Giriş ~ Fallen Angel

21 3 15
                                        

{Kitaptaki karakter ve olayların gerçeklikle ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.}

~

Bölüm şarkısı: Exit Music(for film)-Radiohead

~

"En iyi yüreği ile görebilir insan, gözler asıl görülmesi gerekeni göremezler." 
{🪶.•*:•*.',*;🪻}

~

Prologue

~~~~~~~~

Cennette sessizlik bir cezaydı.
Melek bunu, tahtın önünde diz çökerken başını eğmeyi reddettiği gün öğrendi.
Etrafındaki binlerce ses, ilahiler, kanat çırpışları, göksel koroların kusursuz uyumu ve her şey bir anda sustu. Sessizlik, kulakları sağır eden bir boşluk değildi aksine, kimsenin kendi düşüncelerinden bile kaçamayacağı kadar ağırdı. Sanki bütün gökyüzü nefesini tutmuş, onun diyeceği tek bir kelimeyi bekliyordu.

Altın ışıkla örülü salonun sonu görünmüyordu. Kristal sütunlar sonsuzluğa uzanıyor, ayaklarının altındaki beyaz zemin gökyüzünü yansıtıyordu. Binlerce melek diz çökmüş, başlarını eğmişti. Hiçbiri ona bakmıyordu. Hiçbiri bakmaya cesaret edemiyordu. İlk kez yalnızdı ve ilk kez korkmuştu. Ama bu konuşmasına engel olmayacaktı.

"Adalet..." dedi.

Sesi ne yükseldi ne de titredi. Yalnızca derin bir kuyunun içine atılmış bir taş gibi yankılandı.

"Adalet kayıtsız ve şartsız olmalı."

Hiç bir cevap gelmedi. Melek derinden bir nefes aldı

"İnsanlar kötü şeyler yapıyorlar. Birbirlerini öldürüyorlar, yalan söylüyorlar, ihanet ediyorlar..."

Bir duraksama.

"Ve sen..." dedi, gözlerini ilk kez tahtın üzerindeki ışığa kaldırarak, "hepsini affediyorsun."

Işık sakince kıpırdandı ve ses yükseldi.

"Çünkü insanları seviyorum, onları severek yarattım ve kendi ruhumdan üfledim onların ruhlarına. Günah işlediklerinde onları yalnızca suçlarına bakarak yargılamam. Ben, kalplerinde pişmanlık için hâlâ yer olup olmadığına da bakarım. Şayet hatasını anlayan herkes affedilmeye layıktır."

Melek bir anlığına sustu. Sonra, belki de cennette ilk kez söylenmemesi gereken bir cümleyi söyledi.

"Merhamet ve sevgi adaleti zayıflatıyor. İnsanları bu kadar kolayca affetmeni ve sevmeni haklı bulmuyorum."

Bu kez ses tonu değişti. Artık yalnızca bir cevap beklemiyordu, yargılıyordu da.

Işık ağırlaştı. Ne sıcaklığı vardı ne de öfkesi. Sadece o kadar parlaktı ki, çıplak gözle hiç kimse bakamazdı.

"Sen..." dedi o ses. Ses ne gökten geldi ne de yerden. Sanki bütün varoluş aynı anda konuşmuştu.

"Benim en sevdiklerimden...en gözdelerimdensin."

Meleğin gözleri ilk kez titredi.

"Bu yüzden seni dinledim. Ama daha sevginin ve merhametin anlamını anlamamışken adaletimi yargılıyorsun."

Melek cevap vermek istedi ama kelimeler boğazında kayboldu.

"Kanatların sana cennetin, temiz ruhun ve iyiliğin göstergesi olarak verilmişti. Şimdi..."

Ses yumuşadı.

"Onları geri alıyorum ki, sevgini ve merhameti öğrenesin."

Kanatlarını ilk kez hissettiği ve gördüğü günü hatırlamıyordu. Cennette hiçbir melek onları kazanmazdı. Kanatlar, nefes almak kadar doğaldı, varlıklarının ayrılmaz bir parçasıydı. Onlarla doğmazlar, onlarla yaratılırlardı. Bu yüzden kaybetmenin ne demek olduğunu da bilmiyordu.

Acı nedir, bilmiyordu.

Yalnızlık nedir, bilmiyordu.

İhanet nedir, bilmiyordu.

İnsan değildi.

Ta ki o ana kadar, Işık ağırlaştı.
Göksel salonun beyaz zemini, ilk kez ayaklarının altında yabancı hissettirdi. Binlerce meleğin eğik başları arasından geçen sessizlik, hükmünü çoktan vermişti.
Bunu anlamlandırmasına fırsat kalmadan, omuzlarında önce ince bir sızı hissetti. Ardından o sızı, tarif edilemeyecek kadar derin bir acıya dönüştü. Bu, kemiklerinden yükselen bir ağrı değildi, ruhundan kopan, varlığını ikiye ayıran bir parçalanmaydı.

Çığlık atıp atmadığını bilmiyordu. Sesinin, göksel sessizliğin içinde kaybolup kaybolmadığını da. Ardı ardına beyaz tüyler etrafına savruldu. Bir zamanlar ışık taşıyan o güzel tüyler, şimdi yanmakta olan kâğıt parçaları gibi ağır ağır süzülüyor, dokundukları yerde küle dönüşerek yok oluyordu.

Kanatları...

Bir zamanlar kendisinin ayrılmaz bir parçası olan o görkemli kanatlar, köklerinden sökülüp alınıyordu.
Sonra ayaklarının altındaki ışık kayboldu. Zemin milyonlarca kırık cam parçalarına ayrıldığı zaman düşüş başladı.
Önce bulutların arasından geçti. Ardından yıldızların. Gökyüzünün bildiği bütün ışıkları arkasında kaldı. Zaman yönünü kaybetti; yukarı ile aşağı birbirine karıştı. Ne kadar düştüğünü bilmiyordu. Belki birkaç nefes... Belki de bir ömür.

Soğuk, ilk kez tenine dokundu.

Karanlık, ilk kez gözlerini doldurdu.

Sonra... Gök yarıldı. Bedeni, taş döşeli bir nehirin içine bütün ağırlığıyla çarptı. Çarpmanın şiddetiyle ıslak taşların üzerinde birkaç metre sürüklendi. Kırılmış kanat köklerinden sıcak kan sızıyor, yağmur yüzünü durmaksızın yıkıyordu.

İlk nefesini aldığı an ciğerleri yandı.

Acı, şimdiye kadar bildiği hiçbir şeye benzemiyordu. Cennette acı yoktu, yalnızca eksiksizlik vardı, Cennet kusursuzdu. Oysa burada her nefes, yaşadığını kanıtlayan yeni bir yaraydı. Yağmur yüzüne tüm gücüyle vuruyordu. Gözlerini araladığında gökyüzünü gördü. Az önce düştüğü gökyüzü değildi bu. Kurşuni bulutlarla örtülü, yıldızlarını saklayan yabancı bir gökyüzü... Ayağa kalkmayı denedi ama başaramadı. Yağmur, kanını taşların arasına ve suya taşıdı. O an ilk kez cennetin sessizliğini özledi, gözlerinden yaşlar aktı...

Ve çok uzaklarda, yağmurun hiç dinmediği ıslak bir dünya sessizce onu bekliyordu.

~~~~~~~~

Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.

{🪽.•*,•*.🪻,:*•.🪶}

Has llegado al final de las partes publicadas.

⏰ Última actualización: Jul 22 ⏰

¡Añade esta historia a tu biblioteca para recibir notificaciones sobre nuevas partes!

Başka bir evrende | GayHistorias para obsesionarse. Descúbrelo ahora