[chanbaek ✿:]
Güneş, durian ağaçlarının devasa yaprakları arasından sızarken, havada sadece bu tarlaya has olan o ağır, mayhoş ve sert koku asılıydı. Chanyeol için bu koku artık huzur değil, genzini yakan bir kederdi. Elindeki paslı kancayla yüksek dallardan birindeki dikenli meyveyi sabitledi.
"Chanyeol, oğlum! Kyungsoo nerede kaldı? Durianlar yere düşmeden toplanmalı, biliyorsun kabukları çok can yakar," diye seslendi Jisoo Hanım verandadaki sallanan sandalyesinden.
Chanyeol'ün omuzları çöktü. Yaşlı kadının görmeyen gözleri her gün yolu gözlüyor, zihni ise oğlunun toprağın altında olduğunu kabul etmeyi reddediyordu.
"Geliyor anne," dedi Chanyeol, sesi hırıltılı bir yalan gibi boşlukta asılı kaldı. "Sadece en olgun olanları seçiyor, birazdan burada olur."
O sırada ağaçların gölgesinden, üzerinde çamurlu bir bahçıvan önlüğüyle Baekhyun çıktı. Baekhyun, Jisoo'nun "yardım etsin" diye getirdiği o sessiz, hüzünlü bakışlı gençti. Chanyeol'e yaklaştı ve elini yavaşça onun titreyen bileğine koydu.
"Yalanların altında eziliyorsun Chanyeol," dedi Baekhyun fısıltıyla. "Toprak gerçeği biliyor, neden sen de kabul etmiyorsun?"
Chanyeol elini hızla çekti. "Sus Baekhyun. Sadece işini yap."
[flashback üç yıl önce - ilk hasat]
Hava pırıl pırıldı. Kyungsoo, elinde taze kesilmiş bir durian ile Chanyeol'e doğru koşuyordu. Yüzü gülmekten kırış kırış olmuştu. Tarlayı yeni almışlardı, borç içindeydiler ama umutları meyvelerden daha büyüktü.
"Bak Chanyeol!" dedi Kyungsoo, meyvenin sert kabuğunu ustalıkla yararak. "İnsanlar duriandan korkar. Kokusu ağır gelir, dikenleri batar diye yaklaşmazlar. Ama içine ulaştığında... Dünyanın en tatlı şeyiyle karşılaşırsın. Bizim aşkımız da bu tarla gibi olacak. Kimse anlayamayacak ama biz içindeki o eşsiz tadı hep bileceğiz."
Chanyeol, Kyungsoo'yu belinden kavrayıp havaya kaldırdı. O gün hava aşk ve durian kokuyordu. Henüz Mina'nın gölgesi üzerlerine düşmemişti.
[flashback sonu]
Gece, tarlanın üzerine ağır bir yorgan gibi serildiğinde, Chanyeol kulübedeki masanın başında oturmuş, Mina'nın avukatlarından gelen sahte tapu belgelerine bakıyordu. Kyungsoo'nun eski eşi Mina, bir akbaba gibi tarlanın üzerinde dolanıyordu.
Kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. Baekhyun, elinde iki fincan çayla içeri girdi. Chanyeol'ün perişan halini görünce çayları kenara bırakıp onun arkasına geçti, geniş omuzlarına masaj yapmaya başladı.
"Burası senin suçun değil Chanyeol," dedi Baekhyun. "Kyungsoo seni koruman için bıraktı, kendini mahvetmen için değil."
Chanyeol aniden döndü ve Baekhyun'un bileklerini kavradı. "Ona ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum Baekhyun! Sana her baktığımda, senin o sıcak gülüşünü her gördüğümde kendimden nefret ediyorum. Ama sana bakmazsam da nefes alamıyorum!"
Baekhyun'un gözlerinden bir damla yaş süzüldü. "O zaman bırak nefes alalım. Sadece bir geceliğine, yas tutmayı bırak."
Chanyeol, Baekhyun'u hırsla kendine çekti. Bu öpücükte neşe yoktu; sadece hayata tutunma çabası ve saf acı vardı. Dar yatakta birbirlerine karıştıklarında, dışarıdaki durianların dikenleri kadar yaralayıcıydı her dokunuş. Chanyeol, Baekhyun'un narin teninde teselli ararken, aslında kendi yalnızlığını susturmaya çalışıyordu. Terleri birbirine karışırken Chanyeol, Baekhyun'un boynuna gömülüp hıçkıra hıçkıra ağladı. O an, hem bir sevişme hem de bir yıkımdı.
