Bölüm şarkısı:
Agust D – "Dear My Friend" (ft. Kim Jong Wan)
🔗
"Bazı insanlar yarım kalmak için gelir hayatına. Geriye sadece suskunluk ve birkaç kırık anı bırakırlar."
-
Yağmurun cama vuran sesi bir metronom gibi, Taehyung'un zihnindeki düşünceleri düzenliyordu sanki. Dışarısı griydi. İçerisi daha da karanlık. Gözleri, geceden kalan uykusuzlukla şişmiş, altları mora çalmıştı. Saçları dağınıktı, sabah hiçbir şey yapmak gelmemişti içinden. Ne yüzünü yıkamıştı ne de kahvaltı etmişti. Yine de ayağa kalktı, çünkü hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Oysa onun içindeki dünya yedi gün önce durmuştu.
Yedi gün.
Yedi uzun, sessiz, ezici gün.
Elini yavaşça telefonuna uzattı. Kilidi açmadan önce kısa bir an tereddüt etti. Çünkü her sabah aynı döngü: ekranı açmak, o mesajı tekrar tekrar görmek, sonra parmaklarını geri çekmek. Mesaj hâlâ oradaydı. Silmeye kıyamadığı ama okumaktan nefret ettiği tek cümle:
"Beni artık arama. Lütfen."
Jeon Jungkook.
Kelimeler basit görünüyordu ama her harfi bir jilet gibi saplanıyordu ruhuna. Bir açıklama yoktu. Bir sebep, bir kavga, bir ihanet, bir yanlış anlaşılma bile... hiçbir şey olmadan, sadece bu. Bu cümleyle çıkıp gitmişti hayatından. Ve Taehyung hâlâ bunun nedenini anlayamamıştı.
Onu en çok da bu sustukları parçalıyordu.
-
Okul yolunda ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Kulaklıklarını takmıştı ama müzik çalmıyordu. Sadece kulaklarının içindeki sessizliği bastırmak için takıyordu artık onları. İnsanlar yanından geçiyor, kendi dertlerine dalmış gibi görünüyordu. Ama Taehyung'un gözünde hepsi sadece silüetlerdi. Gerçek olan bir tek şey vardı: Jungkook'un yokluğu.
Okulun kapısından içeri adım atarken boğazı düğümlendi. İstemeden gözleri koridorun en sonuna kaydı. Orada, her sabah onu bekleyen Jungkook yoktu. Artık o köşe boştu. Sessizdi. Ve soğuktu.
Ama o gün...
İşte oradaydı.
Jungkook.
Duvara yaslanmış, siyah kulaklıkları takılı, başı eğik. Varlığı bile artık Taehyung'un göğsüne taş gibi oturuyordu. Göz göze gelmediler. Belki bilerek kaçırdı Jungkook bakışlarını. Belki de zaten hiç bakmamıştı. Ama Taehyung gördü. Onun yüzündeki o yorgunluğu, o kaçışı, o sönmüş ışığı...
Bir anlık bir dürtüyle ona yürümek istedi. Sorular sormak, bağırmak, sarsmak...
"Beni neden bıraktın?" demek.
Ama adımlarını attıramadı. Yutkundu. Geçip gitti yanından, yüzünü başka yöne çevirdi. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, sesini kendi kulaklarında duyuyordu neredeyse.
Jungkook'un parmakları titredi. Taehyung'un kokusu geçmişti yanından. O tanıdık vanilya notası... burnunun ucunda. Ama bakmadı. Bakamazdı. Çünkü bir bakış her şeyi yıkardı. Ve o zaten parçalanmıştı.
-
Öğle arasında okulun bahçesinde, kalabalıktan uzak bir bankta oturuyordu Taehyung. Ellerini kucağında kenetlemişti, parmakları buz gibiydi. Gözlerini kırpmadan yere bakıyordu. Yanına yaklaşan ayak seslerini duymadı bile.
"Yine gördün, değil mi?"
Min Areum'un sesiyle irkildi. Başını kaldırmadan sadece başını salladı. "Gördüm," dedi. "Ama sanki o beni görmedi."
Areum yanına oturdu. Çantasından termosunu çıkarıp Taehyung'un ellerine tutuşturdu. "Limonlu ıhlamur. İç biraz. Elin buz gibi."
Taehyung teşekkür etmedi. İçti. Boğazından sıcaklık geçerken gözleri doldu. Durduk yere. Çünkü Jungkook ona her zaman limonlu ıhlamur alırdı, sesi kısıldığında. "Sesin meleğe benzesin diye," derdi şaka yollu. Taehyung her seferinde gülerdi. Şimdi sadece sessizdi.
"Bu kadar kolay olmamalıydı," dedi, neredeyse fısıltıyla. "Hiçbir şey söylemeden gitmek... Bu kadar basit olmamalı."
Areum sustu. Ne deseydi eksik kalacaktı çünkü. Taehyung'un canı yanıyordu ve onun bunu geçirecek bir cümlesi yoktu.
"Belki bir nedeni vardır," dedi sonunda. "Belki korumaya çalışıyordur seni."
Taehyung gülümsedi, acıyla. "Beni korumak için beni yok sayıyorsa... o zaman zaten kaybettim demektir."
-
O gün okul çıkışı herkes bir yerlere dağıldı. Taehyung, okulun arka bahçesine yürüdü. Orası eskiden onların gizli köşesiydi. Ağaçların altında, betondan yapılmış eski bir oturma yeri vardı. Oraya ilkbaharda çiçekler düşerdi, yazın gölge olurdu, sonbaharda yapraklar. Kışın bile sıcaktı orası, Jungkook'la orada olduklarında.
Bankın üzerine biri bir şey bırakmıştı. Koyu yeşil bir defter.
Taehyung merakla aldı eline. Kapağında hiçbir yazı yoktu. Sadece bir küçük çizik. İçini açtı.
İlk sayfada bir şey yazıyordu:
"Bu defter hiçbir zaman ona ulaşmayacak. Ulaşırsa, mahvolurum."
İçindeki yazıyı tanımak için çok beklemesine gerek yoktu. Jungkook'un el yazısıydı bu. O karmaşık, ama tanıdık kıvrımlar, harflerin arasındaki alışılmış boşluklar.
Parmakları titreyerek sayfaları çevirdi. İçinde parça parça yazılmış cümleler vardı. Bazıları tamamlanmamış. Bazıları yarım kalmış. Ama hepsinde Taehyung'un adı geçiyordu.
"Tae, sana gerçeği söyleseydim ne yapardın?"
"Bazen seni o kadar çok seviyorum ki nefesim kesiliyor. Ve bu, korkunç bir şey."
"Bir gün her şeyi anlatacağım. Ama o gün, seni kaybedeceğim gün olacak."
Sayfalar arasında gözleri doldu. Jungkook ondan kaçmamıştı. Ondan kaçırılmıştı. Veya bir şeyleri saklamak zorundaydı.
Ama ne?
Telefonunu çıkardı. Mesajlara girdi. Parmakları "Yaz" tuşunun üzerinde bekledi. Sonra geri çıktı. Yazamadı. Henüz değil.
-
Aynı saatlerde, başka bir odada Jungkook yatağına sırt üstü uzanmış, tavana bakıyordu. O da uykusuzdu. Gözlerinin altı mor, zihni sisliydi. Müzik dinliyordu ama hiçbir şey duymuyordu. Gözleri kapalıydı. Ama zihninde Taehyung'un bugünkü hali vardı. Yanından geçerken saçları yüzüne çarpmıştı. Göz göze gelmediler. Ama Jungkook hissetmişti. Taehyung'un kalbini.
Yastığın altından eksik olmayan başka bir defter çıkardı. Aynı defterin ikinci cildi. Her gece Taehyung'a yazdığı ama asla göndermediği şeylerle dolu.
Bugün de yazdı:
"Seni sevdiğim için senden gittim. Çünkü seni sevmenin bana pahalıya patlayacağını anladığım gün, seni özgür bırakmak istedim. Ama bunu yaparak seni hapsettim, farkındayım."
"Bir gün, cesaretimi toplayıp sana gelmek istiyorum. Ama bugün o gün değil. Henüz değil."
-
Gece yarısı.
Taehyung, defteri okurken uyuyakalmıştı. Sayfalar kucağında açıktı. Son okuduğu cümle hâlâ kulaklarında yankılanıyordu:
"Seni unutmuyorum, Tae. Seni her gün yeniden hatırlıyorum."
Ve ilk kez... o gece rüyasında Jungkook'u gördü. Küçükken birlikte saklambaç oynadıkları bahçede. Gülüyordu. Ama gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
YOU ARE READING
Kırık Zamanlar
FanfictionSoğuk ve gri bir sabah. Taehyung yine geç uyanmıştı. Gözleri hâlâ ağlamaktan kızarmıştı; çünkü bir hafta önce en yakın arkadaşı ve sırdaşı olan Jungkook, hiçbir açıklama yapmadan hayatından çıkmıştı. Okula döndüğünde, Jungkook'un hâlâ orada olduğunu...
