"Ne yani, pinku boo bu kız mı?"
Dişlerimi dudaklarımla buluşturup oraya koca bir delik açmak istiyormuşum gibi korku ve heyecanla bastırabildiğim kadar bastırdım.
Gözlerime bağlanan bezin ardındaki şahıslar, kim olduğumu ve ne için burada olduğumu gayet iyi biliyor gibiydi. Benim ise ne kaçacak yolum kalmıştı, ne de gücüm.
Yarım saat önce.
"Yah! Soohe! At mı kovalıyor kızım, ne bu acele?"
Bağırarak konuşan ultra Çinli ve ultra gerizekalı Yangyang'a döndüm.
"Yarım akıllı! Farkında mısın bilmiyorum ama soygun yapmaya gidiyoruz. Üstelik gelmenizi isteyen ben değilim!"
Adeta fısıldayarak kükrediğimde farkına vardığım gerçeklik, heyecanımın körüklenmesine neden olmuştu.
Birazdan LOTTE oteline giriş yapacak, bizi bekleyen mücevherleri alıp ortadan yok olacaktık. Otele 2. girişim olduğundan kendime güveniyordum ve başarabileceğimize inanıyordum.
"Saat kaç?"
Ten, daldığım düşünceleri gökyüzündeki yıldızların arasına yolladığında siyah kapşonlumun kollarını kıvırarak saatimi gün yüzüne çıkardım.
"03.43"
Bir otele girmek için en iyi saat buydu, bizim gibi uyanık olan insanlar sarhoşlardan ibaretti ve bu saatte işini doğru düzgün yapabilen bir güvenlikle henüz karşılaşmamıştım.
Yemekhanenin arka kapısının kilidini açarak içeri girdiğimizde hepimiz cenaze temalı giyinmiş, lacivert duvar kağıdına yapışık bir şekilde sırayla ilerliyorduk.
Planladığımız gibi ben ve Taeyong mücevherlere gidecek, Jieun ve Lucas güvenlik kameralarını devre dışı bırakacak, Yangyang ve Ten ise bizim için gözetmenlik yapacaktı.
Sıranın sonunda olduğumdan kapıyı bile göremiyordum ve etkileşim hâlinde olduğum tek şeyin duvar olması içimi daraltmaya başlamıştı.
"Soo?"
Başımı hipnoz olduğum duvar kağıdından kaldırıp kurtarıcım olan kişiye çevirdim.
Taeyong kapının yanındaki duvara yaslanmış, duvarla yaşadığım ilişkiyi hayretler içerisinde izliyordu.
Maskemin altındaki sırıtışımla daire oluşturmaya çalışmış grubun yanına ilerledim. Taeyong adımdan daha iyi bildiğim planı bir kez daha anlatmaya başladığında ona odaklandım.
"Kapıdan çıktığımız anda doğruca konumlarınıza gidiyorsunuz. Yakalanma gibi bir durum olursa en yakınınızdaki yangın alarmını çalıştırın ve kaçın. Sonra da ilerideki parkta buluşacağız."
Başımı onaylarcasına salladım. Heyecanım git gide artıyordu, bu işi hemen bitirip evimize ulaşmalıydık.
"Size güveniyorum."
Taeyong'un sakin sesi rahatlamamı sağlayan en güzel şeydi ve her zamanki gibi beni İsviçre'nin dağlarına, koyunlarla otlamaya götürmüştü.
Diğerleri yemekhaneden ayrıldığında birkaç dakika beklemiş ardından biz de çıkmıştık. Beyazın hâkim olduğu lobi kollarını bize açıp yavaşça bizi içine çekmeye başladı. Gözlerim alışık olmadığım aydınlık karşısında kısılırken Taeyong'un peşinden sağa sola çarpmadan yürümeye çalışıyordum.
Sessiz adımlarla mücevherlerin meşhur bölgesine ulaşmıştık. Herhangi bir ses çıkarmamak için ağzımı kapatmış, hatta odaya girene kadar nefesimi tutmuştum. Ben nefeslerimi eski güzel düzenine sokarken vitrinlerin arasından ilerlemeye başladık. Taeyong'un incelemesini bitirmesi için ilk vitrine yaslanıp onu beklemeye başladım.
VOCÊ ESTÁ LENDO
ピンク imperilment
Fanfic"Ne yani, pinku boo bu kız mı?" Dişlerimi dudaklarımla buluşturup oraya koca bir delik açmak istiyormuşum gibi korku ve heyecanla bastırabildiğim kadar bastırdım. Gözlerime bağlanan bezin ardındaki şahıslar, kim olduğumu ve ne için burada olduğumu...
