iyi ve mutlu geceler :) Umarım soğuk havada içinizi ısıtacak bir bölüm olmuştur :) Hatalarım-kusurlarım affola... Eleştirilerinizi de bekliyor olacağım :) Sevgiler, seviliyorsunuz :* Bu arada hava acayip soğuk parmaklarım işlevini kaybetmiş durumda. Onun için bölümü birazcık kısa kestim :/
Bölüm 15
Çelik, istemsizce attığı adımı son anda yakaladı. Kadınla görüşmeye, onu ikna etmeye ve gerekirse yerinde bir tehditle gözünü korkutmaya karar vermişti. Çünkü Demir’le bu konuyu konuşmanın imkânı yoktu. Ama karşısında normal bir kadın da yoktu. Sözlerinin ardından bakışları istem dışı usulsüzce savurduğu kapıya kaydı. Hayır. Kapının üzerinde ‘doğrudan dalınız’ diye bir bildiri yazmıyordu. Bakışları tekrar kadına yönelirken, bir eliyle omzunun üzerinde kristal gibi parıldayan kar tanelerini silkeledi.
Onu ayağına çağırma cüretini gösterebilen bu kadından özür dilemeyecekti. Konuşmanın sert geçeceğini kadının duruşundan anlayabiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, onu gözleriyle duvara çivilemek ister gibi sert bakışlarını Çelik’e dikmiş ve tamamen alay yüklemeyi başarabildiği tek kaşını havaya kaldırmış resmen meydan okuyordu.
Çelik’in duruşuna, bakışına ve ona olan fark edilebilir öfkesine aldırıyor gibi görünmüyordu. Her ne karıştırıyorsa, Demir’i bu işten uzak tutması için taktik değiştirmek zorunda olduğunun farkına vararak öfkesinin içini kemirmesine izin verdi. Doğrudan kadının gözlerine bakıp, “Birkaç dakikanızı alabilir miyim?” diye sordu. Sesini nazik bir tonda tutmaya çalışmış olsa da, buyurgan tınıyı kendi kulaklarında duyduğunda yüzünü buruşturmamak için kendini güçlükle tuttu. Ve gözleri içeride bulunan sessiz ve şaşkın izleyiciye kaydı. “Özel olarak,” diye ekledi.
Kadın, gözlerini bile kırpmadı. Çelik gibi Timuçin bey’e de bakmadı. Sadece küçük bir baş kaldırmayla çenesini havaya dikti. “Timuçin Bey’den sakladığım bir şeyim yok!” diye karşılık verdi. Sesi, buz paralarını andıracak kadar soğuktu.
Çelik, yapmak zorunda olmaktan nefret ederek sesini daha da yumuşattı. “Benim varsa?”
“Kendi sorunlarınızla başa çıkabilecek kadar BÜYÜK görünüyorsunuz!”
Çelik’in içinde fokurdayan öfke yüzeye çıkmak için yalvarıyordu. Kadınların ara sıra baş kaldırmasından hoşlanırdı. Ama böyle bir kadınla bir saat yan yana kalmak zorunda kalsaydı, muhtemelen dünya savaşlarından her hangi birini başlatmış olurlardı. Pes etmiş ve alttan alıyormuş gibi görünmeyi başarabildiğini umuyordu. Kadının gözleri onu baştan ayağa küstah bakışlarla izledi. Kaçamak değildi. Doğrudan, sanki beyninin içinde bir yerlere not alıyormuş gibi gözlerini kısarak Çelik’i incelemeye almış gibi görünüyordu. Bu, rahatsız ediciydi. Kadınlar onu izlerdi. Çünkü Çelik’i izlemekten hoşlanırlardı. Ama karşısındaki bu kadın… Sanki onu kaynattığı kazana atmadan önce yanında hangi sebzelerle daha iyi gideceğini düşünüyor gibiydi.
Çelik, yine istem dışı çenesini sıktı. “Pekâlâ, sanırım Timuçin Bey de zamanında medyayı yakından takip eden kesimin arasındaydı.” Gözleri belki kendi kendine akıl eder umuduyla izleyicilerine kaydı. Adam belli belirsiz başını salladığında onun da konuşmaya tanık olacağı anlaşılmıştı. Ama meraktan olmadığından emindi. Adamın kasları gerilmişti. Tedirgin bakışları kadın ve Çelik üzerinde gidip geliyordu. Ve o gözlerde kadın için duyduğu kaygı açık bir şekilde okunuyordu.
Bir iç çekişi son anda bastırarak koltuklardan birine oturmak için ilerledi.
Süheyla, gözlerini onun üzerinden ayırmıyordu. Dik bakışları onun öne atılan bedenini takip etti. Adımları uzun, kendinden emin ve rahattı. Girdiği her yeri kendisinin sayan adamlardan olduğunu anlamak için ilk hamlesini pat diye içeriye dalmasıyla zaten belli etmişti, ikinci hareketi ise sadece sinir uçlarıyla oynamaktan başka bir işe yaramıyordu. En nefret ettiği insan tipi!
