarlarını çeviriyordu. Çantasını masasına bırakırken Maria'ya, sonra Taylor'a baktı.

the cureStories to obsess over. Discover now