Altı yaşındaydım ve o zamanlar kalbim, etrafımdaki her şeyi anlamaya çalışan küçük bir kuş gibi çırpınırdı.Ama o küçük kuşun içinde, farkında olmasam da tıpkı Yuliya halam gibi inatçı bir ruh da vardı sanki.
Bir şeyi merak ettiğimde veya kafama koyduğumda, o konunun peşini kolay kolay bırakmazdım. Bazen, hiç bekle- mediğim anlarda, sanki bir rüzgar esse de geçmişimden bir yaprak düşerdi zihnime.
Aniden, çok uzaklardan gelen bir ses duyar gibi olurdum; belki annemin fısıltısı, belki de eski evimizin bahçe- sindeki çiçeklerin hafif kokusu... Bu anlık parıltılar, içimde tatlı bir hüzün bırakır, sonra da hızla kaybolurdu.
Tıpkı bir rüyanın uyanınca silinmesi gibi. Ama sonra Yuliya halamın sıcak eli omzuma dokunur, onun tanıdık ve gu- ven veren kokusu içimi sarardı. Onun varlığı, o kayıp anıların ardından sığın- dığım güvenli bir liman, kaybolmuş bir yavru kuşun bulduğu sıcak bir yuva gibiydi benim için.
Marsadov Malikanesi'nin yüksek tavanları ve uzun gölgeleri, ilk başta içimde küçük bir ürpertiye neden olmuştu. Burası, daha önceki evimden çok farklıydı. Her şey daha büyüktü, daha sessizdi. O kadar büyüktü ki, malikane her adımımda farklı bir dünyaya açılan kapılar keşfediyordum.
Fakat bir süre sonra, bu büyüklük beni heyecanlandırmak yerine boğmaya baş lamıştı; adeta duvarlar arasında kaybo- luyordum.Ama sonra Yuliya halam gel- di.
Onun sıcak gülüşü, o ürkek kuşu avucunun içine alan şefkatli bir el gibiydi.Yuliya... O benim için sadece annemin kız kardeşi değildi.O benim yeni annem olmuştu. Bana sarılışı, saçlarımı okşayışı, o yumuşak sesiyle anlattığı masallar...
Hepsi içimi huzurla dolduruyordu. Biliyordum, o benim gerçek annem değildi. Ama kalbim, ona "anne" de demeden edemiyordum..
Belki de anneme tıpatıp benzediği için... Belki de sadece onun sevgisine o kadar çok ihtiyacım olduğu için.İkizim Emily de buradaydı. Benim diğer yarım gibiydi. Aynı gözler, aynı gülüş..
Aramızda kelimelere dökülmeyen bir bağ vardı. Birlikte sessiz oyunlar oynar, bakışlarımızla anlaşırdık. Onun varlığı, bu yeni ve büyük yerde yalnız olmadı- ğımı hissettiriyordu.
Aleksey Babam... İlk başlarda o sert yüzünden ve derin sessizliğinden çe- kinirdim. Ama zamanla, o ciddi görü- nümün ardında kocaman bir kalp olduğunu fark ettim.
Bana anlattığı kahramanlık hikayeleri, birlikte oynadığımız o sessiz satranç oyunları....Yavaş yavaş, onun da bu yeni ailemin güvenilir bir parçası olduğunu anlamaya başladım.
Vlad ve Kırıl ağabeylerim... Onların enerjisi ve neşesi, konağın sessizliğini dağıtan bir melodi gibiydi. Onlarla ko- şup oynamak, didişip sonra gülmek... Bütün bunlar, bana kardeşliğin ne demek olduğunu öğretiyordu.
Onlar genellikle kendi dünyalarında olsalar da, bana her zaman sıcak bir gülümseme ve bir "Kızıl şeytan" sesle- nişiyle yaklaşırlardı.
Marsadov Konağı, ilk başta yabancı bir yer olsa da, bu insanların varlığıyla yavaş yavaş yuvama dönüşüyordu. Gösterişli yapısının ardında, şimdi daha sıcak ve neşeli bir yaşam filizleniyordu.
Aile ne demekti, tam olarak bilmiyor- dum belki. Ama Yuliya'nın sevgisi, Emily ile aramdaki o özel bağ, Aleksey Babamın güveni ve ağabeylerimin neşesi... Bütün bunlar, kalbimde yeni bir anlam kazanıyordu.
Ben, altı yaşımda, bu yeni aileme alış- maya çalışıyor ve onların sevgisiyle büyüyordum. Belki de aile, kan bağı değil, kalplerin birbirine sımsıkı bağ lanmasıydı.
Günler, Marsadov Konağı'nın gösterişli duvarları arasında akıp gidiyordu. Sa- bahları Yuliya halamın özenle hazırla- dığı kahvaltılarla uyanır, öğleden son- raları Emily ile birlikte konağın geniş bahçesinde koştururduk.
Bazen Aleksey Babam bizi at arabasına bindirir, çevredeki ormanlarda keyifli gezintilere çıkarırdı. Akşamları ise bö- yük salonda toplanır, Yuliya halamın piyano resitallerini dinlerdik.
Ağabeylerim Vlad ve Kırıl genellikle kendi aralarında fısıldaşır, gizli planlar yaparlardı ama ara sıra bizi de oyunla- rına dahil ederlerdi.
Ancak, bu mutlu ve huzurlu günlerin ardında, bazen içimde belirsiz bir hü- zün hissediyordum. Özellikle gece leri, yatağıma yattığımda, o silik anılar tek- rar canlanırdı.
Bir kadın yüzü, sıcak bir kucaklama... Bu anılar, kim olduğunu tam hatırla- yamadığım birine duyduğum özlemi tetiklerdi.
Yuliya halama bu konuda bir şeyler sormak istesem de, içimde beni dur- duran görünmez bir el vardı sanki. Belki de bu yeni ailemi üzmekten korkuyordum..
Bir keresinde, konağın tozlu tavan arasında dolaşırken, eski bir sandık bulmuştum. Sandığın içinde sararmış fotoğraflar ve solmuş mektuplar vardı.
Fotoğraflardan birinde, Yuliya halamın yanında, bana çok tanıdık gelen bir yüz vardı.Gözleri aynı Emily'ninki gibi par- lıyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu kadının kim olduğunu merak ediyordum.
Acaba o, zihnimin derinliklerindeki o silik anılara ait olabilir miydi?
O günden sonra, o fotoğraf karesi zihnimi daha da kurcalamaya başladı. Bu gösterişli konakta, yeni bir hayata başlarken, geçmişimin sırları da yavaş yavaş aralanıyordu sanki.
Bu merakımın yanı sıra, Yuliya halama giderek daha çok benzediğimi de fark ediyordum. Özellikle bir şeyi çok istediğimde veya bir konuda kararlı olduğumda, bakışlarımın ve çenemin hafifçe sıkıldığını görüyordum.
Tıpkı halamın o bildik, nazik ama bir o kadar da inatçı ifadesi gibi. Aleksey Babam bazen bana gülümseyerek, "Küçük Emma, tıpkı Yuliya gibi azmini kimseye bırakmıyorsun," derdi.
Bu benzetme, içten içe hoşuma gidiyordu. Halamın zarafetine ve gücüne hayrandım ve ona benzemek, içimde tuhaf bir güven duygusu uyandırıyordu.
Emily ise benim bu kararlı hallerime bazen şaşırır, bazen de kıkırdayarak "İşte yine annem çıktı ortaya!" diye takılırdı.