Fanilerin anlamamakta ısrar ettiği şeyler vardır. Başkalarına ait olana dokunmamak gerektiği gibi. Arsen Marsis de bunu anlamayan fanilerden biriydi. Becerikli elleri, kıvrak zekası ve kurnazlığı ile yaşadığı kasabada neredeyse herkesten bir şeyler çalmıştı. Küçük ya da büyük farketmezdi, eğer beğendiyse alırdı. Tuhaftır ki yıllardır yakalanmamıştı. İnsanlar ne zaman ondan şüphelenecek olsalar ne kadar centilmen ve kibar bir genç adam olduğunu düşünüp böyle düşündükleri için utanıyorlardı.
Küçüklüğünden beri kasabadaki tek han sahibinin yanında seyis olarak çalışırdı. Bay Walter ona geçinebileceği kadar altın veriyordu fakat Arsen'in derdi hiçbir zaman para olmamıştı. Çalmak,onun deyimiyle ödünç almak,onun için eğlenceli bir oyundu. Üstelik parlak şeylere de zaafı vardı. Güzel ve parlak bir şey gördüğünde elleri ondan izinsiz uzanıveriyordu o şeye doğru. Arada sırada en güzel giysilerini giyinir,atlardan en güzelini Helia'yı alır Nobilis'e giderdi.
Nobilis...Asillerin,soyluların, kontların ve kraliyet ailesinin şehriydi. Dime kasabasının aksine ordaki hayat oldukça renkli ve eğlenceliydi. Ülkenin cennetiydi Nobilis. Kasabalardaki yoksulluk,zor yaşam şartları ya da eğitim sıkıntıları orada yoktu. Nobilis dendiğinde akla gelenler bambaşkaydı. Rengarek pahalı elbiselerin içinde süzülen hanımların elinde mutlaka özel yapım yelpazeler olurdu. Kadın erkek farketmeksizin herkes şık eldivenler takar,eldivenlerin üstünü mutlaka pahalı olduğu belli olan aksesuarlarla süslemeyi unutmazlardı. Her hafta mutlaka kutlama yapmak için bir neden bulunurdu. Kimin doğum günü olduğu,kimin ünvan aldığının önemi yoktu. Işıkların, müziklerin,şen kahkaların birbirine karıştığı balolar adeta insanın aklını başından alıyordu. En önemlisi Nobilis'te bulunan tek yoksul insanlar hizmetlilerdi. Tabi kasabadaki insanlarınkinin yanında onlarınkine yoksulluk denirse. Şüphesiz herkeste biraz ukalalık vardı orada. Hepsi birbiriyle yarış içerisindeydi. Herkes daha zengin,daha güzel,daha ünlü olmak istiyordu. Balolar yanlızca eğlence amaçlı değildi. Bazen hayırlı bir evlilik için bazen boy gösterisi yapmak için bazense yeni bir haberi duyurmak için harika bir fırsattı. Onlar asil kentlerinde varlık içinde yaşayadursun kasabadakiler günü çıkarmaya çalışıyorlardı. Her türlü ihtiyaçlarını kendileri karşılamaya çalışıyorlardı. Sabahtan akşama tarlada ya da dükkanlarda çalışıp duruyorlardı. Fakat malesef ürettiklerinin yarısı Nobilis gibi büyük şehirlere satılıyordu. Hem de emeklerini karşılamayacak kadar az paraya. Nobilislilerin giydikleri güzel kumaşlar bile Dime gibi küçük kasabalarda yapılıyordu. Fakat asiller sanki meyve sebzeler,kumaşlar,demir altın gümüş gibi madenler gökyüzünden iniyormuş gibi davranıp asla sorgulamamakta ısrarcıydı.
Bu sabah da Arsen her zamanki gibi erken uyandı. Yatağını özenle topladı. Duş aldıktan sonra tek bir kırışıklık olmayan giysilerini giydi. Kasabada yaşayan erkeklere göre çok daha düzenli ve temizdi. Hatta temizlik konusunda aşırı hassastı da denebilir. Kuzgun siyahı saçlarını tarayıp aynada kendisine baktı. Gördüklerinden memnun kalmış olacak ki esmer tenine zıt inci gibi parlayan dişleri görünecek şekilde güldü. Nobilis'e gittiğinde bir parfüm dükkanından çaldığı cam şişedeki parfüme uzandı elleri. Kokular ona hep özel gelmişti. Çok güçlü bir koku hafızasına sahipti. Kasabada çoğu kişinin kokusunu tanırdı. Fazla kaçırmadan parfümden sürdü biraz. Aldığı koku gülümsetti onu. Daha sonra çekmeceyi açıp iki siyah deri eldiven aldı. Eldiveni giydikten sonra bileğine pahalı altın saati taktı. Sanırım hazırdı. Evden çıkıp hana doğru yürümeye başladı. Han eve çok uzak sayılmazdı. Hana ulaştığında Bay Walter'e uğrayıp aylık ücretini aldı. Girişindeki masada oturup deftere müşterilerin bilgilerini yazan Mary'e gülümseyip centilmence halini hatrını sormayı da unutmadı. Mary de onun cazibesine kapılan kasabadaki birkaç kızdan biriydi. Zavallı kız küçük yaşta anne babasını kaybetmişti ve kendinden küçük olan kardeşlerine bakabilmek için herkesten daha çok çalışmak zorunda kalmıştı.
