Dedem öldüğünde İstanbul'daydım. Telefon sabahın beşinde çaldı. Arayan annemdi. Sesini duyar duymaz ne olduğunu anladım; o tonu nerede olsa tanırım. Çocukken de böyle ağlardı; içini çeke çeke, kendini tutmaya çalışarak... "Başımız sağ olsun" dedim, "hemen geliyorum." Kapattıktan sonra yatağın kenarına ilişip kaldım öylece.
Ağlamadım.
Biliyorum, söylemesi ayıp ama dedemle aramız hiçbir zaman iyi olmadı. Kötü bir adam mıydı? Değildi aslında. Elinde somut bir kanıt da yok; hani şunu yaptı, bana şöyle davrandı diyebileceğim bir şey... Sadece çok soğuktu. Aile meclislerinde hep kendi köşesine çekilir, kimseyle tek kelime etmeden öylece otururdu. Bakardı sadece. O bakışları hiç sevmezdim; sanki benim göremediğim bir şeyi izliyordu ve gördüğü şey pek de hayra alamet değildi.
Annem hep "Huyu böyle, alış artık," derdi ama bir türlü alışamadım.
Cenaze bitti, taziyeler kabul edildi, kalabalık dağıldı. Bir hafta sonra annem yine aradı. "Ev sana kalmış," dedi, "vasiyetinde öyle yazıyormuş." Şaşırdım desem yalan olur, zaten tek torunu bendim. "Gidip bir bakman lazım," diye ekledi, "benim dizlerim malum, gidemiyorum. Eşyaları toplayacak kimse yok. Satmak istersen de birilerine göstermen gerekecek, köyde halledilecek işler bunlar."
O hafta bankadan üst üste mesaj gelmişti. Para sıkışıktı, iş güç de yoktu. Köydeki ev satılırsa en azından biraz nefes alırdım. "Tamam," dedim, "bu hafta sonu gider bakarım."
Gitmeden önce Meriç'le buluştuk. Üniversiteden arkadaşız, dile kolay sekiz yıl olmuş. Makine mühendisidir kendisi, bir inşaat firmasında çalışıyor. Uzun boylu, çakı gibi, her daim jilet gibi giyinen bir tip. Konuşurken lafı hiç dolandırmaz, her şeyi ölçer biçer; tam bir mantık adamıdır. Öyle "gaipten sesler" falan desen, "yok öyle şeyler" diye kestirip atar. Ama sağlam adamdır, zora düştün mü yanındadır.
Kadıköy'de küçük, loş bir kafede oturduk. Arka fonda belli belirsiz bir müzik çalıyordu. Ben Americano söyledim, o çay istedi. Dedemden, cenazeden, köyden bahsettik. Meriç genelde sustu, arada kısa sorular sorup beni dinledi. Bir ara kalkıp tuvalete gittim.
Döndüğümde Meriç'in yüzü kireç gibiydi. Masaya kilitlenmiş, bana bakmıyordu bile.
"Hayırdır, ne oldu?" dedim.
Başını yavaşça kaldırdı. "Şu iki masa ötedeki kadın," dedi, sesini iyice alçaltarak. "Girdiğimizden beri gözünü senden ayırmadı."
Hemen arkama dönmek istedim ama kendimi zor tuttum. "Emin misin?"
"Evet," dedi. "Ben sana dönük oturuyorum, net görüyorum. Bana değil, doğrudan sana bakıyor."
Bardağı masaya bırakıp yavaşça arkama döndüm. İki masa ileride bir kadın oturuyordu. Yetmişlerinde, belki daha yaşlı... Ufak tefek, beyaz saçlı, omuzları çökmüş bir kadın. Önündeki çaya dokunmamıştı bile, ellerini masanın üzerinde kenetlemiş bekliyordu.
Göz göze geldik. Gülümsedi. Ama o gülüş sadece dudaklarındaydı, gözlerinde zerre sıcaklık yoktu. Bakışları hem çok yorgun hem de inanılmaz uyanıktı; bir insan aynı anda nasıl hem bitkin hem de bu kadar tetikte görünebilir, anlayamadım. Kadını hiç tanımıyordum, hayatımda görmemiştim.
Önüme döndüm. "Tanımıyorum," dedim.
Meriç de "Ben de," dedi. "Ama saattir burada, çayına elini bile sürmedi."
Hesabı ödeyip hemen kalktık. Kapıdan çıkarken dayanamayıp içeriye son bir kez baktım. Masası boştu. Yarım çayı orada duruyordu ama kadın yoktu. Biz konuşurken bir an olsun bakmamıştım, ne ara kalktı gitti ruhumuz duymadı. Garsonun yanına gidip sordum: "Az önce şu masada oturan yaşlı teyze nereye gitti?"
Garson masaya, sonra da bana baktı. "Hangi teyze abi?" dedi. "O masa tüm gece boştu."
Dışarı çıktığımda Meriç bekliyordu. "Ne dedi?" diye sordu. "Masa boşmuş," dedim sadece. İkimiz de tek kelime etmeden yürüdük.
O gece bir rüya gördüm. Kapkaranlık bir koridorun ortasındayım. Duvarlar taştan, yerler toprak... İleride çok eski, ahşap bir kapı duruyor. Gitmek istiyorum ama ayaklarım yere çivilenmiş gibi. Kapının altından sarımsı, titrek bir ışık sızıyor. İçeriden bir ses geliyor; bir kadın ağlıyor. Ama öyle böyle değil; sanki yıllardır ağlıyormuş da artık mecali kalmamış gibi, çok kısık, derinden bir hıçkırık... Nefes nefese uyandım. Sabahın dördüydü. Kalkıp rüyayı telefona not ettim. Neden yaptım bilmiyorum, içimden bir ses "sakın unutma" dedi.
Cuma akşamı yola koyuldum. Meriç "Yalnız gitme" diye tutturmuştu ama son dakika işi çıkınca gelemedi. "Hafta sonu kesin yanındayım," dedi. Ben bekleyemedim, bastım gittim.
İstanbul'dan çıkarken yağmur başladı. Otoyol sisli ve griydi. Köye yaklaştıkça hava iyice ağırlaştı. Köyü en son on altı yaşımda görmüştüm; aradan on iki yıl geçmiş. Hiç değişmemiş gibiydi ama bir şeyler de farklıydı. Binalar, yollar aynıydı ama o eski sesler yoktu. Çocukluğumun o gürültülü köyü gitmiş, yerine nefesini tutmuş, ıssız bir yer gelmişti.
Arabayı park edip aşağı indim. Kasım soğuğu yüzüme sertçe çarptı. Kahvenin önünden geçerken battaniyelere sarılmış birkaç yaşlı adamın bakışları üzerime dikildi. Selam verdim, sadece başlarıyla karşılık verdiler. Kimse konuşmadı.
Dedemin evi köyün en ucunda, dağın yamacına yaslanmış gibi duruyordu. Alçak, kireç badanalı, iki pencereli sıradan bir köy evi... Kapının önündeki saksıda duran çiçek çoktan kurumuş, toprağı çatlamıştı. Anahtarı çevirdim, kapı açıldı. İçeriden o klasik kapalı ev kokusu, rutubet kokusu geldi. Ama dipte başka bir şey daha vardı; çok hafif, belli belirsiz tatlı bir koku... Çiçek gibi ama değil. Tam adını koyamadım.
Her şey bıraktığı gibi duruyordu. Mutfaktaki tabaklar, dedemin koltuğu, üzerindeki örtü... Sehpada kurumuş bir çay bardağı bile vardı. Sanki dedem bir sabah çıkmış da bir daha geri dönmemiş gibiydi.
Annemin anlattıkları geldi aklıma; dedem bu evi zamanında kiraya verirmiş ama kimse uzun süre kalmazmış. "Hemen kaçar giderlerdi," demişti. O zaman sormamıştım nedenini. Kitaplığa yöneldim; çoğu dini kitaptı. Tefsirler, dualar... Arada birkaç sararmış roman. Ama bir tanesi farklıydı. İnce, siyah ciltli, isimsiz bir kitap. Çok yıpranmış, cildi dağılmak üzereydi.
Sayfaları karıştırdığımda bunun sıradan bir dua kitabı olmadığını anladım. Bazı yerler kırmızı kalemle işaretlenmiş, sayfalar katlanmıştı. Bunlar korunma dualarıydı. Ama öyle nazar için falan değil; cinlerden, şerden, karanlık varlıklardan korunmak için... Bazı sayfalar o kadar çok okunmuş ki parmak izlerinden kararmış. Kitabı yerine koyarken ellerimin titrediğini fark ettim.
Dedemin odasının kapısına gelince duraksadım. İçeri girmeye bir türlü cesaret edemedim. Sadece aralayıp baktım. Kıyafetleri askıda, tesbihi yastığın kenarında... Pencerenin önündeki sandalye dışarıya dönüktü. Sanki biri orada oturup saatlerce karanlığı izlemiş gibi. Kapıyı hemen kapatıp salona geçtim. Kanepeyi açıp battaniyeye sarıldım. Sobayı yakmaya çalıştım ama odunlar nemliydi, tutuşmadı. Montumla öylece uyuyakalmışım.
Gece yarısından sonra aniden uyandım. Tavana bakarken neden uyandığımı çözmeye çalıştım. Ne bir rüya ne bir ses... Sadece uyandım işte. Evi dinledim. Önce derin bir sessizlik vardı, sonra o ses geldi.
Dedemin odasından konuşma sesleri geliyordu. Ayak sesi değil, eşya sesi değil; bildiğin bir kadın sesi. Çok kısık, çok derinden... On yirmi saniye sürdü, sonra bıçak gibi kesildi. "Yan evdir," dedim kendi kendime. "Duvarlar incedir." Ama burası apartman değildi ki... En yakın komşu yüz metre ötedeydi. Sabaha kadar gözümü kırpmadım.
Sabah bakkala gittiğimde adam suratıma bile bakmadı. Dönerken merdivenlerde o yaşlı kadınla karşılaştım. Ufak tefek, beyaz saçlı, tam bir köylü teyzesi...
"Mehmet'in torunu musun sen?" dedi.
"Evet, Murat ben."
Gülümsedi, bu sefer gözlerinin içi gülüyordu. "Tanıdım, küçüktün en son gördüğümde. Ben Fatma, dedenin komşusuyum. Hadi gel bir çayımı iç."
Fatma teyzenin evi sıcacık ve canlıydı. Sobası gürül gürül yanıyor, sardunyaları pencereleri süslüyordu. Çay, kurabiye derken muhabbet koyulaştı. Bir ara dayanamayıp sordum: "Teyze, dedem buralarda nasıl bilinirdi? Bize geldiğinde pek konuşmazdı ama burada da mı öyleydi?"
Fatma teyze bardağını masaya bıraktı. Bakışları bulutlandı. "İyi adamdı," dedi, "ama gençliğinde başkaydı. Neşeliydi, türküler söylerdi..."
"Sonra ne oldu?"
"Bir değişti," dedi, "bir daha da eski Mehmet olmadı."
"Ne zaman?"
Bardağına bakarak cevap verdi: "Hacer'den sonra."
"Hacer kim?" dedim.
Bana öyle bir baktı ki, içim ürperdi. "Evde bir şeyler oluyor mu?" diye sordu aniden.
"Neden sordun?"
"Cevap ver sen."
"Teyze, kim bu Hacer?"
Fatma teyze kalkıp sobaya bir odun attı, sonra gelip tekrar oturdu. "Dedenin ilk nişanlısı," dedi. "Ailen anlatmaz bunları, acı verir çünkü."
"Ne oldu peki ona?"
"Deden şehre gitti, o bekledi. İki yıl kadar... Sonra hastalandı." O 'hastalandı' kelimesini öyle bir söyledi ki, sanki altında başka bir anlam vardı. "Bu soruları soruyorsan cevabını da istiyorsun demektir ama duyunca kaçmak isteyebilirsin. Şimdilik bu kadar yeter, hazır olduğunda yine konuşuruz." Sohbeti orada kesti.
İkinci gece sesler daha da arttı. Bu sefer tek bir ses değil, bir sürü fısıltı... Sanki odanın içinde bir düzine insan fısıldaşıyordu. Hemen Meriç'i aradım. Gece yarısı olmasına rağmen açtı. Her şeyi anlattım; kafedeki kadını, dua kitabını, Hacer'i...
Meriç uzun süre sustu. "Yalnız mısın oroda?" dedi. "Evet."
"Kötü... Bekle, hafta sonu oradayım."
Üçüncü gece uyku haramdı artık. Saat 03.14'te mutfaktan bir ses geldi. Kaşığın bardağa çarpma sesi. Tık, tık, tık... Telefonun ışığını açıp mutfağa gittim. Kapıyı açtığım an ses kesildi. Mutfak boştu, her yer kupkuruydu. Ama masanın üzerinde bir fincan duruyordu. İçinden ince bir duman yükseliyordu. Taze, sıcak bir çay...
Cuma akşamı Meriç geldi. İçeri girer girmez etrafı süzdü. "Normal duruyor," dedi. "Geceyi bekle," dedim sadece. Yemek yedik, biraz içtik. Meriç konuyu açmamı bekliyordu. Sonunda her şeyi tek tek anlattım. "O kafedeki kadın," dedi, "burada mı sence?" "Bilmiyorum," dedim.
Gece yarısı ikimiz de aynı anda sıçrayarak uyandık. Dedemin odasından o fısıltılar geliyordu yine. Meriç'in yüzü bembeyazdı. "Bu ne lan?" diye fısıldadı. "Gidelim mi?" dedi. Cevap veremedim.
Tam o sırada, dedemin odasının kapısı gıcırtıyla, yavaşça açıldı. İçerisi zifiri karanlıktı. Meriç koluma yapıştı, ben ise yerime çivilendim.
YOU ARE READING
DEDE
ActionBazı sırlar toprakla birlikte gömülmez; aksine her gece o evin pencerelerinden dışarı sızar. Dedem öldüğünde sadece bir ev bırakmadı, asla açılmaması gereken bir kapı da bıraktı. 2.seriye ulaşmak için ⤵️ https://www.wattpad.com/story/410068369?utm_s...
