"Sana nasıl güvenebilirim?" dedi Ateş Kutay, bakışları bir bıçak kadar keskinleşirken.
"Sırlar benimle güvende," dedim, ruhumdaki yaraları gizleyerek. "Tabii beni bu karanlığın içinde bırakmadığın sürece."
Yer altının kanunları basittir: İhanet etme...
Herkese merhabalar bu kitap, Miras ve Katran Serisi evreninde geçmektedir. Miras Kalan Günah ile aynı zaman diliminde paylaşıcak olsam da kitaplar arasında bir okuma sırası yoktur ve birbirleri hakkında spoiler içermezler, bu yüzden dilediğinizden başlayabilirsiniz.
Hikaye bu kez hareketli şekillenicek. kurgudaki karakterler tamamen hayal ürünüdür.
bazı bölümlerde tetikleyici ve hassas unsurlar barındırabileceği için okuma kararını buna göre vermenizi rica ederim.
Haziran ayından itibaren her iki kitabım Miras Kalan Günah ve Katran Kristal için de bölümler sırayla ve daha düzenli bir şekilde gelmeye devam edecektir.
Sabrınız için şimdiden teşekkürler, şimdi sizi bu karanlık dünyanın kapılarını aralayan giriş bölümüyle baş başa bırakıyorum.
İyi okumalar diliyorum 🤍
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
"Herkesin üç kişiliği vardır; ortaya çıkardığı, sahip olduğu ve sahip olduğunu sandığı."
- AlphonseKarr
️♣️
"Aldatanı aldatmak, iki kat zevktir."
- Niccolò Machiavelli
Giriş
Bir varmış, bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde kuzeyin fırtınalarla dövülen, ucu bucağı olmayan buzla örtülü topraklarında dört büyük hanedan hüküm sürermiş.
Bu hanedanların taçları en saf altından yapılır, ama yürekleri o taçlardan çok daha ağır bir gururla çarparmış. Şehirler küle döner, krallar önlerinde diz çöker, imparatorluklar silinir gidermiş de bu dört hanedanın adının toprağa karışmayacağına inanılırmış. Onlar kendilerini zamansız, yenilmez ve ölümsüz sanırlarmış.
Ta ki kader, gecenin en zifiri, en sessiz vaktinde kapılarını çalana kadar...
Derler ki kader, bu dört büyük hanedana birer hediye bahşetmiş. Ama bu hediyeler altın bir tepside sunulan tatlı birer zehir, yaldızlı kılıflara saklanmış birer lanetmiş. İlki, kökleri kayalardan derin Sadakat Hanedanı’ymış.
Kader onlara lekesiz bir sadakat bağışlamış ama bir şart da eklemiş "Sadakatiniz bozulduğu gün, sizi düşmanınız değil, kendi kanınız yok edecek."
İkincisi, zarafetiyle göğü kıskandıran Sevgi Hanedanı’ymış.
Kader onlara tutkulu bir kalp vermiş ama gölgesini de bırakmış "Kalbinizi yanlış kişiye verdiğiniz gün, sevdiğiniz eller sizi mezara indirecek."
Üçüncüsü, gökdelen gibi yükselen Kibir Hanedanı’ymış. Kader onlara sarsılmaz bir güç vermiş ama bedelini şöyle çizmiş "Kendinizi yenilmez sandığınız an, en yüksek taht en derin mezara dönüşecek." Ve dördüncüsü... Yıkıntıların arasından başı dik çıkan İnat Hanedanı... Kader onlara ne sadakat verilmiş, ne sevgi, ne de kibir. Onlara yalnızca kırılmaz bir inat bırakmış ve kaderin sesi soğuk bir rüzgar gibi kulaklarında çınlamış "Doğruyu görseniz bile geri dönmeyecek, kaybettiğinizi bilseniz bile diz çökmeyeceksiniz. Ve bir gün, sizi düşmanınız değil kendi inadınız ateşe atacak."
Ve beşincisi... Adı yüzyıllar önce tarihin kanlı sayfalarından kazınan, unutulduğu sanılan ama karanlığın bağrından sökülüp geri gelen Güç Hanedanı...
Kader onlara dünyayı dize getirecek bir kudret vermiş ama o kudretin kalbine kapkara bir zehir akıtmış. Ne zaman ki bir zaaf hissetseler, ne zaman ki duygularına yenik düşseler, içlerindeki o güç zincirlerini kırar, taşüstünde taş, omuz üstünde baş bırakmazmış. Kader, o silinen adı tekrar göğe haykırarak bedellerini fısıldamış "Arzuladığınız o devasa güç, zaaflarınızın esiri olacak. Zihninize veya kalbinize bir zayıflık düştüğü gün, hükmettiğinizi sandığınız kudret kontrolden çıkacak ve sizi kendi felaketinizin ateşiyle yakacak. Kendinize bile hükmedemediğiniz gün, o güç dünyayı küleyecek."
Zaman çarkı dönmüş, mevsimler devrilmiş. Kadim kehanetin sonuna yazılan o tek cümle, kütüphanelerin en tozlu raflarında unutulup gitmiş
"Beş hanedan aynı gökyüzünün altında yaşayacak... Aynı masalara oturacak... Aynı savaşlarda kan dökecek... Ama hiçbiri, sonlarını düşmanlarının değil, kendi zaaflarının yazacağını anlayamayacak." Savaşlar gelip geçmiş, kılıçlar bilenmiş, kanlar kara karın üzerine damlamış. Hanedanlar hep dışarıdaki düşmanlara, surların arkasındaki yaratıklara bakmış. Kendi kalplerinde besledikleri canavarı göremeyecek kadar körleşmişler.
Sadakat Hanedanı şüphenin zehriyle kendi kardeşini boğmuş. Sevgi Hanedanı en güvendiği gülüşün ardındaki hançerle yere serilmiş. Kibir Hanedanı ulaştığı en yüksek tepeye tırmandığı an bastığı basamaklar çökmüş. İnat Hanedanı ise kül olacağını bile bile, o yangının ortasına yürümüş... Güç Hanedanı ise en ufak bir zayıflık anında kontrolden çıkan o yıkıcı kudretin altında kalmış kendi gücünün kölesi olup kendini ve etrafındaki her şeyi yakıp yıkmış bütün kılallıklar.
Masalın en acı, en kanlı kısmı da buymuş ya zaten. Canavarlar hiç karlı dağlarda, karanlık ormanlarda ya da surların dışında yaşamamış.
Her hanedan, kendi canavarını kendi kalbinde büyütmüş... Ve o canavarlar acıktığında, geriye ne taç kalmış, ne taht, ne de o görkemli adlar...
Gökten üç elma düşmüş, Biri bu masalı unutanlara, biri kalbindeki canavarı görenlere, biri de kaderine bile bile yürüyenlere...
♣️
Devam Edecek... Oy vermeniz yorum yapmanız beni motive eder bir sonraki bölüme kadar sağlıkla kalın.